İKİ ÜNLÜ YAZARIN SESSİZ AKRABALIKLARI ÜZERİNE
Tuba Ayşe Özgür
Bazı yazarlar, aynı dili konuşmadan birbirlerini anlar. Haruki Murakami ve Gabriel García Márquez işte bu sessiz akrabalardandır. Biri, Tokyo’nun karanlık ara sokaklarında yürürken rüyalarla konuşur; diğeri, Karayip yağmurlarının altında mucizelerin nasıl sıradanlaştığını anlatır. İkisi de “gerçeği eğip bükmez” sadece onun görünmeyen yüzünü gösterir. Ve işte bu yüzden, büyülü gerçekçilik denilen o ince çizgi, her iki yazarda da bir tür ruhsal coğrafyaya dönüşür.
Gerçekliğin İki Yüzü
Márquez’in kasabasında bir melek düşer ve kimse buna şaşırmaz. Murakami’nin dünyasında bir genç, ormanın içinde rüyayla gerçeğin sınırını kaybeder.
Her iki yazar da doğaüstünü bir “olağanüstülük” olarak değil, gündeliğin parçası olarak anlatır.
Ama ton farkı belirgindir:
- Márquez’te büyü, dış dünyanın içine düşer – köy, ev, halk, kilise.
- Murakami’de büyü, zihnin içine sızar – rüya, hafıza, bilinçdışı.
Márquez’in büyüsü toplumsaldır;
Murakami’nin büyüsü bireysel.
Birinde insan, Tanrı’yı unutur; diğerinde, kendini.
Mucize ve Sessizlik
Márquez’in öyküsünde melek yere düşer, kanatları çamur içindedir. Köylüler onu kafese kapatır, para karşılığı sergilerler. Mucize, sömürülür; kutsal, alışkanlığa dönüşür. Büyü, unutulmuş bir hakikatin kalıntısıdır.
Murakami’de ise mucize sessizdir konuşmaz, sadece olur. Kafka Tamura bir gün uyanır, kan içindedir; anlamaz, ama kabullenir. Nakata kedilerle konuşur, ama kimse bunu garip bulmaz. Mucize, düşünce biçimidir; doğaüstü değil, doğaldır.
Márquez, “mucizeye körleşmiş toplum”u anlatır.
Murakami, “kendi rüyasına sağırlaşmış birey”i.
Mekânın Ruhu
Márquez’in kasabaları Macondo gibi yoğun bir kolektif hafıza taşır. Toprak, zaman ve insanlar aynı döngüye sıkışmıştır. Doğaüstü olaylar, o döngünün bir yankısı gibidir. Yağmur aylarca yağar, ölüler konuşur, melekler çürür; ama dünya dönmeye devam eder.
Murakami’nin mekânlarıysa genellikle içsel odalardır. Kütüphaneler, ormanlar, boş daireler, sahiller… Bu yerler fizikselden çok psikolojik alanlardır. Gerçeklik, karakterin içsel yolculuğuna göre biçim alır.
Zaman bükülür, mekân sessizleşir, anlam bir yankıya dönüşür.
Biri dış dünyanın büyüsünü anlatır, diğeri iç dünyanın labirentini.
Arketipler ve Simgeler
Her iki yazar da Jung’cu bir sezgiyle yazar farkında olsalar da olmasalar da.
Márquez’teki melek, “kutsalın dünyevileşmesi” dir: İnsanın bastırdığı inanç, yeryüzüne düşer ama tanınmaz. Kolektif bilinçdışının sembolü, artık bir “seyirlik nesne” dir. Toplumsal körlüğün ironisidir bu.
Murakami’deki karga, “bilinçdışının rehberi” dir: Kafka’nın iç sesidir, Jung’un “gölge” arketipinin konuşan halidir. Doğaüstü olaylar, burada ruhsal dönüşümün dışavurumudur.
Yani Murakami’nin mucizesi metafiziktir;
Márquez’in mucizesi somut ve bedenseldir.
Zamanın İşleyişi
Márquez’in zamanı döngüseldir. Köyde doğan çocuk, babasının kaderini tekrarlar. Geçmiş, bugünün içine sızar; hiçbir şey bitmez. Bu zaman, Latin Amerika’nın tarihsel belleğini taşır – sömürge, din, yoksulluk, direniş.
Murakami’nin zamanı ise parçalıdır, rüya gibidir. Karakter, kendi geçmişiyle şimdi arasında kalır. Zaman, ruh hâline dönüşür. Bu da Japon kültürünün “mono no aware” (geçiciliğin hüznü) duygusunu taşır.
Biri kolektif kaderin zamanını, diğeri bireysel bilinç zamanını anlatır.
Büyünün İşlevi
Márquez’te büyü, eleştirel bir aynadır. Toplumun körlüğünü, inançsızlığını, çıkarcılığını gösterir. Mucize, yozlaşmış insana tutulmuş ironik bir ışıktır. Okur gülümser ama içinde bir acı kalır.
Murakami’de büyü, şifadır. Karakter, rüya içinde kendi yarasını tanır.
Doğaüstü olay, içsel bir yüzleşmenin simgesidir. Okur büyülenmez; içsel bir sessizliğe çekilir.
Márquez’in büyüsü toplumu sorgular,
Murakami’nin büyüsü benliği iyileştirir.
Aynı Rüyanın İki Ucu
Gabriel García Márquez, büyüyü toprağa gömer;
Haruki Murakami, büyüyü zihne yerleştirir.
Biri tropik bir yağmurun altındadır,
diğeri Japon denizinin sisinde.
Ama her ikisinin de yaptığı aynı şeydir: Gerçekliği yeniden büyülemek.
Çünkü çağımızın en büyük trajedisi, sihri kaybetmek değil hala sihrin var olduğunu unutmak.
Márquez’in meleği gökten düşer ve kimse bakmaz.
Murakami’nin kahramanı rüyaya dalar ve kimse fark etmez.
Ve biz, okurlar olarak ikisinin arasında bir yerde kalırız: Ne tamamen uyanığız, ne tamamen uykuda.
Sadece büyünün hâlâ mümkün olduğuna inanmak istiyoruz.

Tuba Ayşe Özgür
İngiliz CAS’s akademide yaratıcı yazarlık, AÜ’nde Halkla İlişkiler eğitimleri aldı. Çisenti ve Postüla adlı özel tiyatro gruplarında oyunculuk ve yazarlık alanında çalışmalar yaptı. Halen Amerikan NU’de Psikoloji ve Sosyoloji lisansı alıyor. Ajans kurucusu ve yönetiminden, çeşitli dergilerde içerik yazarlığından yayın koordinatörlüğüne kadar pek çok görev üstlendi. Halen “Atölye Bütünsel Edebiyat” adlı yazma atölyesinin yöneticiliğini yapıyor ve çeşitli dergilerde yazıları yayımlanıyor. Büyülü Gerçekçilik üzerine atölyeler düzenliyor. Pek çok kolektif kitapta öyküleri ile yer aldı. İlk romanı “Büyü Bozumu” 2022, “Benim Kalbim Dikdörtgen” romanı 2023, “İçime Karga Uçuştu” adlı öykü kitabı 2024, “Kedi Uykusu” 2025 yılında yayımlandı.


