Seyit Berker Aydoğan
1896, İstanbul… Sirkeci’deki terk edilmiş eski bir konak, Sultan II. Abdülhamid’in saltanatının son yıllarının paranoyasını ve modernleşme ile gelenek arasındaki çatışmayı sinesinde taşıyordu. Yoğun ve isli bir ekim sabahında, sis Marmara’dan Boğaz’a doğru ilerlerken, konak nihayet sessizliğini bozan çekiç sesleriyle uyandı. Ahmet Nuri Efendi, aynı zamanda babasının öldüğü yer olan neoklasik Osmanlı mimarisinin hüzünlü bir örneği olan bu konağın kapısının eşiğinde durmuş, sessizliğin içinde yankılanan bu tadilat seslerini dinliyordu. Batılı mimari tekniklerini Osmanlı estetiğiyle sentezlemeye çalışan bir mimar olan Ahmet Nuri Efendi’nin babası, Sultan Abdülaziz döneminde sarayda görev yapmış ve gizemli bir şekilde ölmüş bir marangozdu. Babasının ölümündeki sır perdesini hiçbir zaman aralayamamış olan ellili yaşlarındaki bu mimar için burası sadece sarayın güvenlik işlerinden sorumlu, istibdat döneminin korkulan figürlerinden Cevdet Paşa’nın Şehri-i İstanbul’da o kadar mimar varken ısrarla ve bizzat bu işe kendisini layık gördüğü prestijli bir restorasyon işi değil, aynı zamanda babasının gizemli ölümünün otuz yıllık hesabının kapanacağı yerdi.
Ahmet Nuri Efendi bu düşünceler içindeyken ansızın koluna biri dokundu. Kafasını o yöne çevirdiğinde koluna dokunanın kızı Leyla olduğunu gördü. İlk Osmanlı hemşire okullarından mezun, modern görüşlü, babasının geçmişle olan takıntısını anlamaya çalışan Leyla yirmi iki yaşında bir genç kadındı. Hemşire olmasına rağmen tarihe ve özellikle kendi ailesinin tarihine çok meraklıydı. Hatta çocukluğundan beri aile büyüklerinden dinlediği anlatılar ve okuduğu tarihi mecmualardan öğrendikleri kendisine o kadar tesir ederdi ki, zaman zaman gördüğü bazı rüyaların, ailelerinin tarihine dair ipuçları taşıdığına kendince inanırdı.
Bu konağın restorasyon işine başladığı andan itibaren, babasında gözlemlediği duygu-durum bozuklukları dikkatini celp etmişti. Bu nedenle tarihi eserlere ilgisi bahanesiyle restorasyona refakat etmek suretiyle babasının geçmişle olan takıntısını anlamaya çalışıyordu.
“Üşüdün mü baba? İçeri girelim, konağın içindeki küf bile bu sisin soğukluğundan daha evladır,” dedi Leyla, sonra da babasının koluna girdi. Ahmet Nuri Efendi, onaylar şekilde başını öne doğru salladıktan sonra beraber konağın iki kanatlı devasa ahşap ön kapısından içeriye girdiler.
Konak, toz, küf ve zamanın ağır kokusunu taşıyordu. Konağın üst katı ile giriş katını birbirine bağlayan ahşap merdivenlerden gelen zayıf gıcırtı seslerinden, birisinin aşağı doğru inmekte olduğunu anladılar. O tarafa baktıklarında, merdivenden ağır adımlarla inmeye çalışan kişinin yetmişine merdiven dayamış, konakta yaşayan son hizmetkâr olan Selim Efendi olduğunu gördüler. Yaşı gereği hafızası bazen bulanıklaşsa da, konağın her köşesini, her çekmecesini çok iyi bilirdi. Bunun için Ahmet Nuri Efendi, restorasyon projesine onun da dahil olmasını istemişti. Eskiden sokakta denk gelip ayaküzeri hasbihal ettikleri esnalarda hep geçmiş zamana döner, “onlar gelmeden önce” diye söze başlar ve babasıyla eski anılarından bahsederdi.
Yanlarına ulaştığında titrek elleriyle ellerini sıkarak onları karşıladı. Kısık ve donuk gözleri, Ahmet Nuri Efendi’nin yüzünde gezinirken, İstibdat döneminin gölgesinde kalmış bir korkuyla gözleri bir anda parladı.
“Ahmet Nuri Efendi… Tıpkı babanıza benziyorsunuz. O da tam şu kapının eşiğinde durmuştu, son gününde,” dedi yaşlı adam.
Ahmet Nuri Efendi’nin yüreği sıkıştı. “Ne hatırlıyorsun, Selim Efendi? Cevdet Paşa’nın neden bu restorasyonda benim görev almamda bizzat bu kadar ısrarcı olduğunu biliyor musun?”
Selim Efendi yavaşça birkaç kez başını salladı, bakışları uzaklara daldı ve sesi geçmiş zamana döndü. “Çok şey… Ve hiçbir şey,” diye mırıldandı. “Çekmeceler… O lanetli çekmeceler… Onlar gelmeden önce…” dedikten sonra başka hiçbir şey demeden konağın sofa odasına yönelerek yine geldiği gibi ağır adımlarla yanlarından uzaklaştı. Ahmet Nuri Efendi ve Leyla arkasından seslenseler de nafile. Ne bir cevap ne de bir tepki alamadılar.
Restorasyonun üçüncü gününde, konağın üst katında yer alan divanhanenin doğu duvarındaki rutubetli sıva döküntüleri altında, inanılmaz bir işçiliğe sahip, devasa bir yazı dolabı ortaya çıktı. Ahmet Nuri Efendi, bu eski dolabın yüzeyini el fenerinin ışığıyla aydınlattığında, babasının ustalığını haykıran bu manzara karşısında nefesi kesildi.
En az üç metre yüksekliğinde, iki metre genişliğindeki bu mobilya, sedir, ceviz, abanoz ve gül ağacından yapılmış, yüzlerce – belki binlerce – çekmeceden oluşan bir yapbozu andırıyordu. Her biri farklı boyutta ve farklı kakmalarla süslenmişti.
“Allah’ım,” diye fısıldadı Ahmet Nuri Efendi, parmaklarıyla oymalara dokunurken.
Genç çırak Mustafa merakla yanına yaklaştı. “Hiçbirinde kilit yok, efendim. Nasıl açılıyor bunlar?” sualini yöneltti Ahmet Nuri Efendi’ye.
Ahmet Nuri Efendi, dolabın her detayını ve her köşesini büyük bir dikkat ve titizlikle inceledi. Lakin Mustafa’nın da zikrettiği üzere gerçekten de, dolabın üzerinde, ne bir kilit ne de bir tokmak vardı. Sadece her çekmecenin yüzeyinde, birbirlerinde faklı nitelikte, küçük ve neredeyse görünmez çentikler vardı. Ahmet Nuri Efendi, dolabın orta kısmına tekabül eden orta boy bir çekmeceye parmağını uzattı. Hafifçe kendisine doğru çekti. Çekmece pürüzsüzce açıldı. Fakat içi boştu.
Ansızın “Şuna bakın,” dedi Mustafa, yan taraftaki daha küçük, üzerinde Osmanlıca rakamlarla 1293 yazan bir çekmeceyi kendisine doğru çekerek. O an, oda aniden bir rüzgârla sarsıldı ve odanın sıcaklığı hissedilebilir şekilde aniden düşerek etrafı buz gibi bir soğuk kapladı. Nefes alıp verirken ağızlarında çıkan nefes dumana dönüşüyordu. Bu esnada, dolabın olduğu duvarın derinliklerinden, 19. yüzyıla ait eski bir savaş topunun çınlayan sesi duyuldu ve oda zelzele olmuşçasına kısa bir süre titredi. Titreşimin ardından, soğuk havayı yaran askeri emirler ve çığlıklar, odanın duvarlarında yankılandı. Bu seslerin de jilet gibi aniden kesilmesini müteakiben ürkütücü bir sessizlik odayı kapladı.
Çekmecenin tam karşısındaki duvarda, henüz belirmiş taze bir çatlak oluşmuştu. İçinden sızan koyu, kırmızımsı bir sıvı aşağı doğru süzülmeye başladı.
Mustafa’nın yüzü bembeyaz olmuştu. Eli titreyerek çatlağı Ahmet Nuri Efendi’ye göstererek “N-nedir bu efendim? O sesler… Askerlerin miydi?” dedi. Ahmet Nuri Efendi elini Mustafa’nın omzuna koyduktan sonra “Geçti delikanlı, geçti” dedikten sonra ani bir hareketle dolaba doğru hamle edip hemen çekmeceyi hızla kapattı. Oda sıcaklığı eski haline döndü. Odadaki kasvetli ortam dağıldı. Ancak duvardaki çatlak ve o kırmızı iz orada, adeta tarihin somutlaşmış bir lekesi gibi hala duruyordu. Ahmet Nuri Efendi, Mustafa’ya doğru baktıktan sonra gergin bir ses tonuyla “Bugünlük yeter, yarın devam ederiz,” dedi ve paydos ettiler.
O gece Mustafa, konakta tek başına kaldığı küçük odasında ölü bulundu. İşçilerden birisi hemen Ahmet Nuri Efendi’nin evine gitti ve durumu haber verdi. Telaşlanan Ahmet Nuri Efendi, hemen yan komşusu hekim Dimitri Efendi’yi yanına alıp gecenin zifiri karanlığında konağa geçti. Aynı işçiyi zabıt tutmaları için zabitleri çağırmak üzere en yakın zaptiye karakoluna gönderdi. Hekim efendi ile konağın küçük odasına girdiklerinde yatağında boylu boyunca uzanan Mustafa’nın gözlerinin açık ve yüzünde donmuş bir korku ifadesi olduğunu gördüler. Hekim efendi muayene işlemini bitirdikten sonra “kalp krizi” teşhisi koydu. Ölüm nedeni zaptiye kayıtlarına da bu şekilde işlendi. Mustafa’nın cansız bedenini yattığı yerden kaldırdıkları esnada Ahmet Nuri Efendi, Mustafa’nın gözbebeklerinde yansıyan anormal bir imgelem gördü: Karanlık bir oda, içinde sayısız çekmece ve çekmecelerin sadece birisi üzerine el ıskarpelası ile oyulmuş Osmanlıca harfleriyle 93 Harbi yazısı. Bu imgelemi gördükten sonra Ahmet Nuri Efendi, Mustafa’nın, 93 Harbi’nde kaybedilen bir topçu birliğinin son anlarını görmüş olduğuna kanaat getirdi.
Mustafa’nın ölümünden sonra restorasyonda görev alan işçilerin çoğu korkup kaçtı. Konağın divanhane odasındaki o devasa mobilya, çevrede yaşayan ve bu olayı duyan eşrafın dedikodularıyla bir musibet kaynağına dönüşmüştü. Ancak Ahmet Nuri Efendi kulağına gelen bu laflara aldırış etmiyor ve sürekli giden işçilerin yerine yeni işçiler temin ederek restorasyon işine devam ediyordu. Kendisini babasının ölüm sırrına yaklaştığına inandırarak teskin ediyor, fakat günler geçtikçe giderek tükenmiş ve takıntılı hale geldiğini farkına varmıyordu.
Bu süreçte Edirne’de bir hastanede staj yapmakta olan Leyla evine döndüğünde babasının bu halini görünce çok endişelendi. Babası artık geceleri de konakta kalmaya başlamıştı. Bir cumartesi gecesi, el fenerini alıp konağa gitti. Sessizce alt katı geçtikten sonra divanhanenin olduğu üst kata çıktı. Kapıyı açık içeri girdiğinde divanhanenin çok soğuk olduğunu fark etti. Akabinde babasının, çekmecelerden oluşan dolabının önünde, bir dizinin üzerine çökmüş, defterine birtakım notlar aldığını gördü.
Yumuşakça bir ses tonuyla “Baba,” diyebildi.
Leyla’nın sesini duyan Ahmet Nuri Efendi evvela irkildi ve yüzünü sesin geldiği tarafa çevirdi. Yüzü yorgunluktan ve uykusuzluktan gerilmişti. Leyla’yı görünce kaşlarını çatarak sert bir ses tonuyla “Kızım, burada ne işin var? Git buradan. Burası tehlikeli,” dedi.
Fakat Leyla kararlıydı. Hemşire olarak, acıyla yüzleşmeye alışkındı ve şimdi babasının ruhunu saran bu acıyı dindirmek istiyordu. Babasının yanına hızlı adımlarla yaklaşıp, yanına diz çöktü ve babasının bir elini avuçlarının içine aldıktan sonra gözlerine bakarak “Seninleyim baba. Bana anlat. O çekmeceler sana ne yapıyor?” dedi.
Ahmet Nuri Efendi, çatık kaşlarını indirdikten sonra gözlerini kısarak yanındaki çekmecelere baktı. Sonra öteki eliyle onları işaret ederek “Bunların her biri farklı bir tarihe açılıyor Leyla. Yanlış sırayla açılınca… o tarihi anlar tekrar yaşanıyor,” dedi.
Leyla, babasının yanına çömeldikten sonra “Yanlış sıra derken? O zaman bu dolap ve çekmeceler sadece fiziksel bir nesne değil. Bunlar aynı zamanda geçmişin bir tür mıknatısı gibi bir şey olabilir. Peki, doğru sıra ne olabilir?” şeklinde kendi kendine sesli düşündü.
“Bilmiyorum. Ama şunu fark ettim,” dedi Ahmet Nuri Efendi. İşaret parmağıyla çekmecelerin üzerindeki küçük işaretleri gösterdi. “Bunlar tarih. Osmanlıca rakamlarla. En soldaki 1293… 1877, 93 Harbi’nin başlangıcı. Bu çekmeceler, Osmanlı İmparatorluğu’nun trajik olaylarını sıraya koymuş olmalı: kayıplar, baskınlar, suikastlar…”
Babasının sözü bittikten sonra Leyla, ortadaki bir çekmeceye uzandı. Üzerinde “1306” yazıyordu, yani “1889”.
Aniden “Açma!” diye bağırdı Ahmet Nuri Efendi, ama artık çok geçti.
Çekmece sessizce açıldı. İçinden sarı ve kurumuş bir zarf düştü. Leyla zarfı yerden eline aldı ve açtı. Zarfın içerisinde babasının babası olan dedesi Marangoz Halil Efendi’nin el yazısıyla yazılmış, ancak zaman içinde sararmış bir günlük sayfasıydı bu.
Leyla, titreyen sesiyle bu günlük sayfasını okumaya başladı:
“Bugün, Cevdet Paşa’nın emriyle yeni bir çekmece daha tamamladım. Bu, on üçüncüsü. Her biri imparatorluğun bir yarasını saklıyor. Acıyı, korkuyu, ölümü somutlaştırıyor. Paşa diyor ki: ‘Travmayı nesneye hapsedersen kontrol edersin.’ Bu çekmeceler, bir Çerkez büyücünün bilgisiyle, tarihin acılarını somutlaştırıp devlet sırlarını güvende tutmak için yapıldı. Ama yanılıyor. Bu çekmeceler sadece saklamıyor. Aynı zamanda besleniyorlar. Ve biri Son Çekmece’yi açarsa…”
Sayfa yarıda kesiliyordu.
“Dedem… Bu çekmeceleri o yapmış. Ve bu yüzden öldü,” dedi Leyla dehşetle.
Ahmet Nuri Efendi, kızının tespitinin başıyla onayladı. “Evet. Ve Cevdet Paşa için çalışmış. Babam ölmeden önce bana bir şey söylemişti: ‘Bu çekmecelerdeki sır değil evlat, esasen sırrın kendisi tehlikeyi yaratıyor.’ Şimdi babamı anlıyorum. Bastırılmış her acı, bu çekmecede saklandığı süreçte canlı bir varlık haline gelmiş,” dedikten sonra yerinde doğruldu ve kızıyla beraber İstanbul’un zifiri karanlık sokaklarında bu konu hakkında fikirlerini birbirlerine aktararak evlerine döndüler.
O gece Leyla rüyasında dedesi Halil Efendi’yi gördü. Yaşlı marangoz, devasa çekmeceli dolabının önünde duruyordu. Leyla’ya döndü ve dudaklarını oynattı, sesi Leyla’nın zihninde çınladı:
“Anahtar sırada. Tarih sırasında değil, acının şiddeti sırasında. En hafif en solda. En ağır… Son Çekmece’de. O asla açılmamalı. O, unutulmuş tanrıların, pagan lanetinin kapısıdır.”
Ertesi sabah Leyla uyandığında, avucunda küçük bir tahta parçası vardı. Üzerine ıskarpela ile sadece tek bir kelime oyulmuştu: “Hafıza”.
Elindeki parçayı kahvaltıda babasına gösterdikten sonra kafalarındaki yeni soru işaretleri ile beraber restorasyon işine devam etmek için tekrar konağa gittiler.
Cevdet Paşa, o gün atlı arabasıyla konak restorasyonunu yerinde kontrol etmek için teftişe geldi. Uzun ve kasvetli pelerini eşliğinde İstibdat döneminin gücünü yansıtan çevik adımlarla konağın üst katındaki divanhaneye girdi. Çekmeceli dolabın gün yüzüne çıktığını görünce, otuz yıldır aradığı bir hazineyi görmüşçesine gözleri ışıldadı.
“Nihayet,” dedi sesi titreyerek. “Bütün sırlar burada mühürlenmiş,” diye sesli bir şekilde sayıkladıktan sonra dolaba doğru yöneldi. Ancak bir anda Ahmet Nuri Efendi, yüz yüze gelecekleri şekilde dolap ile arasına dikilerek önünde durdu. Ahmet Nuri Efendi’nin gözlerinde ne korku ne de saygı vardı, sadece otuz yıllık öfke vardı. Öfkeli bir ses tonuyla “Babamı siz öldürdünüz. Bu çekmeceli dolap projesinin bir lanet olduğunu anladığı için onu durdurmak istediniz,” dedi.
Cevdet Paşa, kibirli bir gülümsemeyle omzunu silkti. “Halil Efendi projenin kutsallığını anlamadı. Çekmeceler sadece tarihi saklamıyor Ahmet Nuri Efendi. Onları kontrol altına alıyor. Sultan’ın tahtını sarsacak her şeyi, her anı bu çekmecelerin her birisine hapsettik. Suikast planları, isyanlar, ihanetler… Hepsi burada,” dedi.
Cevdet Paşa’nın sözü biter bitmez Leyla öne atılarak tehditkâr bir ses tonuyla ve işaret parmağıyla çekmeceli dolabı göstererek “Ama onlar sadece saklı kalmıyorlar! Canlanıyorlar! Ve bu yüzden genç bir çırak öldü, çünkü bastırdığınız acılardan birisi dışarı çıktı!” diyerek isyan ve feryadını dile getirdi.
Cevdet Paşa Bakışlarını Leyla’ya doğru çevirerek “Tabii ki!” diye güldü acımasızca. Sonra soğuk bir ses tonuyla “Bir travmayı ne kadar güçlü hapsedersen, o kadar güçlü bir varlık haline gelir. Ve ben o varlıkları kontrol etmeyi öğrendim. Onları İmparatorluğun düşmanlarına karşı kullanacağım,” dedi ve Ahmet Nuri Efendi’nin kolunu eliyle kavradıktan sonra onu adeta savururcasına kenara doğru itti.
O an aniden divanhane odasının kapısında uzun süredir ortalarda görünmeyen Selim Efendi beliriverdi. Cevdet Paşa’nın onu görür görmez “Bre ahmak yaşlı adam, sen hala yaşar mısın?” sözlerini duymazdan gelerek, gözlerini hipnoz olmuşçasına Ahmet Nuri Efendi’nin yüzüne kenetlemişti. Yaşlı adam, bir anlığına yetmiş yıllık yükünü sırtından atmış gibi dikleşerek “Kontrollü bir sistem… Ama kontrolü Çerkezler’den öğrenenler, bu topraklara ait olanı anlamadı,” diye sesli bir şekilde fısıldadı. “Buralar ne Hristiyanlık ne de İslam gelmeden çok önce, acıyla beslenen tanrıların yurduydu. Benim ailem, bin yıl önce bu vadilerde yaşadı. Onlar bu lanetlerin, bu ‘kurban sisteminin’ ilk bekçileriydi. Cevdet Paşa, tahtı koruduğunu sanıyor, oysa o sadece eski ve aç ruhlara yeni kurbanlar sunuyor,” dedikten sonra sustu. Selim Efendi’nin bu sözleri, divanhane odasının nemli havasını kadim ve konağın duvarlarına sinen bir dehşetle doldurdu. Bu dehşet, ne bir darbe planıyla ne de bir fermanla açıklanabilirdi.
Selim Efendi’nin yaşlı gözleri anlık bir berraklıkla parladı. “Yalan söylüyorsun, Cevdet Paşa. Hiçbirini kontrol edemedin. Sadece daha çok acı yarattın. Marangoz Halil Efendi bunu anladığı için seni durdurmak istedi. Fakat sen de onu, kendi elleriyle yaptığı bu çekmecelerden birine hapsettin!” dedi.
Odadaki hava elektriklenmişti. Bu diyaloglara şahit olan Ahmet Nuri Efendi’nin nefesi kesildi ve sadece “Babam… Burada mı?” diyebildi.
Cevdet Paşa, dolabın en üst köşesindeki, diğer çekmecelerin ihtişamından uzak, küçük ve sade bir çekmeceyi işaret ederek “Halil Efendi orada. İsyankâr ruhu, kendi yaptığı hapishanelerden birinde. İroniye bak. Onu sana karşı kullanabilirdim, ama artık daha büyük bir şeye ihtiyacım var,” dedikten sonra bu defa dolabın en altındaki, diğerlerinden daha koyu, neredeyse siyah abanoz çekmeceyi gösterdikten sonra “Önce Son Çekmece’yi bulmalısın. Üzerinde tarih yok. Sadece bir sembol var: Kanatları kırık, başları aşağıya dönük, ters çevrilmiş bir çift başlı kartal,” diyerek sözünü bitirdi.
Ahmet Nuri Efendi ve Leyla, sembolün kadim ve rahatsız edici enerjisini bir an vücutlarının tamamında hissettiler.
Cevdet Paşa’ya bakarak “İçinde ne var?” diye sordu Leyla.
Cevdet Paşa’nın gözleri açgözlülükle parladı. “Sultan’a yapılacak suikastın tüm planları. Ve daha fazlası… O planlarla saraya ve İmparatorluğa diz çöktürecek çok daha fazlası,” diyerek sinsice gülümsedi.
Selim Efendi yavaşça sesli bir şekilde kendi kendine söylenmeye başladı. Sözleri artık bir kâhinin ağzından dökülen kehanet cümleleri gibiydi. “O çekmece sadece belge saklamıyor, Ahmet Nuri Efendi. O, bu topraklarda Hıristiyanlık ve İslam’dan önce var olan bir şeyi mühürlüyor. Unutulmuş, açlık içindeki eski tanrılar. Onlar travmayla, korkuyla, ihanetle beslenirler. Halil Efendi bunu anladı. Çekmeceler aslında onları beslemek için yapılmış, kontrollü bir kurban sistemiydi. Her açılış, onlara bir kurban sunmaktı.”
Ahmet Nuri Efendi tüm parçaları kafasında birleştirdikten sonra Leyla’ya dönerek “Babamın günlüğünde yazıyordu. ‘Onlar gelmeden önce.’ Demek ki bu cümlesiyle eski tanrılardan bahsediyordu,” dedi.
Cevdet Paşa sabırsız, şiddetli ve sert bir ses tonuyla “Yeter! Aç onu! Bana gücümü ver!” dedi.
Ahmet Nuri Efendi çekmeceye uzandı ama Leyla onun kolunu tuttu. Gözleri yaşlı ama sesi netti. Babasının gözlerine bakarak şefkatli bir ses tonuyla “Baba, yapma. Dedenin rüyasında söylediği: ‘O asla açılmamalı.’ cümlesini hatırla. Cevdet Paşa, dedemin hatırasını kullanarak seni sadece bir araç olarak kullanıyor,” dedi.
Ahmet Nuri Efendi “Fakat babam…” diyerek kızına itiraz etmeye çalıştı. Babasını teskin edebilmek adına “Onu kurtarabiliriz,” dedi Leyla. “Ama Cevdet Paşa’nın istediği gibi değil. Doğru yolu izleyerek,” dedi.
Kızının sözleri ile yatışan Ahmet Nuri Efendi gözlerini kapattı. Babasının günlüğündeki cümleleri hatırladı: “Travmayı kabul et, acıyı onurlandır, sonra serbest bırak. Ancak böyle mühürlenebilir.”
Gözlerini tekrar geri açtığında artık kararlıydı. Bu bir teslimiyet değil, bir yüzleşme ritüeliydi. Leyla’ya bakıp “Hepsi açılmalı. Doğru sırayla. Her çekmecedeki travmayı yaşayıp, kabul edip, serbest bırakmalıyız,” dedikten sonra dolaba doğru yöneldi.
Cevdet Paşa dehşetle gülerek “Delirmişsin! Yüzlerce çekmece var! Bu yüzyıllar sürer!” dedi.
Ahmet Nuri Efendi sakin ama kararlı bir şekilde Cevdet Paşa’nın gözlerinin içine bakarak “O zaman başlayalım,” dedi.
İlk olarak üzerinde “1293” nam-ı diğer “93 Harbi” yazan çekmeceyi açtı. Anında, divanhane kayboldu. Yerini donmuş taş basamaklardan mukabil, karlarla kaplı çam ağaçları manzaralı bir dağ geçidi aldı. Kar fırtınasında donmakta olan askerlerin çığlıkları, top sesleri kulakları tırmalıyordu. Ahmet Nuri Efendi ve Leyla, o anın içindeydiler. Ahmet Nuri Efendi, ölmekte olan genç bir mülazıma doğru eğildi ve ona “Affet bizi,” diye fısıldadı. “Seni unutmayacağız. Acını kabul ediyoruz,” der demez o an ortadan kayboldu ve tekrar kendilerini divanhane odasında buldular. İlk açmış oldukları çekmece dolapta hafifçe parladı ve aniden kayboldu.
İkinci çekmeceyi açtıklarında bu defa kendilerini 1305 yılında gerçekleşen Çırağan Sarayı baskınında buldular. Sultan Abdülaziz’in odası, kan, kargaşa doluydu. Kan ve barut kokusu genzini yakan Leyla, yerdeki gölge formunda canlanan yaralı bir saray muhafızının yanına diz çöktü. Leyla, hayalet olduğunu bildiği muhafızın yaralarını görmezden gelerek, babasından görerek öğrendiği gibi travmanın kaynağına odaklandı. Ona dokunamazdı, ama sesiyle, niyetinin şefkatiyle yaralı ruhu yatıştırdı. Bu şiddet dolu anları izlerken ağladı. Akabinde cebinde çıkardığı oyalı mendiliyle gözyaşlarını sildikten sonra yüzünü babasına doğru çevirip “Bu kadar acı… Bastırıldığı için bizi ele geçiriyor,” diye fısıldadı. Kızının bu sözlerini onaylar şekilde başını aşağı doğru hareket ettirdikten sonra “Kabul ediyoruz,” dedi Ahmet Nuri Efendi sesi titreyerek. Akabinde “Ve serbest bırakıyoruz. Onu geleceğe taşımayacağız,” der demez yine kendilerini divanhane odasında buldular. İkinci açmış oldukları pencere de hafifçe parladıktan sonra kaybolmuştu.
Böylece saatler, sonra günler geçti. Her çekmece bir travmayı açığa çıkarıyordu: Kayıp çocuklar, sürgün edilen aileler, faili meçhul cinayetler, ihanetler, kayıplar. Ahmet Nuri Efendi ve Leyla her birini yaşadı, her acıyı kabul etti, her ruhu serbest bıraktı. Leyla, modern hemşireliğiyle acıyı sarmaya çalışırken, Ahmet Nuri Efendi ise, babasının mirasını onurlandırarak tarihi mühürlüyordu.
Cevdet Paşa başta onlarla alay edip “Ne haliniz varsa görün,” dedikten sonra konağı terk etmişti. Lakin konağı ve onları göz hapsine aldırmış ve gün be gün onların ne yaptığı ile ilgili detaylı haberler kendisine iletiliyordu. Zamanla içsel korkuları ve paranoyaları artmaya başladı ve en sonunda çılgına döndü. Her defasında onları durdurmak için çeşitli yollara başvurdu, lakin her denemesi bir hüsranla sonuçlanıp başarısız oldu. Onları durduramadı. Üstelik her geçen gün sağlığı da kötüleşmeye başlamıştı. Çünkü her serbest bırakılan travma, Cevdet Paşa’nın baskıcı gücünden bir parça alıp götürüyordu. Kapısında nöbet tutan askerleri kendi aralarında Cevdet Paşa’nın odasında sık sık kendi kendine “Durun! Benim gücümü yok ediyorsunuz! Benim kontrol ettiğim varlıkları serbest bırakıyorsunuz!” şeklinde bağırdığını birbirlerine aktarıyorlardı.
Günler günleri kovaladı ve nihayet, dolapta açılmamış sadece iki çekmece kaldı: Üst köşedeki küçük çekmece (Halil Efendi’ninki) ve alttaki Son Çekmece.
Ahmet Nuri Efendi, babasının çekmecesine uzandı. Gözünden bir damla yaş aktı. “Baba,” diye fısıldadı. “Gel artık. Seni hapseden acıyı serbest bırakıyoruz,” diyerek çekmeceyi açtı.
Çekmecenin içi boş değildi. İçinden çıkan sıcak, altın rengi ve yatıştırıcı bir ışık odanın her köşesini aydınlatacak şekilde etrafa yayıldı. Işığın içinden, güçlü bir duruşa sahip, belindeki kuşakta marangoz aletleri dolu bir adam şekillendi. Bu adam Halil Efendi’ydi. Yumuşacık bir ses tonuyla “Oğlum,” diyerek Ahmet Nuri Efendi’ye uzandı ve şefkatle onun başına dokundu.
Başında babasının elini hisseden Ahmet Nuri Efendi, olduğu yerde yavaşça ve usulca diz çökerek babasının içinde olduğu ışığa uzandı. Işıkla sarılı olan babasına dokunduğu anda, otuz yılın özlemi ve vicdan azabıyla titreyerek “Seni çok özledim baba,” diye fısıldadı. Halil Efendi’nin yüzünde, hem çektiği acının bilgeliği hem de nihayet serbest kalmanın huzuru vardı. Oğluyla göz göze geldi. Konuşmadan, sadece bakışlarıyla yılların ağırlığını, lanetin neden olduğu ıstırabı ve son görevini başarıyla tamamlamanın gururunu paylaştılar. Halil Efendi, öteki eli ile oğlunun omuzuna sıkıca dokundu. O an Ahmet Nuri Efendi yıllardır içerisinde taşıdığı yükün bir anda hafifleyerek yok olduğunu hissetti. Sadece hıçkırarak “Baba, affet beni. Geç kaldım,” diyebildi.
“Hiçbir şey için geç değil. Büyük bir iş başardınız,” dedi Halil Efendi. Akabinde torunu Leyla’ya baktı ve gülümseyerek “Aferin kızım. Hafızayı taşıyorsun,” dedi.
Tam o esnada kapıdan içeriye bir elinde tabanca ve bir elinde kılıçla Cevdet Paşa girdi. Sinirden yüzü kıpkırmızıydı. Bir nevi delirmiş gibiydi. Halil Efendi, Cevdet Paşa’ya dönerek “Seninle işim bitmedi, Cevdet Paşa,” dedi.
Işıklar içinden gelen sesi duyduktan sonra ışıklar içindeki siluetin Halil Efendi’ye ait olduğuna kesin kanaat getiren Cevdet Paşa korkarak geri adım attı. Yüzü ter içindeydi. “Ben… Ben sadece imparatorluğu korumaya çalıştım! Sadece düzeni sağlamak istedim!” dedi.
“Yalan!” diye gürledi Halil Efendi. “Sen sadece gücünü korumaya çalıştın. Trajik travmaları baskıladın ve onları birer silah haline çevirdin. Ama şimdi, kendi yarattığın canavarla yüzleşme zamanı,” dedikten sonra Son Çekmece’yi işaret ederek “Aç onu, Cevdet Paşa. İstediğin şeye kavuş,” dedi.
Cevdet Paşa ilk başta tereddüt etti, ancak açgözlülüğü ve kontrol isteği ağır bastı. Çekmeceye atıldı ve onu hırslı bir şekilde sertçe kendine doğru çekti.
Çekmecenin içinden ne belgeler, ne de silahlar fırladı. Sadece… Bir üzerine motifler işlenmiş gümüş çerçeveli bir ayna çıktı. Ayna, Cevdet Paşa’nın suretinin yansımasını gösteriyordu. Fakat o yansımadaki suretinin ardında, bugüne kadar işlediği her suç, neden olduğu her acı canlı gibi zuhur ediyordu. Öldürdüğü her insan, ihanet ettiği her ruh yansımada duruyordu. Arkasında sayısız hayalet ordusu vardı.
Feryat eder şekilde “Hayır!” diye bağırdı Cevdet Paşa. “Bu ben değilim! Bu benim hakikatim değil!” diyerek bağırdı.
“Sen tam da busun,” dedi Halil Efendi. “Ve şimdi, bastırdığın ve mühürlediğin tüm kurbanların seni alacak,” der demez, yansımadaki hayaletler bir bir aynadan çıkmaya başladılar. Eller, kollar, yüzler… Cevdet Paşa çığlık attı, geri çekildi, ama kaçacak yer yoktu. Hayaletler ona ulaştı, onu sardı ve içine çektiler. Ve yavaş yavaş, Cevdet Paşa eridi, buharlaştı ve yok oldu. Sadece boş giysileri, tabancası, kılıcı ve pelerini yerde kaldı. Son Çekmece kendiliğinden kapandı. Üzerindeki sembol parladı ve söndü.
Halil Efendi, oğlu ve torununa döndü. “Şimdi mühür tamamlandı. Ama unutmayın: Travma asla tamamen yok olmaz. Sadece… Dönüşür. Ona nasıl davrandığın önemlidir,” dedi.
Babasına bir çocuk misali “Sen de mi gideceksin baba?” diye sordu Ahmet Nuri Bey.
Halil Efendi gülümsedi. “Ben zaten gitmiştim. Sadece vedalaşmak için kaldım. Sırlar açığa çıktı, ben de serbest kaldım,” dedikten sonra oğluna yaklaştı ve elini oğlunun yanağına koydu. “Seni seviyorum oğlum. Ve sen, torunum,” diye döndü Leyla’ya. “Hafızayı taşımak ve onu dönüştürmek bundan sonra senin görevin,” dedikten sonra aniden ışık söndü. Halil Efendi gitmişti. Geride sadece divanhanenin bomboş duvarları kalmıştı. Dolap ve tüm çekmeceler de kaybolmuştu.
Ahmet Nuri Efendi, konağı yıkmaya karar verdi. Tarihin ve acının bu anıtının artık ayakta durmaması gerekiyordu. Yıkım başlamadan önce, enkazın arasında dolaşırken, bir şey buldu: Babasının atölyesinden marangoz aletleri ve çekmecelerden kalan tahta parçaları. Abanoz, sedir, ceviz…
Bu parçalarla, Cevdet Paşa’nın devasa ve ürkütücü dolabının tam tersi olacak şekilde, küçük, sade, zarif ve tek çekmeceli bir mücevher kutusu yaptı. İçine iki şey koydu: Babasının günlüğünden yırtılmış olan sarı renkli sayfa ve Leyla’nın annesinin küpelerini.
Kutuyu Leyla’ya verirken, gözlerinin içine derin derin baktı. “Her çekmece bir seçimdir kızım,” dedi yumuşakça. “Ne saklayacağını ve ne zaman açacağını bilmek, bilgeliğin özüdür. En korkunç çekmece, içinde ne olduğunu bilmediğimiz değil, içinde ne sakladığımızı unuttuğumuz çekmecedir.”
Leyla kutuyu avuçlarında tarttı. Hafifti, ama taşıdığı anlam ağırdı. “Bunu saklayacağım baba. Ve bir gün, belki torunuma verdiğimde, ona da aynı şeyi söyleyeceğim. Bizim görevimiz, hafızayı unutmamak,” dedi.
Ahmet Nuri Efendi gülümsedi. “İşte miras budur. Hafıza, saklanan değil, aktarılandır.”
Leyla, küçük bir kâğıda “Unutma. Affet,” yazıp kutunun içerisine koydu ve kutunun çekmecesini kapattı.
Çekmece kapanmıştı. Ama bir gün, doğru zamanda, doğru ellerce açılacağını biliyorlardı. Çünkü tarih asla bitmez. Sadece, bir çekmeceden diğerine aktarılır.


