Lâle Baturlar
Geçmiş, bir gölge gibi sürekli peşindeydi. Karanlığında yolunu bulmaya çalışıyor, çıkmaz sokaklarında kayboluyordu. Yaşanmışlıkların ağırlığını taşımakta zorlanırken onları kimsenin göremeyeceği derin kuyularda saklıyordu. Duygularını en yakınında olan annesiyle paylaşabilse yükü hafifleyebilirdi, saklamayı tercih etti. Herkesten gizlemeye çalıştığı en derin yarasıydı babası. Varla yok arası…
Sırtını dayayabileceği dağ gibi olmalıydı baba dediğin. Ona ihtiyaç duyduğu her an yakınında olmalıydı, hemen yanı başında. Oysa duygusal mesafeleri ne kadar da uzaktı. Anlayamadığı bir soğukluk vardı aralarında. Yine de gözden ırak olan gönülden de ırak olamıyordu her zaman. Babası sırtını dayayacağı dağ olmak yerine, özlemini dağ gibi büyütendi. Yakınlaşması kolay bir insan değildi. Sert mizaçlıydı. Yüzü gülmezdi, her an bir şeylere sinirlenip kızacakmış gibi gergindi ifadesi. Esmer, uzun boylu, iri yapılıydı. Babasının aksine annesi yumuşak mizaçlı, yüzünden kibar gülümsemesi eksik olmayan hoş bir kadındı. Zıt kutupların çekim gücüydü herhalde bu iki insanı bir araya getiren. Ne yazık ki evlilikleri de aşkları gibi kısa sürmüştü.
Beş yaşındaki kızını da alarak annesinin evine geri dönmek zorunda kalmıştı, tek geliri, alacağı nafaka olan kadın. Büyükanne eşini yıllar önce yitirmiş, bir başına yaşıyordu. Ayrılık haberini sükûnetle karşıladı. Öyle nur yüzlüydü ki, yüzüne baktıkça ne dert kalıyordu insanda ne tasa. Kızı ve torununun gelişiyle birlikte, yaşadığı koca ev canlanmış eski günlerdeki hareketliliğine kavuşmuştu. Evin içi ışıl ışıldı. Salon, mutfak, odalar can bulmuştu sanki. Günün her saati bir arada olmaları, kahve keyifleri, çay sohbetleri ne iyi gelmişti yaşlı kadına. Küçük kızın tiz sesli kıkırdamaları pencere aralığından sokağa taşıyordu. Üç yıl evini paylaştı büyükanne, kızı ve torunuyla.
Kader çizgisi değişmeye başlıyor gibiydi genç kadının. Kendi yolunu bulmalı, geleceğini inşa etmeliydi. Ahbapları aracılığıyla tanıştı müstakbel eşiyle. Sadece birkaç kez görüşmüş olmalarına rağmen, ilk gördüğü andan itibaren yıllardır tanıyormuş hissine kapılmıştı. Daha önce hiç evlenmemiş, yaşı kırkın üzerinde, orta boylu, kır saçlı, zarif bir beyefendiydi. Aralarındaki yaş farkı en az on beşti. Kısa zamanda anlaşıp evlendiler. Adam kendi evinde kurulu düzeninde yaşıyordu. Eşyaların bir kısmını yenilediler, küçük kızın da kendine ait bir odası oldu. Odasındaki en beğendiği mobilya çok çekmeceli şifonyerdi. En üstteki raf iki küçük çekmeceliydi. Şifonyere sabitlenmiş oval aynada kendini boydan boya görebiliyordu. Henüz okumaya fırsat bulamadığı hikâye kitapları, çeşit çeşit saç tokaları, çok sevdiği kırmızı kadife tacı özenle yerleştirildi yerlerine. Küçük çekmeceler fazlasıyla işine yarayacaktı.
Yeni aile ortamını sevmişti. Annesi ve eşi iyi anlaşıyordu. Aradaki yaş farkı sorun olmaktan ziyade dengede kalmayı sağlıyordu. Evin babası bunu iyi beceriyordu. Zamanla birbirlerine uyum sağlamışlar mutlu bir aile olmuşlardı. Küçük kız evin erkeğine nasıl hitap edeceğini bilemiyordu. Kimse onu bir şey demeye zorlamamıştı. Her ne kadar zaman almış olsa da sonunda kendi iradesiyle baba diye seslenmişti. Karşı taraftan gelen “efendim babacım” yanıtıyla birlikte aralarında ani ve çok güçlü bir bağın temelleri atılmış oldu. Yıllar geçtikçe baba şefkatinin bir kız çocuğu için önemini yaşayarak görecek, bir dağa, sırtını dayamanın ne demek olduğunu fazlasıyla öğrenecekti.
Uzun yıllar etrafındaki hiç kimseye gerçek babasından bahsedemedi. Titizlikle sakladığı bu sır, üzerinde baskı yaratıyordu. Hâlbuki iki babası vardı. Gerçek olan neredeydi? Yaşı ilerledikçe sorgulamaları da artmıştı. Babasının soyadını taşıyordu ama ait olduğu yer konusunda kafası karışıktı. Bazı hafta sonları ziyaretine gider, misafirliğe gitmiş gibi diken üstünde otururdu. Aralarında esen o soğuk rüzgâr, kelimeleri havada savurur sonunda da istediği yere götürürdü. Diyeceklerini doğru ifade edemeden eve dönme vakti geldi diyerek oradan ayrılırdı. Her seferinde anlıyordu ki ait olduğu yer kesinlikle annesinin yanıydı. Babası daima kapı aralığında tuttuğu, içeri alıp almamaktaki kararsızlığıydı. Ve o kapı bir rüzgâra teslim olmaksızın her an kapanabilecek hassasiyetteydi. Duygularına asla bir karşılık bulamıyordu. İçinde bir yerlerde onu sürekli rahatsız eden bir ikilem yaşıyordu.
Zaman zaman babasına haksızlık ettiği düşüncesine kapılır, bu ilgisizliğine kılıf bulamadığı için asıl haksızlığa uğrayanın kendisi olduğuna inanırdı. Yaşananlar zamanında anlayabileceği dille anlatılabilseydi, birçok şey sorun olmaktan çıkabilirdi.
Bir yandan da “ne olursa olsun babası” gerçeği vardı. Bu mantıkla, her şey olağan ve yolundaymış gibi görünse de “ama” demeden olmuyordu. Eksik olan ne varsa o kelimede saklıydı. Bugüne kadar tek bir arkadaşını babasıyla tanıştıramamıştı. Kendini bildi bileli doğum günlerinde beraber olamadı. Yeni yıl kutlamaları sadece telefon aracılığı ile yapılırdı. Sonuç itibariyle, birbirini uzaktan seven, birbirleri için hiçbir fedakârlığa katlanmayan, sınırlı zamanları bile heba eden iki insandan ibarettiler. Ona karşı olan hisleri sevgi, nefret ve öfkenin mükemmel karmasıydı. Gün gelecek her şey ortaya dökülecekti nasıl olsa. Yıllar geçip gitmiş, o gün bir türlü gelememişti. Kilit altındakiler önemini yitirmiş, zaman aşımına uğramıştı adeta.
Kan bağının olmamasına rağmen baba dediği insan, onu kaygılardan uzak ne istediğini bilen mutlu bir birey olarak hazırlıyordu hayata. Kendisiyle barışık, hayatla barışık. Küçücük yaşından beri sırtladığı yüklerinden kurtulmuş, hüzünleriyle vedalaşmıştı. Ancak veda bekleyen birisi daha vardı. Bu sefer ki acı bir vedaydı.
Babasının hastalık haberini almıştı. İki ay boyunca onun yanından hiç ayrılmamacasına geçti günleri. Açıklarını kapatmak istercesine duygu yüklü ve bir o kadar anlamlıydı birlikte geçirdikleri zaman. Ayrılık vakti yaklaşıyordu, sayılı günler kalmıştı. Hasta yatağında kendini bilmeden yatıyordu. İki ay içinde yemeden içmeden kesilmiş çok fazla kilo kaybetmişti. O heybetli adam çift kişilik yatakta küçücük görünüyordu. Yüzündeki kemiklerle göz çukurları fazlasıyla belirginleşmişti. Teninin rengi kara sarıya dönmüştü. Hırıltılı nefesini derin bir iç çekişle alıyor bir müddet içinde tutuyor, sonra hafif bir üfleme sesiyle dışarı veriyordu. Çok yorgundu. Tahmini yaşam süresini tamamlamak üzereydi. Gözleri kapalı, kolları iki yanında vücuduna bitişik vaziyetteydi. Genç kız babasının elini iki avucunun arasına aldı. Bir kuşu avucunda tutar gibi hafifçe kavradı. Tuttuğu el buz kesmişti. O kuş her an avuçlarından kayıp gidebilirdi. Söyleyecek sözleri vardı içinde saklı tuttuğu. Güzel şeylerden bahsedecekti babasına. Yolculuğunu huzur içinde yapabilmesi için, eğilip fısıldadı kulağına;
‘Seni her zaman anlamaya çalıştım baba’,
‘Seni affettim baba.’
‘Seni seviyorum baba.’
Her cümlesinin sonunda ‘baba’ diyordu. Son söz son nefes ile buluşana kadar baba dedi.
Ağlamak istedi. Odadan çıkardılar. Katıla katıla, avaz avaz bağırarak ağladı dışarıda. Gözyaşları sel oldu, dinmek bilmedi. Babasının huzur bulduğuna inanarak acısını yaşamaya devam edecekti. Eve gitmek istiyordu. Annesine “babam gitti” diyecekti, “artık yok” diyecekti. “Zaten hiç olmadı” diyecekti. Acısıyla kızgınlığı birbiriyle yarışıyordu. Babasına söylemek istediği şeyleri ölüm döşeğinde kulağına fısıldamış olması hem tesellisi hem kızgınlığı olmuştu.
Hayat adil olmadığı zamanlarda bedel ödetirmiş insana. Adil davranmadığı kimdi? Kime ya da kimlere nasıl bir bedel ödetti? Hayat yaşandı ve bitti. Kimininki dolu doluydu. Kimininki boşa geçti.
Babama sevgilerimle…


