Nihal Turan Yurdabak
Köye geleli daha iki ay olmuştu. Güneş, o sabah da doğmak için yerini almıştı. Köyün üzerini kaplayan ince bir sis vardı her zaman. Evlerin tandırlarından tüten ekmek kokuları, soba bacalarından çıkan dumanlar, horoz ve köpek sesleri ile bütünleşmişti. Çamurlu yollardan bata çıka zoraki yürümeye çalışıyordum. Okul, evime çok yakın olmasına rağmen çamurlara batan botumun ağırlığı ile zoraki yürüyordum. On dakikada varmam gereken yere yarım saate anca gidebiliyordum. Köyde garip bir soğukluk vardı. Bu, havanın soğukluğu değil insanlara sinen bir soğukluktu. Kadınların bana bakışları hep aynıydı. O bakışlara her gün rastladım. Çeşme başında, kapı önlerinde, çocuklarını okuldan alırken… Acaba benim için neler düşünüyorlar diye aklımdan geçirirdim yanlarından her geçişimde. Ben selam vermedikçe selam vermezlerdi. Her birinin gözünde onlarca ağırlık vardı sanki. Yorgun ve bitkin bakışlar eşliğinde, baştan aşağı süzüyordu beni her bir göz. Çoğu, benden küçüktü eminim ama yıllar öyle bir geçmişti ki üzerlerinden, hırpalanmışlık vardı yüzlerinde. Okula vardığımda bütün pencereler ve kapılar açıktı. Anladım. Yine Hayri abi sobayı yakarken dumanı tütmüştü ve tüm sınıf dumanla kaplanmıştı. İlk başlarda çok garipsemiştim. Alışık değildim bu hayata. Asla da alışamayacağım diye hissediyordum. Birinci gün bitmek, tükenmek bilmiyorken “Şimdi bu köy çocukları için neler yapabilirim?” düşünceleriyle oyalanıyorum. Hayri abi boğuk boğuk boğuk öksürerek dışarı çıktı.
“Aman örtmen hanım sakın girme içeri. Bizim soba yine coştu, tutameyom,” diye kahkahalar eşliğinde öksürüğe tutuldu.
“Peki ben biraz etrafta dolaşayım. Çocukların gelmesine daha yarım saat var nasıl olsa. O zamana kadar sobayı da tutarsın Hayri abi,” dedim gülümsemesine eşlik ederek.
Okulun bahçesinde yine bekliyordu benimkisi. Hayatımda sadece çocuklar değil, bana dost olan kocaman cüsseli, yassı burunlu Goro vardı bir de. Yalnızlığıma eşlik eden ve benim tek arkadaşım bir köpek mi olacaktı? Kırk yıl düşünsem aklıma gelmezdi. Okuldan çıktığımı gördüğü an soluğu yanımda alır, kuyruğunu sallayarak çantamdan onun için hazırladığım ekmek arası peyniri beklerdi. Peynirim, Goro ile paylaşacak kadar çoktu nasıl olsa. Ev sahibim Fatma teyzeden bol bol alıyordum peyniri. Hem ona destek olmak hem de Goro ile paylaşmak için. Yemeğini yedikten sonra sıra kendini sevdirmeye geliyordu. Sevmemek mümkün mü? Koca cüssesi ile üzerime atlayıp duruyor, elli tane şirinlik yapıyordu. Ayakkabılarımın çamura bulaşması yetmiyormuş gibi üzerim de çamura bulanıyordu her okul çıkışında. Daha okuldan uzaklaşmamıştım ki Hayri abinin sesiyle irkildim.
“Örtmen hanııım, soba düzelcek gibi değil. Sobayı dökem bakem tıkanmış mı baca? Bugün talebeler gelmesin okula. Mıhtara ben söyleyiverem ananons geçsin köye,” dedi.
“Tamam Hayri abi, o zaman ben eve gideyim artık,” dedim ve yine bata çıka çamurlar eşliğinde evin yolunu tuttum. Giderken birkaç kadının taşın üzerinde oturup lafladıklarını gördüm. Bu sefer selam vermekle kalmayacak yanlarına gidecektim. Aylardır iki kelimenin belini kıramamanın vermiş olduğu yalnızlık duygusu koymaya başlamıştı çünkü.
“Merhaba izniniz var mı, oturabilir miyim ben de?” dedim. Gülümseyerek yer verdiler. Halimi, hatırımı sordular. Çok şaşırdım. Belli etmesem de inanılmaz mutlu olmuştum. Laf lafı açtı ve akşamı ettik. Bir psikoloğa gitmiş de yılların birikimini dökmüş gibi hafiftim artık. Anlamıştım bana karşı suskunluklarını. Benden önce gelen öğretmeni pek sevememişler. Doğal olarak bana karşı da ön yargılıydı tüm köy kadınları. Gözlerindeki o bitmişlik hallerini, sessizliklerini, ilk başlarda yorgunluğa vermiştim. Hayat zor, yük ağır demiştim… Sonra fark ettim. Bu bir yorgunluk değil, alışkanlıktı. Kendini geri plana atmaya alışmış olmanın sessizliği. İçimde ince bir çatlak işte o zaman başladı… Küçük, rahatsız edici ama inatçı. Görmezden gelmeye çalıştıkça daha çok kendini hatırlatan cinsten. Kadınlarla her geçen gün daha da bağlarım artmaya başlamıştı. Artık beni kendilerinden biri gibi görüyorlardı. Her tandır yakıldığında mutlaka ekmeğim gelirdi. Sıcaklığı ruhumu ısıtıyordu. Kadınlarda bir şey fark ettim; konuşacak kelimeleri çok azdı… Kelimelerin onlara ait olmadığı öğretilmişti sanki. İçimdeki çatlak biraz daha genişledi. Bir akşam, ders bittikten sonra, sınıfta tek başıma otururken tahtaya baktım. Silinmemiş bir “A” harfi duruyordu. Çocukların sabah yazdığı, aceleyle bırakılmış bir harf. Uzun süre bakıştık harfle. İşte o an karar verdim. Dünyayı yerinden oynatacak cinsten bir karar değildi belki ama içimde bir şeylerin hareketlenip, yerini bulmasını sağladı. Muhtardan öğrendiğim kadarıyla köyde çoğu kadının okuma yazması yoktu. Ertesi hafta köy kahvesinin yanına küçük bir ilan astım. “Okulda okuma yazma kursu verilecektir.” Yazarken elim titredi ve kalbim gereksiz yere hızlı attı. Gelirler mi diye düşündüm. Ya kimse gelmezse. Ya kocaları karşı çıkarsa. Ama çatlak artık durmuyordu. Giderek genişlemişti. İçeri umut sızmaya başlamıştı bile. İlk gün kapıdan sadece iki kadın girdi. Sessizce, çekinerek. Sonra biri daha. Ardından bir başkası. Sıralara otururken sanki yanlış bir şey yapıyormuş gibi etrafa bakıyorlardı. Tedirginlikleri yüzlerinden okunuyordu. Kalemi eline alanların parmakları yabancıydı deftere. Harfler yamuk yumuktu, çizgiden taşıyordu her bir harf. Ama sınıf sıcaktı. Sobadan değil, içlerinden sızan sıcaklıktan. Günler geçtikçe sınıf doldu. Gündüzleri çocukların, akşamları annelerin koşarak geldiği bir yerdi artık okul. Gülüşler çoğaldı. Kadınlar artık kapıdan başlarını öne eğerek değil, başları dik giriyorlardı içeri. Bazen ders biter, geç saatlere kadar okulda kalınırdı. Fokurdayan demlikten bir çay daha koyulur, hayat konuşulurdu. Kahkahalar okul koridorlarında yankılanıyordu. Haftalar sonra, kimi ilk kez adını yazmanın sevincini yaşadı, kimi gurbette olan sevdiklerine ilk mektubu yazdı, kimi ise çocuğunun defterini okuyabildi. Ben çoğu zaman sadece dinledim. Çünkü asıl ders tahtada değil, aralarında oluyordu.
İçimdeki çatlak kapanmadı. Her geçen gün, başka neler yapabilirim soruları ile doluyordu o çatlak…İyiki de kapanmadı. Çünkü oradan sızan şey bana da iyi geldi. Öğretmenliğin hayatın her aşamasında olması gerektiğini anladım. Ve insanın içini acıtan bir fark edişten başladığını… Köy hâlâ aynı köydü. Kadınlar hala yorgundu. Hayat hâlâ zordu. Akşamları okulun ışığı biraz daha uzun yanıyordu. Ve o ışık, sadece sınıfı değil, içimizi de aydınlatıyordu. Hepimizin içinde artık bir çatlak oluşmuştu. İçeri kocaman bir umut sızmıştı.


