Kazım Bilgeçli
Kemikleri sayılan bir atın çektiği arabanın arkasına yerleştirilen panonun ön ve arka yüzüne, artistlerin ve filmin can alıcı sahnelerinin yer aldığı afişler yapıştırılmıştı. İbrahim, külah gibi kıvrılmış ince sacı ağzına dayamış, filmin tanıtımını yapıyordu.
“Tosun Paşa! Kemal Sunal ve Müjde Ar bu filmde buluştu. Tosun Paşa! Akşam sekizde, Nehir Sineması’nda.”
Çırçır Mahallesi’nde oturan kadınlar, kapı ağızlarından, bombeli pencere demirlerinden merakla baktılar.
“Neriman abla, akşam gitsek ya, sıcaklardan evden burnumuzu çıkaramıyoruz, azıcık güler eğleniriz,” diyen Safiye’ye, “Olur vallahi. Erken gidelim ama gişenin önü ana baba günü oluyor,” diye karşılık verdi Neriman.
Filmin başlamasına bir saat kala gişenin önünde biriken izleyicilerden uğultular yükselmeye başlardı. Gişe açıldığında, gişenin önündeki tek sıraya girmeye çalışan sabırsız izleyiciler, kum saatinin ince belinden geçen kum taneleri gibi ilerlerdi.
Seyhan Nehri kıyısındaki Yazlık Nehir Sineması’nda gişecilik yapan İbrahim, tırnaklarını haftada bir iki defa keser, temiz olmalarına dikkat ederdi.
“Pazar günü tırnak kesmek uğursuzluktur diye kaç kere söyledim. Parmağını da kes de rahatla!” diye söylenen karısına, “Onca kişiye bilet kesiyorum ben, tabii temiz olacak ellerim,” diye cevap veren İbrahim, tırnaklarını kestikten sonra parmak uçlarını arabaya cila çekercesine kolonyayla ovardı.
İbrahim eve eli boş gelmezdi. Sinemanın önündeki tablacıdan beyaz leblebi, büfeden sarı gazoz, bazen de çikolata getirirdi. Samet, sabah uyanır uyanmaz mutfağa gider ve masanın üzerindeki poşetin içini meraklı bir kedi gibi karıştırırdı. İçindekiler değişse de her sabah masanın üzerinde mutlaka bir poşet olurdu.
Bazı sabahlar İbrahim, “Vay! Benim Tosun Paşam uyanmış mı?” diyerek oğlu Samet’i kucağına alıp havada döndürürdü. Sinemaya gelen filmlere göre Samet’e takılan adlar da değişirdi. Bazen babası gulyabani olup Samet’i kovalar, bazen de Hababam Sınıfı’ndaki yaramaz öğrenciler gibi yasak bölge olan salonda top oynarlar, annesini sinir ederlerdi.
Babası, birkaç gecedir eve Samet yatmadan önce geliyordu. “Yaşasın! Babam geldi,” diye seviniyor, annesinin “Koltuğun yayları kopacak, oğlum!” demesine aldırmadan koltukta zıplayıp babasının sırtına atlıyordu. Mutfaktaki poşette eskiden olduğu gibi gazoz ya da çikolata olmuyordu. Sadece iki ekmek, bazen de leblebi…
Sonraki akşamlar babam bizimle yemek yemeye de başlamıştı. Çok mutluydum. Ama artık ne annemle eskisi gibi sohbet ediyor ne de benim muzırlıklarıma gülüyordu. Bir akşam yemeğinde babam, “İki ay sonra ilkokula başlayacaksın, hâlâ maymunluk peşindesin,” deyince annem, ağzındaki lokmayı yutmadan, “Uğraşma oğlanla, İbrahim,” dedi.
Babam, pantolonundan sarkmış gömleğinin cebindeki paketten bir sigara çıkardı. Annem dişlerinin arasından, “İçme şu zıkkımı çocuğun yanında! Çık, balkonda iç!” dedi.
Babam sandalyeyi dizlerinin arkasıyla itti. Sesi bir boğanınki gibiydi, sol dudağı da seğirmeye başlamıştı.
“İnsana evinde de rahat yok!”
Sigarayı anneme inat masada yaktı. Balkona sonra çıktı.
Sofrada yaptığımız sohbetlerin yerini, annemin kâseyi masaya sertçe koymasıyla ve babamın ona nispet yaparcasına çatalını tabağın kenarına çarpmasıyla çıkan sesler almıştı. Çatal ve kaşıklar bizim yerimize konuşur olmuştu. Annem babamın yüzüne bakmıyor, babamsa bir yandan alt dudağını kemirirken bir yandan da bıyığını çekiştiriyordu.
Bir akşam yemek yerken babamın elleri dikkatimi çekti. Tırnakları iyice uzamış, altları da kararmıştı. O akşam annemin, “İbrahim, belki annemlere durumu çıtlatsak…” demesine fırsat vermeden, “Sakın! Neriman, sakın! Bak, çocuğun yanında bağırtma beni,” diye kükremişti babam.
“Daha ne kadar böyle gidecek, İbrahim?” diye sordu annem. Gözlerini babama dikip boynunu bükmüştü. Sesi kısılmıştı.
Babam kalan tek sigarasını yaktı.
“Ulan, ben bilsem bu durumda olur muyum? Elimden geleni yapıyorum. Mıh çaktılar kısmetime. Yerinden kımıldamıyor şerefsiz,” dedi.
Annem bana zorla gülümseyerek, “Samet, Safiye ablana bir git bakalım, ne yapıyor. Annem yarın sana kahveye gelecekmiş de… Hadi oğlum,” dedi.
Samet, “Ne oluyor, anne?” diyemedi. Rüzgârın belini büktüğü bir ağacı, küçük bir esinti yıkardı. Samet o esinti olmak istemedi.
Hemen pencereye koşan Neriman, alt komşusuna seslendi.
“Safiye! Kız Safiye!”
Bigudili saçlarıyla yukarı bakan Safiye’ye, “Samet sana geliyor, azıcık oyala, kurban olayım. İbrahim abinin heyheyleri geldi. Huzursuzluğumuzu belli etmeyelim derken içine düştü oğlan,” diye dert yandı Neriman.
“Gönder ablam, gönder. Ben onu oyalarım.”
Safiye’nin gülünce ortaya çıkan gamzeleri içini rahatlatmıştı Neriman’ın.
Safiye, “Hoş gör sen, affet gitsin, aldırma…” diye mırıldanarak açtı kapıyı.
“Safiye abla, annem yarın sana kahveye gelecek.”
“Gelsin ablam, gelsin. Sen de geç içeri,” dedi.
Safiye, içeri giren Samet’e, “Hadi gel! Seninle bir oyun oynayalım, ha! Ne dersin? Kendimizi radyo dalgalarına bırakalım. Bakalım bizi nereye götürecekler?” dedi.
“Ne dalgası?” diye sordu Samet.
“Bak, şuradaki siyah düğme var ya, işte onu… Sağa sola döndürdükçe vıcır vıcır, cazır cuzur sesler duyacaksın. Sonrası sürpriz,” dedi Safiye.
Samet düğmeyi sağa doğru yavaş yavaş döndürdüğünde cızırtılar duyuldu.
“İşte başladı,” dedi Safiye, sesini kısıp biraz da gizem katarak.
“Şimdi güzel bir radyo dalgası yakala bakalım,” derken cızırtılar yerini insanların konuşmasına bıraktı.
“Ay! Sürprize bak! Ne şanslısın Samet, radyo tiyatrosu buldun. Hadi, gel yanıma otur da dinleyelim,” dedi Safiye.
Samet daha önce hiç radyo tiyatrosu dinlememişti. Babasından filmleri dinlemişti, sinemaya da gitmişti ama bu çok farklıydı.
“Sinemadan farkı şu: Görüntüsü yok, yalnızca sesi var. Görüntüleri kafanda sen hayal edeceksin,” dedi Safiye.
Samet’in kulağı radyodaki tiyatro oyunundaydı. Bir dedektif, cinayeti çözmek üzereydi ve dedektif tabii ki Samet’ti.
“Samet, hadi oğlum, gel artık,” diyen annesinin sesiyle cinayet mahallinden uzaklaştı dedektif Samet.
“Anne, yarın yine Safiye ablama gidebilir miyim? Ne olur!” diye yalvardı; dudaklarını Japon balığı gibi büzüp annesinin eteğine yapıştı.
“Samet, bırak şu eteğimi! Hele bir sabah olsun, bakarız.”
Samet artık Safiye ablasıyla radyonun başından ayrılmıyor, her gün bir radyo dalgasıyla yeni maceralara çıkıyordu. Haberler, çocuk saati, radyo tiyatrosu… Ama istekler programının yeri başkaydı. Telefonla bağlanan ya da mektup gönderen dinleyicilerin istek parçalarını çalıyorlardı.
“Canımdan çok sevdiğim arkadaşım için Yeliz’den Bu Ne Dünya Kardeşim.”
Heyecanla Ajda Pekkan’dan bir şarkı bekliyordu Safiye abla. Şarkısı çıkarsa bitene kadar eşlik edip dans ediyordu. Safiye abla, radyonun telefon numarasını yazdığı kâğıdı Samet’e uzatıp “Okulda sayıları öğrendiğinde belki ablana bir sürpriz yaparsın,” deyip göz kırpmıştı.
Annemle babamın sessiz kavgaları devam ediyordu. Ben de yemek masasının altında, radyo dalgalarından getirdiğim hayallerden bir dünya kurmuştum. Masa bacakları düşman, ben şövalye oluyordum. İsteklerde çalan şarkıyı aklımda kaldığı kadarıyla mırıldanıyor, masa bacaklarına selam veriyor, teşekkür ediyordum.
Bir gün Safiye ablanın kapısını çaldığımda, bacağından yapışkan bir şey sarkarken açtı kapıyı.
“Çabuk gir ulan, bir gören olacak!” diyen Safiye abla alelacele kapıyı kapatırken diğer odadan annesi Makbule teyzenin, “Safiye, çocuğun yanında ağda mı yapıyorsun? Allah seni ıslah etsin, kızım!” diyen sesi duyuldu.
“Aman be ana, çocuk o, ne bilsin ağdayı mağdayı! Değil mi, ablam?”
Sonra “Vallahi benim şarkı çalıyor!” diye bağırdı ve “Huzurum kalmadı, fani dünyada…” diye hem şarkıya eşlik etti hem de ağdasını yaptı.
“Kader sana gülmedi, ulan ağdacı Safiye!” diye nara attı.
Samet çok seviyordu Safiye ablasının bu hâllerini. Annemle arkadaşlarının “Bir kısmeti çıkmadı şu Safiye’nin de. Evde kaldı kızcağız,” diye fısıldaştıklarını Safiye ablama hiç söylemedim. Kısık sesle konuştuklarına göre iyi bir şey değildi herhâlde, üzmek istememiştim Safiye ablamı.
Neredeyse bir haftadır sabahları erken uyanıyor, babamın annemle fısıldaştıktan sonra evden çıktığını duyuyordum. Ama annem hiç de üzgün görünmüyordu. Tam tersine, mutluydu. Son günlerde tırnaklarını kesmeye başlayan babamın avucunun içindeki çizgiler kurşun kalemle çizilmişçesine kararmaya, üstü başı demir ve yağ kokmaya başlamıştı. Artık sigara paketi de taşımıyordu.
Bir pazar sabahı, “Tosun Paşam uyanmış mı?” dedi babam odamın kapısından.
Yüreğim hop etti! Uzun zamandır bana böyle seslenmemişti.
“Mutfak masasına baktın mı?” dedi babam.
Annemle babamın sessiz kavgaları başladığından beri bakmıyordum. Çünkü artık poşet olmuyordu masada. Heyecanla masanın üzerindeki poşeti açtım. İçinde iki ekmek, çikolata ve çerez vardı. Beyaz leblebi ve gazoz yoktu. İçindekiler değişmişti ama poşet geri gelmişti.
“Samet, babana hayırlı olsun demeyecek misin? Çarşıdaki torna atölyesinde çalışmaya başladı,” dedi annem.
Çok şaşırmıştım.
“Ama sen sinemada gişecilik yapmıyor muydun baba?”
Babam kollarını göğsünde birleştirdi.
“Öyleydim. Ama her eve televizyon girmeye başlayınca sinemalara da artık eskisi gibi gelen giden olmadı. Hâl böyle olunca Nehir Sineması kapandı. Biraz zorluk çektik ama şükür bir işe girdim. Yarın annenle okul alışverişi yapmaya gideceksiniz.”
Sesinde gurur vardı. Hemen aklıma bir şey geldi.
“Baba, bana iki buçuk lira verir misin?”
Babam elini cebine götürürken göz kırptı.
“Vereyim, oğlum, vereyim de ne yapacaksın?”
İşaret parmağımı dudağıma götürüp sessizce, “Safiye ablama sürpriz,” dedim.
İstekler saatinin başlamasına yarım saat vardı. Babasının verdiği parayı alıp mahallenin sonundaki bakkala koştu. Kumbaralı telefona parayı atan Samet, elindeki kâğıdı uzatarak “Mahmut amca, şu numarayı çevirir misin?” dedi.
Telefonu, “Buyurun, istek parçanızı alayım,” diyen bir kadın açtı. Bakkal dükkânına gelenler, merakla Samet’in kime, hangi şarkıyı isteyeceğini bekliyordu. Samet arkasını dönüp elini ağzına siper ettikten sonra istediği parçanın adını söyledi.
Telefonun diğer ucundaki kadın, “İstekler saatinde çalacağız. Radyonuzun dalgasını ayarlamayı unutmayın,” dedikten sonra telefonu kapadı.
Samet eve gelince alt kattaki Safiye ablasına seslendi.
“Safiye abla, radyonun dalgasını isteklere ayarla, sana sürprizim var,” dedi.
“Ne sürprizi ablam, yoksa bana koca mı buldun?” diye gevrek gevrek kahkaha attı.
Samet çok mutluydu. Babası işe girmişti, kendisi okula başlıyordu ve yarın da annesiyle okul alışverişine gideceklerdi. Safiye ablasını da mutlu etmek istemişti.
Annesiyle radyonun başına geçen Samet heyecanla beklemeye başladı.
Radyodaki ses, “Sıradaki parça, eski gişeci İbrahim’in oğlu Samet’ten, Çırçır Mahallesi’nde oturan, canından çok sevdiği ablası Ağdacı Safiye’ye… Ajda Pekkan’dan ‘Hoş Gör Sen’,” diye anons eder etmez alt kattan Safiye’nin çığlığı yükseldi:
“Senin Allah cezanı vermesin, Samet! Ulan, bu muydu sürprizin? Rezil ettin beni mahalleye!”
Makbule teyze, “Oh olsun, müstahak sana!” diyerek gülüyordu odasından.
Annem şaşkınlıktan gözlerini fal taşı gibi açıp, “Oğlum, sen ne yaptın?” dedi.
“Radyo dalgaları sürprizlidir, anne.”
Alt kattan Safiye’nin şarkıya eşlik eden sesi geliyordu:
“Hoş gör sen, affet gitsin, aldırma…”
Belki bana kızmıştı ama dalgaların getirdiği sürprizi de sevmişti.


