Zeynep Tezel
Ne zaman kendimi eksilterek bir yere varamayacağını hissetsem, bir şeyleri hatalı yaptığımı anlıyorum. İşte, tam o anda, içime koca bir taş yerleşiveriyor. Hayır, boşluk değil; taş. Başkalarının doğrularını taşıyan, büyüdükçe büyüyen bir taş.
Çoğu zaman, uyum sağladığım ya da uyum sağlamaya çalıştığım anlarda doluşuyor o minicik taşlar; adım adım, hiç belli etmeden, içime yığıldıkça yığılıyorlar. Sonra da köpürüp birleşiyor, koca bir taşa dönüşüyor. Ne zaman mı? Farkında olduğum hâlde “hayır” diyememenin sıkışıklığında… Hooop bir taş… “Boş ver,” diye içime seslendiğimde… Hooop başka bir taş. “Hadi sus, idare et” diye kendimi telkin ettiğimde ya da “Konuşma. Zaten herkes aynı durumda. Onlar konuşmuyorlar, sen de sus,” diye zihnimi, aklımı sınırladığımda. Hooop koca bir taş daha… Böylelikle, birbirlerine ekleniyorlar; birleştikçe büyüyorlar aynı yuvarlanan kartopu gibi.
Sonunda, içimdeki taş, yükünü arttırdıkça ağırlaşıyor. Ben ise hem hazmediyorum hem de taşıyamıyorum; başlıyorum taşları eksiltmeye. Başardığımı zannediyorum. Külliyen yalan. Kendimi kandırmaktan öte gitmiyor bu durum. Ben, bir tanesini fırlatıp atıyorum, dışarıdan iki tane içime yerleşiveriyor. Farkındayım ama engelleyemiyorum. Üstelik, içimin ta derinlerinden hiç tanımadığım bir yerlerden adı konmamış bir isyan silsilesi yükseliyor; kabaran “hayır” seslerini umursadığımda bir süre için de olsa kendime geliyorum. Ancak, çoğu zaman, geç kalınmış anlarda gerçekleşiyor bu sevimsiz farkındalık. Kabul edilmiş çaresizlik olmasını hiç istemiyorum. Kısır döngü. Bu biçare durumumun adını koymalıyım:
“İstemsiz itaat.” Olabilir.
“Benliğimin kendinden vaz geçişi.” Bu tanı da mümkün.
Ya da “İçimdeki “hayır” ların kayboluşu.”
Evet hepsinin farkındayım; ancak, çoğu zaman engelleyemiyorum aciz tarafımı, beceriksiz duruşumu. Olmuyor. İşte, o yapışkan taşlar, yine eksilmeden çoğalıyor.
Düşünüyorum da ilk ne zaman, nerede itaat ettiğimi; inanın hiç hatırlamıyorum. Belki de bu duruma kodlanmış olarak doğduk. Kim bilir belki çocukluğumuzun ilk evresinde başlıyor. Yolda, yaşamda fark edip düzeltmeye çalışıyoruz. Hepimizin karakterleri, benlikleri farklı. Kimilerinin ise, itaat, seçilmiş tercihi; hoşlarına gidiyor olabilir. Ben tercih etmiyorum ama o uyum sağlamak durumu yok mu? Kimseyi kırmamak hissi; mecbur bırakılmak ya da yalnız kalmak istememek. Zayıf halka. Oysa, dengelenmem lazım. Çabalıyorum. Aşmam gereken bir durum. Evet, zayıf tarafım; çünkü bazen ne zamanı ne ölçebiliyorum ne durumu ne de kendimi. Belki de sorun tam burada. İçimdeki terazi bazen yanlış hesaplar yapıyor. Tüm taşlar sıralanıyor, madde madde, alt alta ama yekûn hep farklı çıkıyor. Ben yekûne takılıp kalıyorum. Çözümü orada arıyorum. Oysa maddeleri tek tek gözden geçirmeliyim. Yaşadığımız çağın bu tuhaf aralığında, her durum, kişiden kişiye, olaydan olaya, zamandan zamana değişebilen bir şey. Belki de çözüm sıraladığım her maddenin içinde. Öyle olmalı.
Uzun zaman önceydi, birisi ile konuşurken hatırı sayılacak bir süre sustum. İçimden kendime, “Boş ver. Sus ve idare et,” dediğimi hatırlıyorum. İlk o zaman rahatsızlık duymuştum; bir şey söylememenin rahatsızlığını… Kendime haksızlık etmiştim. Şimdi geriye dönüp baktığımda gerçeği idrak ediyorum; her susma, her idare etme içime yuvarlanan minik minik taş’larmış. Bendeki yekûn yüklü ve hatalı.
Gözüm, terasa açılan kapının çatlak camında; bilerek değiştirmiyorum. Camın kapıya isyan etmiş olabileceğini düşündüğüm için. Cam, kapıya uyum sağlamak istemiyor olabilir. İnsan da öyle değil mi? Kişi, her duruma ayak uydurmak zorunda değil ki!
Ancak, her “evet”, susmak veya idare etmek, hâttâ “boş ver, üstünde durma”, ya da “aman bırak gitsin” demek bazen kişileri kaybetmememi sağlıyor. Tartışma olmuyor. İşte, huzur sanıp aldandığım nahoş durum… Oysa, içimde bir yerlerde kıpırdanma başlıyor. Bambaşka bir şey; çok derinlerde, bu durumu kabul etmeyen bir başka ben. Evet, içimde; evet, uyum sağlamayı reddeden başka bir benliğimin itirazı, kıpırdanıp duruyor. Asıl değerli olan bu durum, bu itiraz hâli; bir “başka ben” değil mi?
Üstelik, içimdeki taşlar yerlerinden oynasalar bile o taşların gürültüsü yok. Taşların gürültüsü olmalı.
Oysa, gerçek eksiltme aslında susmayı reddederek başlıyor. Adım adım. Madde madde. Çünkü, öyle bir an geliyor ki, “boş ver”lerin “tamam”ların, “bırak söylesin”lerin, o minik minik taşların, söylediğim türlü türlü şeylerin bana ait olmadığını hissediyorum. Akılcı davranıp, içimdeki başka benliğe izin vermenin keyfini yaşamalıyım.
Bu durum için de bir isim arıyorum, ama hâlâ bulamadım.
Tüm bu düşünceler, filme kendimi kaptırmışken zihnimden akıp geçiyor. 2006 yapımı, yönetmen ve senarist Florian Henckel von Donnersmarck’ın politik gerilim/drama türündeki The Lives of Others (Başkalarının Hayatı) isimli filmi seyrederken…
Anlıyorum ki, en katı emirler bile yerine getirilirken, fark eden insan içten içe çözülebilir. Çürümeyi tespit edip sessizce itiraz edebilir. Wiesler içten inandığıyla dışarıda temsil ettiği arasında bölünüyor. İşte, tam burada başlıyor isyan.
Filmde, Stasi’de görevli rejime sadık istihbarat subayı Kaptan Gerd Wiesler, sisteme bağırarak isyan etmiyor, sadece itaati farklı şekilde kurguluyor. Bu çarpıcı davranış, beni, düşüncelerimde farklı bir yolculuğa sürükledi.
İtiraz anında, hemen bağırmak, eylem yapmak, sisteme karşı çıkmak gerekmiyor her zaman. Wiesler duyduklarını farklı bir kulakla dinleyip, ayrıştırdı ve farklı uyguladı. Hep yaptığı gibi itaat etmedi. Raporlarında, bilerek bazı kelimeleri eksiltti.
Dolayısıyla, ben de içimdeki taşların önce yapışkanlarını temizlemeliyim; hızlıca eksiltmeliyim ama farklı bir şekilde. Mesela, bir çuvaldızı bulup taşlara batırmalıyım. Patlatıp, ses çıkarmalıyım, bazen sessizce… Kendi içimdeki her sesi kontrol etmeli ve seçtiklerimi ayrıştırmalıyım ve her sesimi, herkese ihbar etmemeliyim. Şimdilerde, kelimeleri değil, yerlerini seçiyorum. İşte o zaman, kendime sadık kalmamın gücünü hissediyorum. Yapışkan taşlar içimden sökülüp gidiyor. Ve bu uyanışıma bir isim bulabildim. “Teşekkürler Wiesler.”

Zeynep Tezel, Fransız Dili ve Edebiyatı mezunu. Tahsin Yücel, Berke Vardar gibi değerli hocalarıyla geçen üniversite yıllarından çok sonra 2022 senesinde yeniden edebiyat dünyasına döndü. Varlık Yayınları, Hikâyeci gibi dergilerde, İshak Edebiyat gibi dijital platformlarda, Eylül, Dışarıda Kalanlar, Ayna Meselesi, Anne Gölgesi, İstanbullu Öyküler gibi çeşitli kolektif kitaplarda öyküleri yayımlandı. Distopya Dergisi’nin yazarları arasında yer alan Tezel, 2023 Edebiyatist Kristal Kalem Öykü Yarışması’nda kısa listeye kaldı ve seçki kitabında öyküsü yayımlandı. Yazı yazabilen kişi olmak için çabalıyor.


