Kadir Horzum
“Tac u tahtım yok fakirim lâkin insanım,
Muallaktır ebed babında ahkâmımla fermanım.”
Bilen bilir, güleç bir mizacım vardır. En kötü durumda dahi umutlu olurum fakat o gün bir şeye sinirlenmiş söylene söylene yürüyordum. Sormayın nedenini, siz uydurun. Hem, canım memleketimde sinirlenecek bir şeyler illaki bulunur. Hiçbir şey olamasa bile birileri bir şeyler yapar ki sen ben huzur içinde yaşamayalım. Gece gündüz fark etmez, günün herhangi bir saatinde, dirliğimize hançer saplayan failler illa ortaya çıkar. Kimi bunu, en olmadık anda kornaya asılıp sana sinir krizi geçirterek yapar, kimi bağır çağır küfrederek yapar. Daha kötüsü sokak ortasında kadın öldürür, çocukları, hayvanları istismar eder. Gücü, gücü yetene olan bu dünyada bizler de tüm ömrümüzü, korku içinde sığındığımız sırça fanuslarımızın ardında, yaşamaktan; savaşmaktan saklanmakla geçiririz. Sanki doğruymuş gibi de böbürleniriz bu yaptığımızla. Sırça fanusu fark edenlerin ise vay haline. Benim gibi, hırs çıkarmak için kendiyle didişir dururlar.
Ne diyordu o sinir bozucu şair, an gelir Kanuni dahi ölür fakat “Her ölen pişman ölür; hep yanlış anlaşılmıştır, hayalleri yasaklanmıştır.” Lâfa bak lâfa, tövbe tövbe! Niye pişman ölecekmişim ki! Basbayağı mutlu öleceğim. Her şey paldır küldür yıkıldı da altında ben mi kaldım sanki. Hem kalsam ne olacak, ben bir kere umudun tadını almışım. Ne yapabilir bana yıkıntı. Oturur orda bile umuttan hayaller kurarım. Varsın şataraban ölsün. Ben de kendim eğlenirim, ölüm döşeğinde bile. Görenlere, bu daha hepimizi gömer dedirtecek kadar eğlenirim hem de. Öyle, sırça fanus ardında bir ömür daha beklemem mutlu olmak için. Kavgaysa kavga, açlıksa açlık, aşksa aşk, acıysa acı, mutluluksa mutluluk, hepsini de doya doya yaşarım.
Boğazın yüzüme çarpan tatlı sert rüzgârıyla kendime geldiğimde, Arnavutköy’den Kireçburnu Sahili’ne kadar yürümüştüm. Zihnimde bilmem kaçıncı kez dönen monologlar yüzünden taş kadar ağırlaşmış bedenimi ilk bulduğum banka bırakıp boğazın genzi yakan serin, tuzlu havasını içime çektim. Bir taraftan da sabahtan beri dilime dolanan o dizeleri yeniden tekrar ettim.
“Bütün günler böyle geçmez,
Korkma yaz gelir.
Su yürür yeniden ağaca, derinleşir.
Gökyüzünde maviler, bulutlar ağarır.
Ben de her şeye inat şiir yazarım öyleyse…”
İki üç dakika geçmemişti ki çok çok altmış yaşlarında bir adam sessiz sedasız bankın diğer ucuna oturup gömlek cebinden çıkardığı paketinden bir sigara yaktı. Boğaza karşı sigarasından iki nefes çekip, eski püskü çantasından bir şeyler çıkarmaya başladı. İlk önce, düzgün kesiminden, cilalı halinden anladığım kadarıyla özellikle hazırlanmış bir tahta parçasını, bankın sırt bölgesindeki boşlukların arasına sıkıştırdı. O an seyyar masaya dönüşen tahtanın üzerine de bir şişe Kalecik karası ile plâstik bardak koydu. Sonra da bu masayı elma ve üzümle taçlandırarak ardına yaslanıp kaydırmaya başladı.
“Hırsızlar, soyguncular.”
“Sen ne diyon be abla…”
“Kürtaj yapıyah…”
“Ben ekonomistim.”
“Millet aç aç.”
“Bunlar fetöcü, bunlar ajan, bunlar sürtük.”
“Bunlar hırsız.”
Ağzının kenarına koyduğu sigarasıyla, dünyanın belki de en güzel manzarasını bırakıp kendini renkli bir mağaranın içine hapseden bu adam, sigarasının uzayan külünü dökme zahmetine dahi girmeden ver ha kaydırıyordu. Uçan kuşlar, boğazdan geçen gemiler, Sarıyer üzerinden batan güneşin güzelliği, sert esen boğaz yeli… Sanki hiçbiri de umurunda değildi. Tek isteği zamanı ve şarabını tüketmek gibiydi. Günümde olsam sohbet etmek isteyebileceğim bu adamla hiç diyalog kurmak istemedim lâkin diğer banklar doluydu. Usulca uyarayım dedim.
“Abi afiyet olsun.”
Anlamsız bir homurtuyla karşılık verdi.
“Abi kulaklık mı taksan!”
Cevap vermeyi bırakın, başını telefondan kaldırmadı bile. Sesimi biraz daha yükselttim.
“Abi kulaklık mı taksan!”
“Tövbe yarabbi!” deyip bana döndü.
“Bana bak, iki paralık keyfim var, onu da sen zehir etme! Beğenmiyorsan kalk git ötede otur. Zaten karıdan kaçıp gelmişim buraya.”
“İyi de…”
“Kalkmıyorsan da sesini çıkarma!”
Öfkeyse öfke, kavgaysa kavga demiştim bir kere; geri adım atar mıyım hiç. Hırsla kalkıp arkadaki tekelden bir bira alıp geldim. Telefondan da son ses Neşet Ertaş açtım ki değmeyin keyfime. Neşet baba, “Şad olup gülmedim de!” dedikçe ben, hüzünle keyif arasındaki ince çizgiyle, boğazın aşık eden güzelliğinde kayboldum. Adamsa inatla kaydırdı. Bu durum sonraki şarkılarda da devam edince pes edecektim ki imdadıma adamın bacağına dolanan bir sarman yetişti. Bacağına dolandığı adamdan hırslı bir tekme yiyen zavallı kedi bana doğru kaçmış kendini sevdiriyordu ki adamı yeniden duydum.
“Git ötede sev o pis hayvanı.”
Cevap vermeden sevmeye devam ettim.
“Sana diyorum a.koyayım.”
Ne diyon a… derdim de demedim.
“Dayı ne zararı var sana kedinin.”
“Sana ne a.koyayım! Sevmiyorum işte. Git ötede sev.”
Cevabımı beklemeyen sarman, her şeyi anlamış gibi adamın bacağına zıpladı. Adam da olduğu yerde sıçrayıp ne var ne yoksa devirdi masasında. Kedinin de adamın da farklı yönlere savrulduğu bu sahnede gülmemek için zor tuttum kendimi. Hatta, küfür kıyamet giden adamın ardından bakarken, ilk defa sigarayı bıraktığıma pişman oldum. Fakat yine de zaferin kekremsi tadıyla kendimce söylene söylene boğazı seyre devam ettim. Yetmedi bir de şiir yazdım tüm dayatmalara rağmen.
Bakmayın o yobazların süslü sözlerine.
Kim sevmez yaşamayı?
Kim istemez elleri ceplerinde gezinmeyi,
Bir yaz akşamı, gün batarken ufukta.
Kim istemez görmeyi,
Sokak köşelerinde öpüşen gençleri,
Bacaklarına dolanan kedileri,
Rızkına uçan kuşları.
Hayat bu, başı sabah sonu akşam.
Ne Kevser’i var ne cenneti,
Fakat kim ister bırakıp gitmeyi,
Ekşi bir eriği.

Kadir Horzum, Uşak doğumlu. Eğitimini Balıkesir Astsubay MYO, Anadolu Üniversitesi AÖF İşletme ve Sosyoloji bölümlerinde tamamladı. Halen Aile Danışmanlığı ve Yaşam Koçluğu yapıyor. “Kafamdaki Kalabalık” ve “Kalabalıktan Kalanlar” isimli iki adet kitabı Banliyö Yayınevi tarafından yayımlanan Horzum, yazmaya devam ediyor.

