Elif Burcu Yılmaz
Sıkışan çekmeceyi zorla açtı. İçinde biriken onca şeyi boşaltıp işe yaramayanları ayıklayacaktı. Evdeki onlarca çekmeceye yaptığı gibi. Günlerdir işten eve gelip yaptığı gibi. İşten eve gelip az bir şeyler atıştırıp sıraya koyduğu evi düzenleme işine devam ettiği yorucu bir akşam daha… Derin bir nefes aldı. Rahmetli anacığının hep sonra lazım olabilir diye atmaya kıyamadığı onca şeye baktı. Kimisi çoktan miadını doldurmuş kimisinin ise ne işe yaradığını anlamak için uzun uzun düşündüğü ıvır zıvır. Kim bilir ne zaman alınmış ne zaman o çekmeceye gün yüzü görmeksizin hapsedilmiş ve unutulmuş eşyalar…
En zor gelen çekmece buydu. En sona bırakmıştı bu çekmeceyi. Geldik son çekmeceye dedi sesli bir şekilde. Elini uzatırken titrediğini fark etti. Eski soluk zarflarda ne çıkacağını bilmiyordu. Rahmetli annesiyle babasının mektupları. Annesinin kilitleyip hiç bakmasına izin vermediği mektuplar. Birini açtı, annesinin güzel el yazısını tanıdı. Satırları okurken birden nerde geldiğini anlamadığı bir iki damla gördü. Eski tavandan su mu sızıyor diye saniyelik bir düşünce hızlı bir bulut gibi geçti zihninden. Sonra ağladığını fark etti. Haftalardır tek damla göz yaşı dökmemişti. Ne hastanede ne yıkamada ne cenazede ne mezarlıkta ne başsağlığına gelenlerin yanında. Ne de herkes gidip evde tek başına kaldığında. Hiç ağlamamıştı.
Oluktan boşanırcasına yağan bir bahar ikindi yağmuru gibi gözyaşlarının durmaksızın akışını izledi. İzledi ama sanki ağlayan o değildi de ona benzeyen başka biri ağlıyordu sanki. Bir an dışarıdan seyreder buldu kendini. Ağlayan, gözyaşlı mektupların ıslaklığıyla bir odayı kaplayan karmaşanın ortasında çökmüş büzülmüş biri.
Bu kim diye düşündü. Bu ben miyim?
Kulakları uğulduyor, başı dönüyordu. Gözlerinin önünden eski film negatifleri gibi kareler geçiyordu. Hayatından bazı kareler…
Etraf siyah beyaz, keskin bir uğultu, etraf bulanık, sisli ve yağmurlu bir sokakta gözlüksüz etrafı görmeye çalışır gibi…
Gözlerini yumdu, elleriyle kulaklarını kapadı. Boğazının yandığını ve acıdığını fark ettiğinde aynı anda çığlık attığını da fark etti. Sonra vücudunu bir titreme sardı. Islak saçlarla serin bir gün dışarı çıkmış da yel çarpmış gibi baş ağrısı başladı tüm vücudu zangır zangır titrerken.
Çıplak omzunda bir ürperti hissetti. Gözlerini açtı, küçük bir kelebekle göz göze geldi. Turuncu kelebek kanatlarını birkaç kez kırpıştırdı, sonra başının üstünde bir süre uçarak adeta onu kutsadı ve açık camdan dışarıya doğru süzülerek gitti.
Yavaşça doğruldu, tüm mektupları güzelce çekmeceye yerleştirdi. Çöpe atılacakları odadan çıkarıp kapı önüne koydu. Ellerini yıkayıp annesinin işlemeli havlusuna sildi, havluyu annesinin koyduğu gibi askıya güzelce koydu. Odaya geri döndü çekmeceye son bir kez bakıp kapattı.
Pencereye doğru gitti. Gün biterken gök tatlı bir pembeliğe bırakmıştı kendini. “Yarın hava güzel olacak” derdi annesi, bunu düşünüp gülümsedi. Yüzüne doğru esen rüzgârı kokladı. İki kedinin karşılıklı cilveli miyavlaşmalarını dinledi. Şifonyerin üzerindeki nakışlı mendili alıp cebine koydu. Pencereyi kapadı. Portmantodan trençkotunu ve çantasını alıp evden çıktı.


