Başak Bıyıklı
Pirinç ayna ve iki yanındaki kanatlar, tuvalet masasının üzerinden Halide’ye bakıyor. Bir elinde babaannesinden kalma gümüş sırtlı saç fırçası ile yorgun gözlü Halide, aynanın karşısında sessizce oturuyor. Fırçayı tutan eli, ritmik dokunuşlarla başına uzanıyor, at yelesinden yapılma kıllar, ışıltısını henüz yitirmemiş bal rengi saçlarının arasında özenle geziniyor. Kucağında duran diğer eli, dudakları kadar kıpırtısız. Kime, ne söyleyeceğini bilmiyor. Suskun ve küskün bir bakışa dalıyor. Bugün bir başka yorgun hissediyor kendini. Belki az önce önündeki tuvalet masasının uzun çekmecesinin içinde bulduğu kısa nottan, belki notun içinde durduğu paslı metal kutudan.
Her gün belki de onlarca defa açıp kapattığı bu çekmecede, bu kutuyu daha önce hiç görmemiş olması mümkün müydü? Değildi ama sanki öyleymişçesine bir şaşkınlık geçirdi kutuyla karşılaştığında. Bir süredir kendinde olmamasına verdi bu şaşkınlığı. Eline aldı, evirdi çevirdi ve hatırladı. Metal kutunun üzerindeki desenler solmuş, renkler birbirine girmiş, figürlerin çizgileri görünmez hale gelmiş. Bir köşesi hafiften ezilmiş. Ama kutu kapağı ile bir bütün olarak üzerine düşeni yerine getirebiliyordu. Saklamayı. Aynı içinde haylidir ele alınmayı beklediği çekmece gibi. Zarif parmaklı eliyle kutuyu çıkarttı. Ağırlığını ve içinde ne olduğunu anlamak için hafifçe salladı. İçeriden belli belirsiz bir hışırtı yükseldi. Kapağı kaldırdı. Üst üste özenle yerleştirilmiş, hepsi aynı boyda çizgili küçük kâğıtlar. Her birinin üzerinde aynı el yazısı ile yazılmış notlar. En üstteki notu yerinden çıkartmadan okudu. Satırların üzerinden geçerken bakışları taşlaştı. Okuduğu harfler kutudan dışarı taşıp odayı dolaştı. Ve sonra tekrar hiç çıkmamışçasına kutuya geri döndü. Ürperen Halide kutuyu aceleyle kapattı. Çekmeceye geri bıraktı. Çekmeceyi iterken bir nefes eksildi. Aynadaki surete derin derin baktı. Gördüğü yüz bir anlığına tanıdık gelmedi.
Kapalı kadife perdelerin arasından öğlen güneşi odaya sızıyor. Önce Halide’nin alnının üzerindeki yatay çizgilerden birinden, ardından ceviz parke zeminden geçerek karşı duvardaki portrenin üzerine düşüyor. Halide aynanın köşesinden, kendisine portreden gülümseyen kadına bakıyor. Kadın başka bir zamana, başka bir dünyaya ait. Sakince gülümsüyor. Sinir oluyor ona. Orada, hayata meydan okurcasına asılı durmasına da gülümsemesini hiçbir şeyin bozmamasına da.
Eli yeniden çekmecenin kulpuna gidiyor. Ayna ile takım olan pirinçten kulp, zarif bir kadın bedeni gibi kıvrımlı. Parmaklarını kulpun içinden geçirdiğinde belini bir kol sarmış gibi sıcacık hissediyor. Bir süre açmadan sadece tutuyor. Yavaşça kendine çekiyor. Sonra tekrar kapatıyor. Sonra yeniden açıyor. Az önce kutuyu bıraktığı yerde bu kez siyah kadife bir kese dikkatini çekiyor. Bir el büyüklüğündeki kese, kara bir delik gibi etrafındaki tüm ışığı içine çekiyor. Halide gözlerini kadife kumaşın pırıltısından alamıyor. Ela gözleri kadifenin karasına çalıyor. Avucuna aldığı kese hafifçe içini gıcıklıyor. Bacaklarının arasından yükselen ürperti bedenini titretiyor. Kadifenin üzerinde gezdirdiği parmakları kesenin ağzından içeri dalıyor. Gümüş aynanın oymalı sapını tutup çıkartıyor. Az önce saçında gezinen fırça ile eş olan bu ayna, babaannesinden kalan hatıralardan biri. Önünde oturduğu bu pirinç tuvalet masası gibi. Onu burada otururken hatırlıyor Halide. Maşalı pamuk beyazı saçları, kırmızı ojeleri, taşlaşsa da vazgeçmediği pembe allık pudraları, kristal şişelerden püsküren esanslar, çekmecelerinden hiç eksik olmayan Pin-up kızlı oyun kâğıtları. Başka bir dünyadan bambaşka bir kadının anıları.
Halide aynadaki gözlerle bakışıyor. Tablodakinden çok farklı bakıyor bu gözler. Daha yakın. O bakışlarda uzun zamandır dokunulmamış bir sır, çoktan unutulmuş bir sıcaklık var. Aynadaki kadının saçlarının arasından parmaklarını geçiriyor. Kadın yumuşakça gülümsüyor, başını hafifçe eğiyor. Bu eğiş odaya sinmiş ağır havayı hafifletiyor. Aynayla beraber odanın içinde geziniyor. Her şey tanıdık, bildik. Aynanın dünyası Halide’ninkine benziyor. İçi ılınıyor. Aynadaki kadın ona çocukluğunun masum günlerini hatırlatıyor. Babaannesinin yasemin kokusunu, babasıyla yaptığı kırmızı uçurmaları, Şaşkınbakkal kaçamaklarını, likör şişelerini, Çigan melodilerini, siyah beyaz diaları. Hepsini küçük kâğıtlara not alıyor Halide. Bir gün hatırlayamaz olduğunda onu geri çağırsınlar diye.
Kapalı perdelerden süzülen ışık bir anlığına koyulaşıyor; Halide aynadaki yüzü tanımamakla tanımak arasında asılı kalıyor. Çekmeceyi yeniden kendine doğru çekiyor. Ahşap rayların sürtünme sesi, odanın ortasından geçen ince ışık çizgilerine benziyor. Sesin yanında, yumuşak bir toprak ve ona eşlik eden anne kokusu ulaşıyor burun deliklerine. Bu kokuyu almayalı ne kadar da çok oldu diye düşünüyor. Tuvalet masasının üzerine bıraktığı fırçanın sapını nazikçe okşuyor. Gözlerini kapatıp bir anlığına hiçbir şey yapmadan duruyor. Gözlerini açtığında kadife keseyi aldığı yerde şimdi duran kiremit rengi süet topuklu ayakkabı tekini görüyor. Topuğu ince ama kısa, burnu ne sivri ne yuvarlak. Yan tarafında, zamanla silinmiş altın rengi bir toka izi. Ayakkabıyı eline aldığında süet parmaklarının altında yumuşuyor. Tabanında taşlı bir kaldırımın anılarını görüyor. Bir gece geliyor aklına. Anneden gizli dolaptan alınmış ayakkabılar. Sokağın birinde merdivenlerden inerken hafifçe yalpalayan, kulağında çınlayan müzikle zarif dans figürleri sıralayan, eteği dizlerinden yukarı sıyrılmış genç bir kadın. Müzik, kalabalık, kahkahalar. Atılan cesur, geniş adımlar. O zaman tanıdığını şimdi unuttuğu bir elin belini kavrayışı. Sabaha karşı ayakkabıları elinde çıplak ayakla evine yürüyen aynı genç kadın.
Bakışı istemsizce yeniden portrenin üzerine kayıyor. Tablodaki genç kadın, kollarını beline dayamış, omuzlarını hafif dik. Üzerinde dar bir elbise, ayakkabıları görünmese de topuklu oldukları belli. Sanki tuvalin içinde bir yere hemen şimdi yürüyecek. “Sen yorulmadın tabii,” diyor Halide. “Benden izin almana gerek yok, özgürsün.”
Tuvalet masası çekmecesine yaptığı yolculuğun onu yorduğunu hissetse de içinde kıpırdanan meraka yenik düşmeye devam ediyor. İçine yerleşen yorgunluğu omuzlarında hissediyor şimdi. Sanki uzun bir yokuşu çıkmış gibi. Yine de eli çekmeceden vazgeçmiyor. Bir defa daha, belki de son defa, çekmecenin derinliğini yoklamak istiyor. Pirinç kulpu tutup çekmeceyi tamamen kendine çekiyor. Raylar sonuna dayanıyor. Arka köşede, diğerlerinden ayrı duran kırmızılı beyazlı bir kâğıt gözüne çarpıyor. Soluk renkli, kıvrık köşeli bir kâğıt parçası. Uzanıp alıyor. Önce isminin ilk iki harfini seçiyor. Ardından “İstanbul – Lizbon” yazısını. Halide Lizbon’da. Küçük bir kahkaha fırlıyor dudaklarının arasından. Kontrolsüz, acılı bir kahkaha.
Bileti eline aldığında parmakları hafifçe titriyor. Seneyi hatırlamaya çalışıyor. Oysaki o kadar da eski değil. Zaman bazı insanlar için daha mı hızlı akıyor diye düşünüyor. O an, odanın sessizliği içinden bir motor sesi yükseliyor. Kendini, uçağın dar penceresinden önce bulutlara ardından Atlantik Okyanusu’nun hasretinin bittiği kıyılara bakarken görüyor. İçinde hem bir korku hem de bir telaşlı sevinç. Yanında oturan adam gazeteyi yüzüne kadar kaldırmış. Yol boyunca tek bir defa soluna dönmemiş. Halide biletini defalarca kontrol ediyor. Yokuşlar, begonviller, rengarenk çini duvarlar, 28 numaralı tramvay ve köpük köpük okyanus. “Burası ne kadar da İstanbul’a benziyor,” diyor. Halide eteğini iki eliyle tutup rüzgâra karşı dik durmaya çalışıyor. Kendini anlamsızca güçlü hissediyor. Gözlerini kapatıp okyanusa meydan okuyan genç bir kadın.
Şimdi, biletin yıpranmış kenarlarında o genç kadını arıyor. Halide artık o kıyıdan çok uzakta. Bileti, siyah kadife keseyle birlikte çekmecenin bir kenarına, diğerlerinin dokunamayacağı bir yere kaydırıyor. Okyanusu hafif paslı metal kutunun içine not kâğıtlarının arasına kapatıyor. Tek ayakkabıyı çekmecenin en derinine iterken, gümüş saplı aynayı eşi saç fırçası ile tuvalet masasının üzerinde bırakıyor. Çekmeceyi bu kez sertçe itiyor. Raylar içeri doğru gömülürken kısa, keskin bir ses çıkıyor.
Derin bir nefes alıyor. Aynaya dönüyor. Gözlerinin altında halka halka yorgunluk. Yanaklarında derin çukurlar. Boynunda ince çizgiler. Bütün bunların içinden seçilen bir kadının mağrur gölgesi. Tuvalet masasının önündeki pufun üzerinde biraz daha oturursa kalkamayacak gibi hissediyor. Ellerini dizlerinin üzerine koyuyor. Önündeki ahşap zemine ve çıplak ayaklarına bakıyor. Tırnaklarındaki kırmızı ojeler hâlâ parlak. Başını yavaşça kaldırdığında önce pirinç kanatlı aynadaki Halide’yi görüyor. Yorgun ama gerçek. Ardından gözleri portrenin olduğu duvara kayıyor. Tablodaki genç Halide hâlâ gülümsüyor. Omuzları dik, bakışları hayata meydan okuyor. Arkasında açık bir pencere, belli belirsiz mavilikler. Zaman orada donmuş.
Ayağa kalkıyor. Pufun arkalığına dayanarak doğruluyor. Beli sızlıyor. Yüzünü buruşturuyor. Tuvalet masasına sırtını dönüyor. Aynada kendini görmüyor artık. Bir adım atıyor, sonra bir adım daha. Portreye doğru yaklaşıyor. Elini uzatıp çerçevenin alt kenarına dokunuyor. Bir an içinden bir ses “İndir şunu ve yatağın altına tık,” dese de dinlemiyor. Yalnızca, o gülümseyen yüze son kez bakıp başını iki yana sallıyor. Kapıya doğru yürüyor. Parkenin üzerinde çıplak ayak sesleri hafif izler bırakıyor. Kapının kolunu tutmadan önce tuvalet masasına kısa bir bakış daha atıyor. Çekmece kapalı. Ayna onu hemen unutuyor.


