Başak Arabacı
Güneş sonsuzluğun içinden doğuyor. Ne insan ne ev ne yollar; beşere dair görünen bir zerre bile yok… Hiçliğin ortasındayım. Kâinatın bu muazzam hengâmesinde, varlığı ile yokluğu meçhul bir cüz gibiyim. Kimsenin görmediği, kimsenin duymadığı ve konuşmadığı kuytu bir noktayım. Rüzgârı hissettim yüzümde, son günlerde üflemelere doyamadı. O doymadıkça biz verdik, daha verdik, daha da çok verdik. Artık takatimizin son raddesindeydik…
Aşağıya indim, yerde yatıyordu. Zar zor kafasını kaldırıp “Ben öldüm mü?” diye sordu. “Buralarda ölünmez, vesvese yapma!” diye azarlar bir ses tonuyla çıkıştım. Yürüyecek hâli yoktu. Sırtıma aldım, yatağına kadar taşıdım. İki kemerle, önce göğüs kısmından sonra diz hizasından yatağa sıkıca bağladım. Birazdan bayılacaktı… Diğeri? Diğeri nerede olabilir? Tutuna tutuna çevre odalara bakındım, yoktu. Tuvalette buldum en sonunda, umumi klozete sarılmış, istifra etmekten yüzü sapsarı olmuş, masum bir çocuk gibi bana bakıyordu. Biraz utanıyordu çünkü yemek yemeyin diye tembih etmiştim fakat dinlememişti. Neyse ki o yürüyebiliyordu, omuz verdim, tüm yükünü bana vererek yaslandı. Onu da yatağına kadar götürdüm ve aynı şekilde bağladım, ne olacağı belli olmazdı.
Hava…
Efendi Kaptan, köprü üstüne çıktığında rüzgâr hızlanmış, dalgalar gece olduğu gibi iki üç metreyi bulmuştu. Denizde oluşan her köpük taneciği, yeni yetme denizcilerin biraz daha hastalanmasına, koca geminin iki üç tecrübelinin eline kalmasına neden oluyordu. Bulutlarda başlardı rüzgâr, yavaş yavaş aşağı doğru iner, denizle buluştuğunda büyük dalgalar oluştururdu. Her beş dalgadan biri çok yüksek gelirdi.
Efendi Kaptan henüz yirmili yaşlarında genç bir denizciyken Karadeniz’in simsiyah gecesinde denk gelmişti beşinci dalgaya. Ne kadar uğraşsa da mürettebatıyla birlikte alabora olmalarına engel olamamıştı. Kıyafetinin önü açık olduğu için içine su dolmaya başlamış ve Karadeniz’in soğuk suyu onu dibe, karanlık girdabına doğru çekmişti. “Ölüm anında hayatının film şeridi gibi gözlerinin önünden geçmesi doğruymuş,” demişti sonradan… Gerçekten hayatını sahne sahne, fotoğraf fotoğraf hatırlıyordu insan o kısacık ölüm öncesi anda. Kaç dakika suyun altında kaldığını hatırlamıyordu ama yaşadıkları anbean aklındaydı. Kaz Dağları’ndaki köyünün rüzgârını yüzünde hissetti bir an… Lise müdürü babasının sert ama sevgi dolu bakışlarını gördü. Kuzenleriyle Trakya’daki yaz tatillerinin cıvıltılı çocuk sesleri geldi kulağına… Ve en son koku! Karadeniz’in ortasında, denizin metrelerce dibinde o koku geldi burnuna. Nerede duysa tanırdı çünkü bu “anne” kokusuydu… Birden damağındaki tuz tadı yoğunlaştı, dakikalar geçmişti… Artık nefes almaya ihtiyacı vardı, ölüyordu… Tam da o anda içinden gelen bir ışıkla “Daha yaşanacak çok şey var!” diyerek dipte soyundu. Balık adam kıyafetini botlarından çıkaramamıştı ama kolları ve baldırları açığa çıkınca suyun yüzeyine doğru çıkmak için hareket alanı yaratmıştı kendine. Geleceğini yaşamak için o karanlık dipte çırpınmış, ellerini aça aça yüzeye çıkmıştı. Sekiz saatlik bir uğraştan sonra da kurtulmuştu, haklıydı, daha yaşayacak ve yaşatacaktı…
Artık iyice yükselen güneşe bakmaya çalıştı ama bulutlardan net göremedi. Fırtına başlayalı yirmi üç saat olmuştu ve hiç gözünü kırpmamıştı. Hırpalanıyordu, yoruluyordu ama deniz onu yenileri tuttuğu gibi tutmuyordu. Otuz iki yılda alışmıştı. Karısı şöyle tarif ederdi: Yorulmaz, üşümez, acıkmaz ve deniz tutmaz. Olmazların adamıydı sanki…
Güneş…
Güneş tam tepede… Görmüyorum ama biliyorum. Denizciliğin atası Vikingler de yağmalama seferlerine böyle başlamışlar; “güneş taşını” bulduklarında. İskandinav Yarımadası ve çevresi malum; soğuk, sisli, bulutlu… Kışları bereketsiz olurmuş o diyarlar. Yazın çiftçilikle, hayvancılıkla uğraşan Vikingler, kışın bir uğraşları olmadığı için yakın yerlere yağmalama seferlerine gitmeye başlamışlar. Gel zaman git zaman, bunu bir meslek hâline getirmişler ve fakat sisten, buluttan yönlerini bulamadıkları için uzak diyarlara bir türlü gidememişler. İştahlarını kabartan İngiltere seferlerine ancak güneş taşını keşfettiklerinde niyet edebilmişler… Bu taşı bulutlara doğru tuttuklarında, hava ne kadar kapalı olursa olsun taşın arkasından güneşi görebiliyorlarmış. Artık yol bulma sorunlarının kalmadığını anladıklarında yağmalama konusunda çığır (!) açmışlar…
O çağlarda yaşasam bir yerleri yağmalamak için onca zahmete katlanıp bu kadar uzun deniz seyirleri yapar mıydım? Dördüncü kaptan sordu bu soruyu bana. Yirmi yedi yaşında, iki yıllık denizci. Az önce yatağa bağladıklarımdan… “Sen niçin bu işi yapıyorsun?” diye soruya soruyla karşılık verdim. “Altı ay çalışıyorum, iyi para kazanıyorum, altı ay yiyorum,” dedi. Kendi sorusuna kendi cevap vermiş oldu.
Rüzgâr…
Rivayete göre çok eski zamanlarda denizler, okyanuslar çarşaf gibi dümdüz, dalgasız, poyrazsız, karayelsiz, sakin mi sakinmiş… Denizciler engin okyanuslarda ancak var güçleriyle kürek çekerek ilerleyebiliyorlarmış. Derken bir geminin yolu Rüzgâr Adası’na düşmüş… Bu adada sadece rüzgâr yaşıyormuş. Rüzgârı arkasına alan denizciler kürek çekip kan ter içinde bitap düşmeden de denizin üzerinde ilerleyebildiklerini fark etmişler. Kurnazlık yapıp rüzgârı da yanlarına alarak açılmışlar uçsuz bucaksız deryalara… Oh ne âlâ, artık kürek çekmek yerine mışıl mışıl uyuyup dinleniyorlarmış.
Fakat…
Bir daha hiç uyanamamışlar çünkü rüzgâr gemiyi o kadar hızlandırmış, o kadar kontrolsüzce savurmuş ki kayalara çarpıp parçalanmış, yok olup gitmişler…
Rüzgâr o günden sonra yuvası olan adayı arayıp durmuş, bu yüzden de açık denizlerde öfkeli, hiddetli esermiş hep… Kendisini vatanından eden denizcilerden intikam alırcasına…
İnsan…
Mesaimi çoktan teslim etmiş olmam gerekiyordu ama ne Süvari Bey’den ne de üçüncü kaptandan ses seda yoktu. Köprü üstünde, payansız bir ıssızlığın tam ortasında bir başıma kalmıştım. Hayat denizlerde oldukça “kuytu” geçiyordu. Zaten oldum olası pek konuşmayan bir mizacım vardı. Üzerine aylarca yıldızların gezegene en yakın, insanların en uzak olduğu bu diyarlarda kalınca iyice suskun oluyordum. Cevap vermediğim için dırdır eden karıma “Konuşmayı unuttum,” demiştim bir keresinde. Keyifsizlik değildi benimkisi, alışkanlıktı. Yarım olmanın verdiği bir dilsizlik alışkanlığı…
Konuşmaya çok da gerek olmadığını limanlarda anlamıştım zaten. Nice haritaların bile unuttuğu yerlere gittim… Yetmişten fazla lisan işitti bu kulaklar, hepsiyle de anlaşmanın bir yolunu buldum. Bazı diyarlarda para konuştu, tüm pürüzleri çözdü. Bazı diyarlarda ise kurallardan ve kaidelerden asla vazgeçilmedi. Deftere kitaba uymadık mı Nuh deyip peygamber demediler! Neydi insanoğulları, insankadınları arasındaki bu büyük fark? Tokluk ve doymamazlık arasındaki ince çizginin kaynağı nereden geliyordu? Kim çekmişti bu çizgiyi? Otuz iki senede cevabını bulamamıştım…
İnsan dediğimde “benim insanlarım” aklıma geliyordu. Annem, karım, çocuklarım… Seyirdeyken özlemeyi kendime yasaklamıştım. Bekleyenlerim “Özledim,” derse zaman durmuş bir saat gibi hiç ama hiç ilerlemiyordu. Ancak özlemeyi unutursam nefes alabiliyordum. Kendimi bu kadar şartlamama rağmen aylar geçip dönüş yoluna geçince içime bir kuş kıpırtısı düşüyordu. Sanki çocuklarımın ana rahminden çıktıkları ilk an gibi, sanki karımın saçlarını ilk kez koklayacak, onunla ilk kez sevişecekmişim gibi. O içimdeki kuşa bile “Dur, daha kıpraşma,” diyordum… Belki yolda terslik olur, geminin başka bir yere gitmesi gerekir ya da ilerlememizin imkânsız olduğu dalgalar çıkar. Belki yerime başka bir Efendi Kaptan bulamazlar, hatırımız için şu seyri de tamamla derler. Belki yolumuzun üzerindeki bir ülkede savaş çıkar. Bilmem ne limanında bir ay bekleyin derler. Belki Afrikalı korsanlar rehin alır. Ellerimizi bağlayıp bir odada istif ederler bizi. Şirketten fidye beklerler, şirket pazarlık yapar. Uzar da uzar. Belki, belki, belki…
Deniz…
Süvari Bey geldi sonunda, vardiyasını teslim edip duvarlara çarpa çarpa kamarasına gitti. Saate baktı, akşam olmak üzereydi. İtinayla duvara sabitlemişti saati. Yoksa dalgalar yüzünden kafasında patlayabilirdi duvardaki her şey. Bir seferinde koskoca buzdolabı yerinden fırlamış, kamarasında özgürlüğünü ilan ederek bir sağa bir sola gezmişti. Yakalayayım derken ayağını sakatlamıştı. Gemide bir ay topallaya topallaya çalışmıştı. Buzdolabına çarptım demek başka bir şeydi, buzdolabı bana çarptı demek bambaşka… Karada olmayan şeyler olurdu denizde. Olmaz diye bir şey yoktu buralarda…
Üzerini değiştirip yatağa uzandı. Perde bir havalanıp bir kapanıyordu. Ailesinden sonra en çok uyumayı özlemişti. Sallanmayan, motor sesi olmayan bir yatakta yüzükoyun uzanıp ellerini yastığın altına sokup tam uyumayı. Burada uykular da eksikti. Tavşan uykusu dedikleriydi onlarınki, bir gün değil, on gün değil, altı ay tavşan uykusu. Eğer öyle olmazsa sonu gaflet uykusu olurdu zira. Ürkek tavşanlar gibi bir gözü açık, kulağı motor ve dalga sesinde, bir gözü kapalı, hep sırtüstü, her an yataktan fırlayacakmış gibi… Derin uykuya dalamadığı için rüya hiç görmezdi seyirde. Rüya gördüm diyen denizciye kimse inanmasındı…
Kara…
Kafasını kaldırdı, çocuklarının fotoğraflarını gördü. Karne törenlerinde, yıl sonu gösterilerinde, ateşlenip sabahladıkları gecelerde babaları eksik çocuklarının… Doğum gününde alınamayan hediyenin, durup dururken bir çiçek getirilip yapılamayan sürprizlerin ta kendisiydi o… Gidilemeyen düğün davetiyeleri koleksiyonu vardı. Cenazesini omuzlayamadığı tüm büyüklerine, akrabalarına hakkını helal ediyordu. Onlar da helal etsindi.
Aklında karmakarışık düşüncelerle daire şeklindeki lombozdan dışarı baktı. Güneş batıyordu. Yarım hayatın, yarım insanı günün yarısını bitiriyordu…


