İlkay Günerli
“Adını söyleyebilir misin?”
Soru duvarda yankılanıyor. Bana mı dedi?
Ses duvara çarpıp geri dönüyor. Sesimi çıkaramıyorum. Annem karşımdaki sandalyede oturuyor. Ayağıyla ayağıma minik bir tekme atıyor. Küçükken de yapardı.
“Kaç yaşındasın?”
Yaşımı da unuttum şu an. Anneme bakıyorum. “On sekiz,” diyor.
Gözlerim yerdeki fayanslarda. Fazla temiz. Hayatın siyah kısımlarını konuşuyoruz bu bembeyaz odada.
Doktor başını sallıyor, önündeki kâğıda bir şeyler yazıyor.
Hep regl tarihlerimi yazarım. Annemden öğrendim. Ne gerek varsa kanadığın tarihleri yazmanın. Bu ay olmadım, anneme de söylemedim, ama takvime bakar diye karaladım tahmini bir tarihi. O da sormadı. Babam gittiğinden beri pek konuşmuyoruz evde. Yemeğini ye, odanı topla, üşütme ayağına terlik giy, geç kalma.
“Ultrasona geçelim.”
“Kabinde soyunup örtüye sarınabilirsin.”
Kalkıyorum, iki adım atıp cendere hissi veren muayene masasına bakıyorum. Kabine giriyorum. Kendimi zor tutuyorum ağlamamak için. Pantolonumu indiriyorum, çamaşırımı katlayıp pantolonun cebine sıkıştırıyorum. Beyaz örtüyü belimden sarıyorum, çıkıyorum. Şaşkın baktığımdan olacak doktor muayene sedyesini işaret ediyor gözüyle. Utanıyorum kadından. Hiç gülümsemiyor.
Reglimin geçmesinden sonraki ikinci ay da geçti. İnternetten adet gecikmesi nedenlerini okudum. Hormonal diyor, stres kaynaklı diyor. Diğerini kondurmadım bile. Olmasın lütfen. Aralarda banyoda aynaya bakıyordum karnıma. Hiçbir şey yok. Yine de korkuyorum. Acaba mı diyorum. Kendimi olmadığına dair ikna etmeye çalışıyorum. En korktuğum şey mi başıma gelecek.
Muayene yatağına geçiyorum. Bisiklet selesi gibi karşılıklı iki tane yastık var, tam bacaklarımın hizasında. Ne yapacağımı bilmez gözlerle doktora bakıyorum. Bacaklarımı kaldırıp bileklerimin her birini bir tane bisiklet selesine oturtuyorum. Yatarak bisiklete biner gibi ama bu kez hiç eğlenceli değil. “Ultrasonla bakalım önce, sonra muayeneye geçeriz,” diyor. Anneme dönüyor ve dışarı çıkmasını rica ediyor. Annem ayağa kalkıyor. Çok kararsız. Çıkmak istemiyor ama doktor çık dedi. Yavaş yavaş kapıya yürüyor. Arkasından bakıyorum. Kamburu daha da artmış gibi. Saçlarının beyazı daha da beyaz geliyor. Babamla ayrıldıklarından beri boyamıyor saçlarını. Kendine kötülük yapıyor haberi yok. Omuzları düşmüş, küçücük görünüyor gözüme. Çaresizce kapıdan çıkıyor.
İki ayın sonunda mide bulantılarım başladı. Sabahları serviste, tam okula varmaya yüz metre kala. Belli etmemeye çalışıyorum. Okula girmeden servisten inmemiz yasak. Okula girer girmez koşarak tuvalete yetişiyorum. Kusuyorum bir şey de çıkmıyor. Kızlar kapıdan sesleniyor, “Ne oldu?” diye. Yol tuttu diyorum. Onlar sınav, saç, tırnak, makyaj konuşurken ben kara kara düşünüyorum.
Oda karanlık, tüm ışıkları söndürdü doktor. Ekranda siyah beyaz bir görüntü beliriyor. Bakıyorum hiçbir şey anlamıyorum. Doktor da anlatmıyor. Matematik problemi çözer gibi, ultrason aletini karnımda gezdiriyor. Diğer eliyle makine klavyesindeki tuşlara basıyor, sonra tekrar karnımın üzerinde ultrason aletini gezdiriyor. Heyecandan öleceğim.
Tık, tık.
Kalp sesi mi o?
Annemin öğrendiği günü hatırlıyorum. Banyoda kusarken yakaladı beni. Duymadım geldiğini, ben klozete kafamı gömmüş bir haldeyken kapıyı açmış. Ne kadardır orada olduğunu fark etmedim. Anladığımda hızla toparlanmaya çalıştım ama o bakışı var ya o bakışı. Hayatım boyunca unutmayacağım. Anladı hemen tabii. Kızmadı, bağırmadı. Sesi bile çıkmadı. “Yüzünü yıka, içeri gel.” Yanına gittiğimde cüzdanından para verip, “Git eczaneden gebelik testi al ve hemen dön.” dedi. Eczanedeki kadınla göz göze gelmemek için türlü oyunlar yaptım ama bakışlarındaki anlamı çözmemek için geri zekalı olmak lazımdı.
Muayene de bitiyor. İçim çok sıkılıyor. “Üç aylık, alıyoruz değil mi?” Evet anlamında başımı sallıyorum. Annemin dışarda ne halde olduğunu düşünüyorum. Dışarda muayene sırasını beklerken, karşı koltukta oturan çiçekli başörtülü kadınla yanında oturan kızının yüzündeki sevinci hatırlıyorum. Beklenen bir durumun verdiği rahatlık.
Sonra bu duruma sebep olan o çocuğu düşünüyorum adını bile anmadan. Haberi yok olanlardan. Anneme söylememiştim o akşamı, kızlarda kaldığımı sanıyordu. Zaten ertesi gün ve daha ertesi gün beni bir daha aramadı o çocuk. Ondan habersiz bir iş yapıyorum şu anda. Ya, haberi olsa ne olur, evlenecez sanki. Neyse ne. Kurtulmam lazım bu şeyden. Bu şey.
Testi aldıktan sonra eve dönmüştüm hızla. Kapıyı kilitlemişti annem. “Baban bilmeyecek.” Yanımızda değil ki zaten, nereden bilecek? Banyoya girdim. Talimatta dediği gibi işlemi tamamladım. Kırmızı iki çizgi. Dünyanın en kısa iki çizgisi. “Ah” dedim, “Ah” dedi annem de. İlk defa ortak bir sözde birleştik.
Doktor annemi çağırıyor dışardan. Ağlamış mı o? Yanıma geliyor, kolumu sıkıyor. Bu sefer kızgınlıktan değil. Şefkat göstermeye çalışıyor gibi. Sevmenin diğer yollarını bilmiyor. Birtakım kağıtlar imzalıyorum, annem beni izliyor.
“Başka çaresi yok muydu?” diyor doktor. Annem başını hayır anlamında sallıyor. Ben de peşinden sallıyorum. İkidir ortak hareket ediyoruz ne güzel. Kalkıyorum muayene yatağından, bir hemşire karşılıyor beni, hazırlık için müdahale odasına götürüyor.
“Hazır mısın?” Cevap veremiyorum, annem yanımda, başımı okşayıp dışarı çıkıyor. Başımı okşamayalı ne kadar olduğunu düşünüyorum. Sedyeye uzanıyorum, ayaklarım yine bisiklet selelerinde. Hemşire yanıma gelip kolumda damar yolu açıyor, bir serum hortumu bağlıyor. İğneden korkarım ben.
“Birazdan uyuyacaksın.” Birazdan uyuyacağım. Rüya mı her şey? Doktor da geliyor eldiven takmış. Tavana bakıyorum. Küçük bir çatlağa gözüm takılıyor.
“Bitti,” diyor bir ses. Annem. Yanımda. Gözüm tavandaki çatlakta.
Yüzü bembeyaz, gözleri kırmızı. Kaçırmıyor bakışlarını. Elimi tutuyor. Sıcak. İçim yanıyor.


