Şebnem Özbay
Şimdi gözlerini aç. Açayım.
Yok mu olmuş her şey?
Ulysses/ James Joyce
Çoktandır çimenlere basmadım. Çoktandır kapının önüne çıkmadan, parklarda sereserpe uzanmadan hatta geceleri uykunun deliksiz kollarına atılmadan yaşamaktan ve daha nelerden geri durmaktan bahsediyorum sana… Dışarıdaki hayata dahil değilim. Kimseyi istemiyorum. İçe dönüp içimin en içine, içimin daha da içerilerine yürümenin yorgunluğundan dem vuruyorum, sen diyorsun ki; o da bir şey mi, ben karlı kayın ormanında yürüyorum geceleyin…
Bak ne güzel! Gecenin gece olduğunu, ormanın kayınla dolu olduğunu, dalların karla dolduğunu ve her adımını biliyorsun. Daha ne olsun, ne istiyorsun?
Ben bilemiyorum mesela şimdi neresindeyim ya da nereye saplanıp kalmışım. İçimin en derinlerindeyimdir belki diyorum. Yorgunum. Kopuk kopuğum diyorum, tel tel dökülmüşüm diyorum, kopkoyu oyuğum diyorum. Emin olduğum şeyse, kabuklarım soyulabildiğince soyulmuş, kalanlarsa soyulmaya yüz tutmuş…
Düşünsene, masadaki kristal vazoda, az önce denizden çıkarılmış, kaslarından gelen zayıf ısıyla hâlâ zayıfça titreyen, çocuksu gözleri bulutlanmış kılıçbalığına; yılanbalığı kurdele, kırmızı denizyıldızı fiyonk olmuş…
Düşünsene, uzun saplı seramik tavaya karman çorman dizilmiş cam güzelleri, çuha çiçekleri, fulya ve gardenyalar ocağın üzerinde pişmek için sırasını bekliyor ve o çiçekler kahretsin ki, ayçiçek yağıyla pişince daha lezzetleniyor.
Düşünsene, duvardaki tablolar artık kapkalın italik harfler gibi merdiven basamaklarında yatık… Düşünsene, tavandaki avizenin yerinde şimdi yaldızlı maşrapa var ve incecik ağzından tıp tıp su damlatırken, yuvarlana yuvarlana gelen kabuksuz Finike portakalı peşine Bodrum mandalinasını takmış evde serbestçe geziniyor ve gelip tıp tıp damlayan suyun altında yıkanıyorlar… Hayır, onların kabuğunu ben soymadım, onlar kendileri yıkana yıkana kabuklarından soyulmuş!
Ben durmaksızın içime yuvarlanıyorum. Sen diyorsun ki; uzun ince bir yoldayım, gidiyorum gündüz gece… Senin yolun uzun benimse yolum, yol değil… Ne başı, ne sonu belli değil, değil ki yol olsun! Kopkoyu, kabuklu bir oyuk.
Düşünsene, orada var olduğunu hep bildiğin ve varlığından emin olduğun fakat hiç görmediğin içteki organların karşına geçip seyre koyulmuş!.. Hele kalbin! Seni görünce her seferinde coşkuyla daha küt küt atıyormuş… Karşıdan, o her zaman gereğinden çok anlam yüklediğin et parçasının, kenarda öyle durduğunda diğer kalplerden farkı hiç yokmuş. Sen kalbini diğer kalpler arasından bulup seçer misin? Bu işte benim kalbimdir diye bilir misin, diyemezsin! Anlayacağın, baksana bana, ben senin kalbinim, demezse kalbin, kalbin bile yokmuş!
Sen hep yutarsın re’leri… Ne de sevimli olursun! Senin re’leri yutuşun insana mutluluk veriyor. Zannettiriyor ki, bu harfi yutanlar pirüpak, içlerinde en ufak kötülük barınmıyor. Ondandır besbelli, sadece re’lerle dolmuş için, benimse yuttuğum koca ömrüm.
Kendimi, kendimden ve ötekimden kurtarmak için kendiliğinden çekilmişim kendi içime, yani uzanmaya çalışıyorum çekirdeğime… Anlıyor musun?
Ben diyorum ki, çocukken pürtüklü duvara sürttüğüm dizimin üzerini gün geçtikçe kalınlaşarak örten, sonra işi bitince dökülen kabuktan değil bu… Bu, yaranın kabuk bağlamasıyla aynı şey değil. Örümcek ağı gibi içimi sarıp kaplamış, içimi parçalara ayırıp lokma lokma yutmaya başlamış…
Sense ısrarla şu hâllerimi eski aşkların kalıntısı zannediyor, hâlâ boynuma şair sözü asıyorsun.
Koynunda taşırdı bir aşk hikâyesini, kabuk bağlamış muska gibi…(*)
Şimdi işimin başına dönmem gerekiyor.
Şimdi ne mi yapacağım? Pirinç tarlalarına karışan beyaz taşları tek tek seçip eteğime toplayacak, onlardan kendime patikalar yapacak ve yepyeni yollar açmaya çalışacağım.
Kendine açtığı patika yoldan gidenler için; ya deli, ya âlim ya da yazar olur derler.. Sen bunu da bilmiyorsun.
*Metin Altıok/Muska


