Kalabalık Yalnızlık
Arzu Kurt
“Gömülmüşsün yine yalnızlığına” dedi. “Kitapların, defterin, kalemin; sen mutlusun öyle.”
İnsan hep yalnız diyemedim. Doğarken de ölürken de. İki yokluk arasındaki boşlukta… Anlamsızlık karşısındaki yalnızlığımız dalgalar halinde vurdu kıyılarıma. İçsel, varoluşsal, sessiz, gürültülü, döngüsel.
Ölüme doğru varlığımızı arıyoruz. Henüz olmamış halimize doğru ilerliyoruz. Kendine eksik, melankolik, bir boşluğun varoluşsal tecrübesi bu. Varlık nedir diye sormazsan varlık yoktur. Dil varlığın evidir.
Sartre, “insan önce vardır, sonra kendini tanımlar” der. Camus, insanın anlam arayışı ve dünyanın sessizliği arasındaki çatışmayı absürd olarak tanımlar. Nietzsche’nin “Ölen Tanrısı” niçin sorusuna cevap veremez. Sonlu, ölümlü ve geçici bir varlık olarak insan, zamanla sınandığı için anlam bulmak ister. Geçmiş deneyimlerden beslenerek, gelecek hayalini şimdide kurar. Nesnel saat zamanı içinde, kalabalıklar arasında değil; bilinç akışının içindeki sürekli ve çoklu zamanda tek başınadır.
Varlığı anlamak bir zaman ufkuyla mümkündür. Belli bir aralıkta, belli bir mekânda bulunuyorum. Yalnız, tek başına.
Ardı ardına dizilen şimdilere sıkışıyor zaman. Hızlı, tutarsız. İç dünyamızda ise sonsuz kere katlayabiliyoruz zamanı. Hangisi gerçek.
Kafamın içindeki kalabalık susturdu beni.
Platon’da daimonion; insanı uyaran içsel sesmiş meğer, deliriyorum sandım. Aklın; öyle olduğunu umuyorum, kendisiyle konuşması korkutucu. İnsan kendinden saklanamıyor. Acımasız, karanlık, duygusuz. Heidegger’in Dasein’ında iç ses, kendine çağıran sessiz çağrı. Yalnızlıktan geberirken, kafatasıma sığamıyorum. Varoluşsal gürültü, kalabalığın sesini mumla aratıyor. Benlik parçalarım kırılmış aynalardan bana göz kırpıyor. Kendi içimde bir “öteki” yaratmaktan korkuyorum. Gölgem gölgelerde büyüyor. Geçmiş, yalnızlığımı delercesine daha çok konuşuyor. Gelecek belirsiz. Şimdi sonsuza uzuyor.
Kaçış mı? Yüzleşme mi? Yalnızlığım anlam arıyor.
Kalabalık içinde sürükleniyorum. Fiziksel yakınlık, temas o kadar boğucu ki, anlamın ritmi kopuyor, Modern yalnızlık insanlar yokken değil; fazlayken ortaya çıkıyor. Silikleşen kalabalık, hızla akıyor çevremden. Ayaklarımın üzerinde sabit duramıyorum. Kendi sesim kendime yabancı, boğuluyorum. Heidegger, “herkes” içinde kaybolma, bireyin anonim çoğunluk içinde erimesi haline das Man diyor. Herkes gibi düşürünür, herkes gibi hisseder, kendisi gibi var olamaz insan. Bundan kaçarken derin bir kuyuya düşüyorum. Düşünmek imkânsızlaşıyor. Bu yabancılaşma yalnızlıktan bile kötü.
Sartre, “Başkası cehennemdir” der. Bu söz “Gizli Oturum” adlı oyunda geçer. Üç karakter bir odada kapalı kalır. Cehennem birbirlerinin bakışı altında kalmalarıdır. Yargılayan bakışların mahkûmu. Bakış altında kalmak bizi nesneleştirir. Onun, bakanın gördüğü şey yapar bizi. Cehennemdir çünkü, o bakışı kontrol etmek mümkün değildir. Üstelik çok daha zorlusunu kendi kendimize yaparken. İnsan ne kendine ne başkasına tam ve şeffaf bir biçimde açılamaz. Bu anlaşılamama hali saf bir yalnızlık yaratır. Tam anlama değil, olasılık dahilinde anlama vardır. Kabul etmesek de sınırları anlamak mümkün.
Dil ve yalnızlık; anlam başka anlamlara ertelenir, hiçbir zaman şimdide tamamlanmaz. Belki de bu yüzden sanata sığınırız.
Benim küçük nefes ceplerim var. Yazarım, okurum. Okuduğum metinler, zihnimin labirentine ariadne ipleri salar. Tutunur çıkarım. Yine de bilirim.
Yazar yalnızdır.
Okur yalnızdır.
Metin yalnızdır.
Yalnızlığıma bekliyorum. Yalnızlığınızı alıp gelin. Sessizce duralım.

Arzu Kurt, Karabük doğumlu, evli, iki çocuk annesi. İstanbul’da yaşıyor. Denize ve kitaplara aşık. Uludağ Üniversitesi Kamu Yönetimi Bölümü mezunu. Bir kamu bankasında şube müdürü olarak rakamlarla geçen yılların ardından emekli olup kelimelere yöneldi. Yaratıcı yazarlık atölyelerinde başladığı ikinci kariyerinde kolektif kitaplarda altı öyküsü ve iki dergi yazısı yayımlandı. Yazı yolculuğuna Suaremag’da devam ediyor.

