Habibe Şenol İnan
Çok hastaydım. Doktorun odasından çıkarken ellerim vücuduma öylesine fazlalıktı ki, onları nereye koyacağımı bilemedim. Karşıma çıkan hemşirelere, hatta hastalara sarılıp teselli bulmak için yalvarmak isteğiyle yanıp tutuşurken, kendime karşı birden utanç dolu bir tiksinme duydum. Görünmez olmayı dileyerek kendimi insan kalabalığı caddesine attım. Yapacak daha birçok işim varken, doktorun ağzından dökülen “İki hafta kadar ömrünüz kaldı, bu süreyi sevdiklerinizle en iyi şekilde geçirin,” tavsiyesi… Hayır, bu benim şu anki hayat planıma çok tersti. Hayatım boyunca sağlıklı beslenmeye önem vermiş ne alkol ne sigara kullanmamıştım. Arkadaşlarımın kötü beslenmelerine, sağlıksız ilişkilerine rağmen benim ölecek olmam, hayatın adil olmadığının en büyük kanıtıydı ve ben bununla sadece kırk yaşımda yüzleşmiştim.
Tüm bu öfke ve isyan duygularıyla giderken, yüzüm öyle bir şekil almış olacak ki, karşımda çıkan yaşlıca, uzun burunlu ve çirkin diyebileceğim bir kadın yanıma yaklaştı.
“Hayatta hiçbir şey çözümsüz değildir. Sana yardımcı olacak kişi belki benimdir. Gel, otur,” diyerek beni duraktaki banka oturttu.
Yalnızlığıma ve içimde birikenleri dökme ihtiyacıma derman bu kadın nereden çıkmıştı bilmiyordum ama o an bu yabancıyla dertleşme ihtiyacını fazlasıyla hissediyordum ve yarım saat önce doktor ile yaptığım konuşmayı kadına anlattım.
Kadın elimi tutarak, “Çözüm çok basit: çekmece,” dedi.
Anlayamamıştım; çekmece derken neyi kastediyordu acaba? “Deli mi?” diye düşünürken, evimde çatı katında eski bir dolapta bulunan çekmeceden bahsetti. Daha önce tanımadığım bu kadının çatı katımdaki o eski dolabı nereden bildiğini merak etsem de “Delinin teki benimle medyumculuk oynuyor,” diye düşünmeden edemedim. Toz kaplı, kırılmış kapakları olan, antikadan hallice dolabın çekmecesini açtım ve içinde birikmiş zamanların olduğunu gördüm. Yaşlı kadının dediği, ihtiyacım olan zaman buradaydı ve iki haftalık ömrüm azaldıkça buradan istediğim kadar zaman alabilecektim. Bir aylık zamanı çekmeceden aldım. Şimdi çok daha iyi hissediyordum. Artık hayatımı yaşama vakti gelmişti, tam da hayattan ümidimi kesmişken.
Şimdi gökyüzü daha güzel parlıyordu, insanlar daha mutluydu. Herkese sarılmak içimden gelse de yoluma devam ettim. Hemen annemi aradım ve ona doktor kontrolümün çok iyi geçtiğinin haberini verdim. Akşama yemeğe davetli olduğumu hatırlattı ve geleceğimi söyledim. Kuaföre uğradım ve bana geçen haftaki randevunun nasıl geçtiğini sordu. Hiçbir şey hatırlamıyordum; “Kiminle randevum vardı?” diye sordum ve kuaför, delirmiş olduğumu düşünerek benimle tanıştırdığı mühendisle yemeğe çıkıp çıkmadığımı sordu. Ancak ben hiçbir şey hatırlamıyordum. Bana deli olduğumu gösteren gözlerle bakmasını kesmesi için yalan söylemek zorunda kaldım ve “Çok iyi geçti,” dedim. Demek ki artık ilişkiye başlamıştık. Binbir soruyu ardı ardına sıralamasıyla baş edemeyip saçımı fönletip oradan kaçtım. Arkadaşlarımdan gelen mesajlara cevap verdim, ancak bazılarıyla ne konuştuğumu anlamak için eski mesajlarımı kontrol etmem gerekti. Hastalığın verdiği hafıza bulanıklığı olarak tahmin ediyordum ama oldukça can sıkıcı bir durumdu.
Anneme elimde meyveli pasta ve bir şişe şarap ile gittim. Kapıyı açan annem bana mutlulukla sarıldı; sanki ölümü ötelemişim de biraz daha onlarla yaşayabilecekmişim gibi. Evet, durum tam olarak böyleydi zaten. İçeride annemin ikinci evliliğini yaptığı babam vardı. Üvey demeye dilim varmıyordu çünkü onu gerçekten seviyordum. Annemin yaptığı hamur işlerini, dolmayı, tavuğu son kez yiyormuşçasına yedim ama son kez yemiyordum. Çekmecemdeki zaman neredeyse onlarca yıl kadardı. Bundan haberleri olmasa da benim bu iştahlı hâlim o kadar hoşlarına gitmişti ki, küçük bir çocuk gibi tabağımı ha bire dolduruyorlar; gözleri sevinçle karışık hüzün ile parlıyordu. Çocukluğumdan konu açılıyor, ne kadar iştahsız ve sessiz bir çocuk olduğumdan bahsediliyordu. Bazı sahneler gözümün önüne gidip geliyor, ancak çocukluk anılarımdan hatırladığım bir şey neredeyse yok gibiydi. Vitrinde duran aile fotoğraflarımız, dört tekerlekli ilk bisikletimin üzerinde verdiğim pozlar… hepsi başkasına aitmiş gibiydi. Zihnimi zorlasam da hiçbir şey hatırlamıyordum. İnsanın çocukluğunu unutması, kanatsız bir kuş gibi pencere kenarına konması demekti. Çocukluğunu unutan bir insan daha fazla büyüyemezdi. İşte ben de şimdiki zamanda hapsolmuştum. Hatırlamak uğruna verdiğim çaba beni daha da köksüz bırakıyor; suda savrulan çiçekmişçesine bir toprağa kök salmak istiyordum.
Sabah müthiş dinlenmiş ve enerji dolu uyanmıştım. Kafam boş bir kutu gibi, tasasız ve endişesizdi. Gelecek günlerin sabırsızlığıyla doluydum. Pijamalarımı çıkarmadan çekmeceye koştum ve bu sefer bir yıllık zaman aldım. Artık çok daha uzun bir sürem vardı ve plan yapmak için hiç de geç değildi. En yakın arkadaşım sandığım kişiyle Japonya’ya gittik, dağlara tırmandık, Afrika’daki safari turlarında aslanlarla karşı karşıya geldim, yaşamak istediğim her şeyi yaşıyordum. Bir insanın ömrüne sığdırdığı her yeri, her tadı, her duyguyu ben bir yıla sığdırıyordum. Ancak tatil sonrası çekilen fotoğraflara bakıp tüm yaşadıklarımı hatırlamaya çalışıyor, ne yazık ki hiçbir şeyi hatırlayamıyordum. Her şey bulanık, silik, tüm duygular yok olmuştu. Fotoğraflarım olmasa, o anları yaşadığıma dair hiçbir emare yoktu hayatımda. Bu duruma alışmıştım. Zamanı su gibi tükettikçe yeniden dolduruyordum. Çekmecedeki zaman gittikçe azalıyor, ben ise hayatı yeniden yaşamaya devam ediyordum. Yeni kişilerle tanışıyordum, ancak ertesi gün hiçbir şeyi hatırlamıyordum. Sanki beynim delik bir kevgirdi ve her şey süzülüp gidiyordu. Geriye kalan tek şey, koca bir hüzün oluyordu.
Randevularımı not ediyor, yanlarına isimler hakkında bazı küçük hatırlatmalar eklemek zorunda kalıyordum. En basiti, odamdan çıkarken bacağımı vurduğum komodinin yerini unutuyor, her defasında bacağımı çarpıyordum. Veya markette kartla ödeme olmamasına rağmen her seferinde kartımı çıkarıyordum. Bana genç yaşta bunamış bir kadın olarak bakılmaya başlanmıştı. Arkadaşlarım dahi bunu hastalığımdan kalma bir sorun olduğunu düşünüyorlardı. Öyle ki bazen sohbetlerimizde hastalığımı dahi unutuyor, hatta çekmeceden aldığım zamanlar olduğunu hatırlamıyordum. Bir ay ile başlayan zaman alışverişim, bir yıl, iki yıl olarak uzamaya başladıkça benim kafamdaki unutma çok ciddi boyutlara ulaştı. Anılarım siliniyor, artık günlük hayatta kendi işimi göremez hâle geliyordum. O kadar zorlanıyordum ki, bunun artık bitmesini dileyecek noktaya geldiğim bir gün çantamı kaybetmiş, sokakta bir kaldırıma çökmüştüm. İşte o an yine o yaşlı kadın yanıma gelmişti. Aradan tam on beş yıl geçmişti ve benim bu hâlime hiç de şaşırmışa benzemiyordu. “Artık mutlu musun?” diye sordu ve ben hayır anlamında kafamı salladım. İstediğim daha çok yaşamaktı ama bu şekilde değil. On dakika önce yaşadığım bir şeyi bile hatırlamıyorum; en önemlisi, tüm güzel anılarım yok oldu, hiç yaşanmamış gibi. Yok, hayır, istediğim bu değildi.
Yaşlı kadın, içinde bulunduğum çaresizliğe hiç de şaşırmayarak şöyle dedi: “Tek istediğin yaşamaktı; bunun için de daha fazla ömre ihtiyacın vardı. Ancak anılar olmadan zaman, boş bir yoldan ibarettir. Gideceğin yol taşlarla, çiçeklerle, evlerle ve sürprizlerle dolu değilse, gittiğin o yolun hiçbir kıymeti yoktur. İşte çekmecede anı değil de sadece zaman biriktirirsen, sana hiçbir faydası olmaz.”
Artık çekmecemi kapattım ve kendimi zamana bıraktım. Bir ay veya bir saat de olsa tüm çocukluğum geri gelmişti. Çiçeklerle, taşlarla hatta çukurlarla dolu bir yolda yürümüştüm ve yolun sonuna gelmiştim. Zamandan kıymetli olan şey çocukluğumdu, anılarımdı. Çekmeceyi artık kapadım ve zamanı durdurdum.


