SEFA CERAN ÖZTÜRK
Trene bindiğinde pencere camına yaslanan alnında toz ve ter karışımı bir tabaka oluşturduğunu fark etti. Dışarıda uçsuz bucaksız bozkır uzanırken içindeki kırık ama terk edebilmenin verdiği cesaret etrafını sarmıştı. Derin bir oh çekti. Birine öyle ihtiyaç duydu ki etrafında kimsenin olmadığını bile bile trenin zor açılan hatta yıllardır hiç açılmamış penceresini zorladı. Ufukta batan güneşi içinde hissetti. Tren hızlandıkça rüzgâr da yanaklarına daha çok değiyordu. O an tutunacak bir dalı rüzgâr olmuştu. Rüzgârın ona sarılmasına izin verdi. Rüzgardıen yakını artık. Onu nereye götürürse yanında gitmeyi kabul edecekti. Toz gibi hissetti kendini. Toz! Rüzgârın en sevdiği toz… En hafifi, en rahatsız edicisi, en gezgini ve en yüksüzü. Toz, rüzgârın eri olacaktı.
Öyle kolay değildi uçsuz bucaksız olmak. Toz oldum artık deyip toz oluvermek. Elindeki her şeyi bıraksa da acılarındaki yüklerden kurtulmanın zorluğunu biliyordu. Bilinçli gibi hissetmeyi seçti. Sağ elini cebine sokunca çıkan o eski mektup her şeyin bir anda iyileşmeyeceğini göstermişti.
Sahi kaç yıl olmuştu annesinin el yazısını görmeyeli? Mektuptaki her bir harfe odaklanırken annesinin buruşuk ellerine sarıldı. Annesi, kendisi öğütlerdeki o insan olmasa da Toz’a öğütler savuruyordu. Toz, savrulmanın ona yakıştığını düşündü. Mektup giderek soluklaşmaya başladı. Annesinin mürekkebi bitmişti sanırım. Hoş, mürekkep olsa da sözü eksik kalacaktı annesinin. Silik anılarda soluk harfler yerini almıştı.
Tren hızını arttırdı, rüzgâr da eşliğini. Toz’u sarıp sarmalıyordu. Pencereyi kapatmasına izin vermiyordu. Aniden istasyonda gördüğü yaşlı trenin yüzünü anımsadı. O trenin lokomotifinin önünde aile oldukları zamandan kalan bir aile fotoğrafları vardı. Adını bilmediği mekanizmaya tutunmuştu. Sonra ne olmuştu? Rüzgâr anısını silmeye çalışıyordu, duygu çatlaklarından girmesi an meselesiydi. Taş gibi kesildi. Geçmişi ve geleceği karışıyordu. Rüzgâr, gölge ediyordu anılarına. Şu an anıları bırakıp tozu dumana katsaydıya! Yapmıyordu. O da sarmıyordu diğerleri gibi. Sıkıyordu sadece. Toprak, sarı buğdaylarla hasadı bekliyordu. Gökyüzü ağlamak için an sayıyordu. Toz ise kendine bir yer bulmak istiyordu.
Bulduğunu sandı. Ev, terk edilmişliğin ağır kokusunu taşıyordu. Kapıyı ittiğinde kapı açılıverdi. Toz’u bekler gibiydi. Sığınacak bir köşe bulduğu için çok sevinçliydi. İnanmazsınız ama rüzgârı kapı dışına bıraktı. Birinin esiri olmamalıyım dedi içinden. Yolda rüzgâra rastladı, o da sarıldı diye onun izinden gitmeyecekti. Çok sıkmıştı rüzgâr onu,sıktıkça sıcakladı ve hatta bayılttı. Şimdi bu evde rüzgârıkapıda bırakınca serinlik hissetti, ayılmıştı. Evin rutubeti yaşanmışlığı gösteriyordu. Yalnızlığına bir eşlik aradı. Ah! Yalnız yapamazdı, artık rüzgârı da içeri alamazdı. Kapı dışına baktı. Rüzgâr gitmişti bile. Neyse ki kapı gıcırtısı sesi sevindirdi. İleri-geri yaptı kapıyı. Mer-ha-ba dedirtti. Çocukluğunda oynadığı oyun aklına geldi. Na-sıl-sı-nız dedi. Kapı i-yi-yiz siz na-sıl-sı-nız diye gıcırdadı ya da öyle olduğunu hayal etmek iyi geldi. Kapıdan gerekli samimiyeti alınca sandalyeye oturdu. Gıcırtı eşya değiştirmişti. Annesi hep o ayağı kırık sandalyede otururdu. Bu sefer gıcırtı huzur vermedi. Ağlamaya başladı. Sesi evin her yerini sardı.
“Benim kahkahalarımdan ne istedin anne? Dikiş tutturamıyorum bu hayatta. İnsan rüzgardan, gıcırtıdan medet umar mı? Deli ettin beni! Toz olmak istiyorum ama sen gidip lambayı açar yine uçuşurken görürsün beni. İçimde sevdiğim şarkılar çalarken melankolik sesinle yine beni dağıtırsın. Gelme anne! Hatta git! Sen hiç gördün mü beni anne? Beni bir madene tıktın. Ben orada kömürleşirken elmasımı kaybettin anne. Ben de bıraktım anne! Eve de gelme maden ocağıma da… Gıcırtını da al git anne! Ben madenden çıkıp tarla olacağım. Buğdaylarımı kendim dereceğim. Sana ihtiyacım da yok madenimde. Yeterince sıkıştı karbonum. Orak bana ağır da gelmez. Hızlı gidersem yetişemezsin bana. Rüzgârı da ikna ederim. Artık sıkmazsa beni yanımda gelebilir. Onunla koşarım. Yetişemezsin bana! Anne deliriyorum belki de ama deniyorum. En azından lekelerimi severek deniyorum. Hatta belirgin olsun diye burası yaralı yazan notları mandallıyorum bedenime. Mandallarımı da açma sakın anne! Rüzgârı da ikna ederim. Dokundurmaz mandallarıma. Ben istersem dokunurum sana. Islık çalarken mezarlıkta tüm ölüler, gelirim yanına. Ben taşına dokunurum, sen soğukluğunu avuçlarımabırakırsın. Kemiklerim bile hisseder soğukluğunu. Sessiz kalırım biraz. Sonra toprağına bol su dökerim. Daha çok susdiye. Yok yok, susuz bırakırım seni. Böylesi daha iyi. Belki rüzgârdan da yardım isterim, toprağın bol olmasın diye. Uçurur neyin var neyin yoksa. Uçup git hemen hayatımdananne! Zihnimden, bedenimden, görebildiklerimden…”
Ağır gelmişti bu kadar içini dökmek. Affet beni, diye mırıldandı içinden. Yine ayakta duramayacak kadar pişmandı. İçindekilerin gerçeklikle yankılandığı her an boğuk çıkardı sesi. Hani güçlenecekti, toz olacaktı? Bir anda hatırladı bunları. Dikleşti. Bak bak! Hatırladı, yaşasın Toz’um ben Toz, dedi. Rüzgâra seslendi, rüzgâr da emrine amadeyim dedi. Yanaklarından gerçek bir anne gibi makas aldı. Hızlıca gözündeki yaşı bile silmiş olabilir. İyi hissetti Toz. Trende, kendi dönüş yoluna girdi. Bozkır sessizliği yardım etti kararlar almasına. Düşüncelerini ve düşünmediklerini annesine yüklemeye bırakmalıydı. Gökyüzü engindi. Ne toz ne rüzgâr çaresi dedi. Bulut olmayı seçti. Bir şey olmak en iyi becerdiği şeydi. Nasıl olsa bulut ezici üstünlüğe hiçbir zaman sahip değildi, yumuşacıktı. Bulut özgürdü. Gökyüzünün genişliğini en iyi hisseden buluttu. İçindeki daralma öyle bir sendeledi ki kendi bile şaşırdı. Hiç bu kadar özgür değildi. İşte şimdi tam zamanıydı ölmenin. Ölmeye yattı Bulut. Güneş, rüzgâr ve diğer bulutlar yardım etti. Kuşlar bile belki dağılıp kendine kavuşmasını sağladı. Karıştı toprağa, kızıl bir toprak oldu.Farklı olduğuna sevindi. Şimdi anlıyorum diye geçirdi içinden. Bu topraklardı onun acısından kaçmasını değil dönüşmesine eşlik eden. Toprak olmak, kök salmak, belki de köksüz olmak en güzeliydi onun için. Bundan sonra hiç düşünmedi. Şimdi bir bozkır kasabasındaki otelin terasının tuğla duvarında. Ona dokunan yazar çerçeveleri sarıyordu etrafını. Yalnız değildi. Annesi mi? Onu da hiç düşünmedi.
Artık rüzgârı, tozu, bulutu, güneşi iliklerine kadar hissedebiliyor.
Ben Tuğla. Herhangi bir tuğla. Didem Madak’ın yanındaki…
- Bu öykü Kapadokya Edebiyat Buluşmaları’nda Yazar Hakan Akdoğan liderliğinde gerçekleşen “Birlikte Yazıyoruz” oturumunda yazılmıştır.


