Güzin Arar
Son telefon konuşmamızda her zamanki gibi değildi sesindeki enerji. Kendimi bildim bileli, sesimi her duyduğunda saklayamadığı bir çocuk neşesi taşardı içinden. Oysa o benim değil ben onun çocuğuydum. 10.000 kilometre öteden de gelse sesi, o sevinci anlamamak imkânsızdı. Yoktu işte bu defa o coşkulu tını. O anda tam anlayamamıştım. Yorgunluk desem değildi, kızgınlık ya da kırgınlık hiç değildi. Daha çok bir isteksizlik gibiydi.
Bu konuşmadan tam üç hafta sonra hayatımın en zor yolculuğunu yaparken, o telefonda sarf ettiği her kelimeyi, kelimelerindeki saklı sessizliği tekrar tekrar başa sarıyorum. Beynim patlayacak düşünmekten, çözemiyorum, tanımlayamıyorum babamın o konuşmamızdaki farklılığını. Hoş, çözebilsem neye yarayacak bu saatten sonra? Koskoca bir hiç. Babamda hissettiğim isteksizliği o an kendimde duyumsadım. Büyük bir yılgınlık ve boşluk kapladı içimi. Sonra yanımdaki koltukta oturan oğlumla göz göze geldik. Çok endişeli biliyorum, o yüzden göz yaşı yasak yanında. Gözlerim kuru, sarıldım; artık babamın küçük kızı değil oğlumun annesiydim. Onu biraz yatıştırdıktan sonra kafamda sürekli ring yapan düşünceyle tekrar uçak penceresine çevrildi bakışlarım. Zifiri gökyüzünü manzara gibi seyrettiğimiz tek yer uçaklar sanırım ama o an karanlığı izlemek hiç saçma gelmedi. Hatta o simsiyah hiçliğe dalmanın sakinleştirici etkisiyle, boşlukta yok olup gitme fikrinin ruhumu hafiflettiğini hissettim.
Eve girdiğimizde, bir ağlayıp bir susan; yaşadığı şeyi anlamaya çalışan annemin acısını görmek, babamı kaybetmenin acısıyla aynıydı benim için. O meşhur soruyu canlı canlı ilk kez yaşıyordum: Olan gidene mi oluyor, kalana mı? Bugün hâlâ sorunun cevabı yok bende. Sanki dünya bir daha asla iyi bir yer olamayacakmış duygusuyla, her birimizin savrulduğu o ilk gecenin sabahında, annem ve kardeşimle babama veda etmek için yola çıktık. Yol boyunca içimde durduramadığım bir titremeyle mücadele ettim. Annemse çocuklarına belli etmemeye çalıştığı derin bir yasa çoktan girmişti. Çok uzun süreden beri ilk kez babamdan ayrı iki gece geçirmişti ve bu daha başlangıçtı.
Annemin koluna girdim, yürümekte zorlanıyordu. Onu tutarken sanki iyiden iyiye küçülmüş gibi gelmişti. Morgun kapısına yaklaşırken titremem arttı, karşılaşacağım şeye hazır değildim; o kadar ansızın uçup gitmişti ki babam, bir an “Benim burada ne işim var?” sorusu geçti aklımdan. Kendime, mekâna öylesine yabancılaşmıştım.
Ve işte bir kadın ve iki çocuk, çelikten bir çekmecenin önündeydik. Artık titremiyordum, tamamen paralize olmuştum. Ağır ağır çekmece açıldı. Babam yanı başımızda ev kazağı ve pantolonu üstünde, sanki televizyon karşısında uyuyordu; her zaman kullandığı battaniyeye sarmışlardı. Bu kazak, bu pantolon, bu battaniye oturma odasında görmeye alıştığım şeylerdi. Nesneyle mekânın uyumsuzluğu gerçeküstüydü. Babamın o donduruculu çekmecedeki varlığı ise katıksız bir acı.
Bilinçsizce kapandım üstüne; “İşte geldim baba, sen nereye gittin. Geldim işte, neden gittin?!!” Neden sonra kendime geldiğimde, sarılıp, öptüğüm bedenin buzdan bir kaya parçası olduğunu idrak ettim. Orada yatan babam değildi, o çoktan gitmişti.
Çekmeceyi kapattıklarında artık emindim; her insan kendi kararıyla gidiyordu bu dünyadan. Üç hafta önce babamın sesinde fark edip, isteksizlik sandığım şey de aslında bilinçli bir vedanın habercisiydi.


