Özlem Günal Özyürek
Daha sabahın ilk saatleri olmasına rağmen bunaltan bir sıcak kendini göstermişti. Yağsa rahatlayacak havanın tüm ağırlığı hissediliyordu. Yorgun bedeni ile durakta otobüs bekleyen kadın, dolu olduğu için durmadan geçen otobüsün arkasından baktı. Başını çevirdiğinde, çenesi ve boynuna işli gecenin vişne çürüğü izlerine takılı gözlerle karşılaştı. Makyajın kapatamadığı izleri hatırlamak dudağının kenarında çapkın bir gülümsemenin oluşmasına neden oldu. Aklına gelenler ile ısınan bedenini biraz olsun serinletmek için esmer saçlarını eliyle kaldırıp, diğer elindeki dergiden bozma yelpazeyi nemli ensesine doğru sallamaya başladı. Bu hareket ile daha fazla izin açığa çıktığını fark etmemişti. Hoş, fark etse de umursayacak değildi.
Nispeten daha boş bir otobüs durakta durunca kendini otobüse attı. Şansı vardı, bir yer boşalmıştı. Hemen oturdu. Camdan dışarıyı seyretmeye koyuldu. Hava ne kadar ağırdı. İnsanların yüzüne yansıyan sıkıntılı havadan tek etkilenmeyen kendisi gibiydi.
Etkilenmiyordu, çünkü aşıktı. Aşk böyle bir şey diye düşündü. Seviyordu aşka düşmeyi. Başlardaki ateşi, heyecanı mıydı sevdiği, bilemedi. Sevgilisi ile yapışık ikiz gibi geçen gecenin üzerinden daha dakikalar geçmiş olmasına rağmen akşam için saat saymaya başlamıştı bile. Bunu düşünmek bile vücudunu yalayıp geçen bir sıcaklığın oluşmasına yetmişti. Bacaklarının arasında oluşan ıslaklık ve vücudunu saran nem, yerinde kıpırdanmasına sebep olduğu sırada, az ötede ayakta durmuş kendisini izleyen adama takıldı gözü. Hafif döküldüğü için alnını açıkta bırakan seyrek saçları ve alt dudağının kenarından ucu çıkmış dişi olmasa, adamın fena bir tipi yoktu aslında. Üst dişin devamlı temas etmesinden yaralı gibi görünen alt dudağındaki kabarıklık uçuğa da benziyordu sanki.
Uçuklu bir dudağın temasını düşünmek içini kaldırdı birden. Tek eliyle yukarıdaki tutamaca uzanan kolunun arkasında kalan boynunda da hafif bir iz çarptı gözüne. Yara izi mi, yoksa mantar mıydı acaba? Açık gri gömleği ütülü gibi olmasına rağmen koltuk altındaki koyu renk gölgenin etrafını saran sarımtırak çerçeve, üst üste iki, belki daha fazla gün giyildiğinin kanıtı gibi sırıtıyordu. Bu sıcak havada insan aynı gömleği iki gün üst üste nasıl giyebilir ki diye düşündü.
Sevgilisinin dolabında asılı bembeyaz ütülü gömlekler geldi gözünün önüne. Ne deterjan kullanıyordu acaba? Nasıl da güzel kokuyordu bütün çamaşırları… Dişleri de bembeyazdı. Önde hafif bir çıkıntı yaratan köpek dişi sayılmazsa, inci gibi ve bakımlıydı. Arkaya taranmış dalgalı saçlarını hatırladı. Sevişirken dağılıp burnunun üstüne düşen, ucunda ter biriken siyah, gür saçları. Bir heyecan dalgası sardı bedenini yine. Akşama kaç saat kalmıştı?
Saatine bakıp başını kaldırdığında, uçuklu adamın üzerine dikili bakışları ile karşılaştı. Çenesi ile boynu arasında gidip gelen bakışlarından duygu okunmasa da göz kapağındaki titremeyi fark etmişti. Ayıp yahu! Bu kadar da açık edilmez ki. Dikip gözünü bakmak da nedir? Daha fazla fondöten sürmediği için kendine okkalı bir küfür savurduktan sonra, adamın bakışlarından kurtulmak için ayaktaki bir yolcuya yer verip kalktı. Böyle insanlardan tiksiniyordu resmen. Bu devirde, sanki ilk defa kadın görmüş gibi… Tövbe tövbe diye söylenerek aradaki binenlerle iyice sıkışan otobüsteki yolcuların arasından sıyrılıp arkaya doğru ilerledi.
Bir eli ile yukarıdaki tutamacı tutup, alnını diğer eliyle tuttuğu boruya hafifçe yasladı. Arka taraf daha fazla sallanıyor galiba diye düşündü. Yollar da yol değil ki mübarek, bu kadar çukur, kasis varken hoplarız tabi. Hoplarken alnının sürtündüğü borunun ilk serinliği geçmiş, ısınmaya başlamıştı. Bu sürtünme ve ellerindeki nemlenme ile aklı yine dün geceye kaydı. Yatağın başucundaki ferforje parmaklıklara yapışan ellerindeki ter ve tutturdukları ritimle sallanan yatak, arada demirlere değen başının acısını umursamadan devam eden saniyeler gözünün önünden geçerken dudaklarının hafifçe aralanıp gözlerinin kısıldığını fark etmedi.
Oysa uçuklu adam, titreyen göz kapağının altından kendisinin her hareketini takip ediyor; sarkan dişinin gömüldüğü dudağının kenarındaki tükürük, üzerinde biriken ter ile karışırken usul usul kadına yaklaşmaya çalışıyordu. Sanki kadının aklını okuyormuş gibi emindi kendinden. Her ne kadar kadının üzerine alınmasına sebep olacak bir davranışı olmadıysa da, adamın payını almasına engel görünen bir durumu da yoktu. Hazır bir kadını boş bırakmak yakışmazdı erkekliğe, değil mi?
Boruya dayalı bedeninde otobüsün hareketi sebebi ile oluşan ritimden, gecenin ritmine kayan düşüncelere dalıp giden kadın, ani bir frenle sırtına yapışan bedenin ağırlığı ile kendine geldi. O kadar sıkışmıştı ki, dönüp bakamadı bile. Otobüsün hareketi ile yinelenen yapışma yetmemiş gibi, bir de kendi kolunun yanından aynı tutamacı yakalayan el eklenmişti. Burnuna gelen ekşimtırak ter kokusu midesini kaldırdığı esnada arkasına dayalı sertliği hissetmesi ile irkildi. Çığlık atmak, dönmek, adama sövmek, afişe etmek istiyordu ama sesi çıkmıyor, hareket edemiyordu. Sanki eli ayağı boşalıyordu. Beti benzi atmış, soğuk terler dökmeye başlamıştı. Adamın başı saçlarına değiyor, küf kokan ıslak nefesi ensesinde geziniyordu.
Oysa sevişirken öyle miydi? Birbirine yapışan iki bedenin teması ile oluşan sırılsıklamlığın tuzlu tadı, hızlanan ritimle artan nefes alıp verme sıklığı, ensesinde gezinen dilin serinliği ve inlemeden çığlığa dönüşerek varılan doruk noktası, o tutku…
İki duygunun arasında gelip giderken gücünü toplayıp bir hamlede adamın kıskacından kurtulmayı başarıp arkasına döndü. Adamın hazdan gevşemiş suratına iğrenerek bakarken kaldırdığı dizi ile iki bacağının arasına vurdu. Adamın acı ile buruşan suratından boynundaki ize kaydı gözleri. Düpedüz mantardı işte. Tükürük iyi gelir mantara diye düşündü öfkeyle. Adamın, tükürmek için öne doğru uzattığı dudaklarından çenesine kayan gözlerindeki hayvani ifadeyi görmesiyle içinden yükselen öğürtüye engel olamadı. Yüzüne tükürmeyi planladığı adamın üzerine kusmaya başladı. Kendini bir an evvel dışarı atmalıydı. Neyse ki, otobüs durağa yaklaştığı için yavaşlamıştı. Adamın ter kokusu ile karışan kusmuk kokusunu almamak için nefesini tuttu. Şaşkın insanların arasından hızla geçerek henüz durmuş otobüsün merdivenlerden indi. Adam bir hamle yapamadan otobüsün kapıları kapanmış ve hareket etmişti bile.
Kadın, yorgun düşen ruhu ile durakta bir süre hareketsiz kalakaldı. Ta ki; başlayan yağmurun tuzu yüzündeki fondöteni yıkayıp terin tuzuna ulaşana kadar.

Özlem Günal Özyürek, Ankara’da doğdu. Çocukluğunu ve gençliğini yedi yaşında geldiği İzmir’de yaşadı. Bornova Anadolu Lisesi ve Dokuz Eylül İşletme Fakültesi mezuniyetlerinin ardından başlayan profesyonel iş yaşamını 2012 yılında evlenerek Kıbrıs’a yerleşene kadar sürdürdü. Kıbrıs’taki zamanını her zaman ilgisini çeken Yaratılış, Karma, Reenkarnasyon, Psikoloji, Astroloji, Mitoloji, Şamanizm, Kabala, Şifa, Kuantum, Rüya gibi konularda özel eğitimler alarak ve çalışmalar sürdürerek geçirdi.Söyleyecek sözü birikince bunu aktarmanın yolunu aramaya başladı, yazmayı denemek istedi. Önce yazarsam ölürüm sandı. Zaten ölecekti. Yazdı, ölmedi.

