Başak Bıyıklı
Küçük tepenin üzerindeki yaşlı bankta oturuyorum. Bank en az benim kadar yaşlı. Belki de yaşlılıktan öte, terk edilmişliğin getirdiği o kadim yorgunluk var üzerinde. Yıllardır kimsenin yolunu gözlemediği, sadece rüzgârın ve kuşların insafına kalmış bir bekleyişin yorgunluğu bu. Popomun altındaki tahtalar denizin neminden şişmiş, yediği nemli rüzgârdan yarılmış, renkleri tuzdan ağarmış. Her bir çatlak, zamanın attığı çentikler gibi; neyi beklediğini unutan ama beklemekten vazgeçmeyen bir derviş sabrıyla öylece duruyor.
Yanı başımda sarışınım, birlikte yol aldıklarım arasında en sadık sırdaşım. Bank gibi, benim gibi sarışınım da hayli yaşlı artık. Boya çatlakları ve kırıkları belirgin, tozları lekeleşmiş. Titrek. Kaygılı. Onu bırakma zamanım çoktan geldiğini ikimiz de biliyoruz. Bu ayrılık ağır ve hantal olduğundan ya da yaşlandığından değil. Benim olduğundan. Bana benzediğinden. Sessiz kabullenişlerimi metalden gövdesinde bir ayna gibi taşıdığından. Üzerinden her bir düşüşümün sarsıntısını kendi içinde hapsetmiş, benim yerime kırılmış çelikten kemiklerini parmaklarımın altında hissedebiliyorum.
Pas bulabildiği her bir delikten limon sarısı boyalarının en derinlerine sızmış, onu içten içe yemiş tüketmiş, sinsi, sessiz ve durdurulamaz bir işgalle gövdesine yayılmış. Uzanıp başımı selesine yaslıyorum. Süngeri çökmüş, derileri yapışkan bir sıcaklıkla erimiş. Rahatsız etmiyor beni. Çocukluğumu kokluyorum üzerinden. Çocukluğumun bir limon ağacının altına yaslanmış, kayıp, küflü, acımsı kokusunu içime çekiyorum. Yaşlı dostum kendini taşımaya mecali yokken yıllardır benim için direnmiş. En son kim benim için bir şey yaptı diye sormaya korkuyorum. Sormaktan değil de hatırlayamamaktan. Hatırlayamamaktan değil hatırlayacak bir şeyin olmamasından. Hatırlayacak bir şeyin olmamasından değil hatırlayacaklarımın canımı yakacağından. Benim için ayrılmış boşluğun içinde, yankısını bulamayan bir ses gibi kaybolmaktan. Kaybolmaktan korktuğumdan…
Terapistim koltuğunda bana gözlerimi kapatmamı, en büyük korkumu düşünmemi ve ilk aklıma gelen görüntüleri ona anlatmamı istiyor. Sanki kelimelerimle o görüntüleri ehlileştirebilirmişim, o korkunç anları şeffaf bir kavanoza hapsedip rafa kaldırabilirmişim gibi. “Gözlerini kapat,” dediğinde aklıma deli bozuk şeyler geliyor. Karanlıkta yönünü arayan, birbirine çarpan, kanatları kırık yarasalar üşüşüyor zihnime. “Korkularını,” dediğinde göğsüm sıkışıyor. Derin nefesler alıyorum. Ciğerlerime dolan hava, o evin küflü koridorlarından geliyormuş gibi genzimi yakıyor. “İlk aklına gelen görüntüleri,” dediğinde hemen ciddileşiyorum. Hoşlanmıyorum bu egzersizden.
Beni, didik didik edip de bir türlü parçalarını birleştiremediğim o yapbozun başına oturtuyor zorla. Şifalanmayacağımı biliyorum ama şahitliğine ihtiyacım var.
Kapatıyorum gözlerimi. Odaklanıyorum en büyük korkuma -ki bunu en iyi sen biliyorsun sarışınım- ve sıralıyorum. Sanki bir suç mahalini tarif eder gibi, eksiksiz, soğukkanlı ama içten içe titreyerek. Tahta, çürük, içeriyi göstermeyen pencereler, sabahları kimseye duyurmadan camı açıp dışarıya kaçışlarım, o kaçışlarda aradığım görünmezlik, küçük eğer evde sadece annem varsa erkek kardeşimle öğleden sonra uykuları öncesi uzun bakışmalarımız, konuşursak bozulacak büyünün koruduğu sessiz anlaşmalarımız, babamın sefer zamanı değilse merdivenden gelecek adımların fısıltılarını dinleyişim, kalbimin ritmini o ayak seslerine uydurarak, her adımda biraz daha küçülerek bekleyişim, kapının her zaman kilitli oluşu, kayıp anahtarlar, kurtuluşun hep bir adım ötede ama erişilmez olduğu gerçeği, annemin kirpiklerinden eksik olmayan göz yaşları, ailecek yaşadığımız hapishane, kollarda kızıl izler, geceleri doğan kör gölgeler, duvarlara gömülen sağır sesler, koyu mor şişkin göz altı torbaları.
Ve gecelerin hiç yakışmadığı, gündüzün içine sızmaktan korktuğu o ev. Zamanın bile uğramaya çekindiği karanlık çukur.
Bugün neden döndüğümü çok iyi bildiğim, başka bir başlangıç için kalıntılarının arasında son bir ateş yakmaya kararlı olduğum çocukluk evim. Başlangıcın ve sonun, külün ve ateşin birbirine karıştığı o lanetli mabet.
“Ne görüyorsun,” diye soruyor terapistim. “Babamı,” diyorum. Görmekten en çok korktuğum, ama baktığım her yüzde aradığım o sureti. Gözümün önüne getiremiyorum. Zihnim beni korumak için yüzünü asitle yakıp silmiş hafızamdan. “Anlatsana bana onu,” diyor. Gözlerini hatırlamıyorum. Kocaman kara delikler var. İçine düşen her şeyi yutan, ışığı bile büken, sevgiyi ve merhameti yok eden dipsiz kuyular. Ağzı da bir başka büyük karanlık. Sesi kalın. Sert. Kelimeleri birer kırbaç gibi şaklıyor, tenime değmeden ruhumu dağlıyor. “Ne hissediyorsun peki?” “Korkuyorum. En çok ondan korkuyorum.” O döndüğünde ben kaçıyorum. Sarışınıma atlayıp uzaklaşıyorum. Çocuk bacaklarım bitene kadar pedal çeviriyorum. Yolun bittiği yere kadar değil, nefesimin kesildiği yere kadar, dünyanın ucuna kadar gitmek istiyorum.
Sarışınım pelerinini takmış maskeli bir kahraman edasıyla kurtarıyor beni. O limon ağacının yere uzanan dallarının arasında saklanıyoruz. Dalların bizi sarmasını, dünyadan gizlemesini, görünmez kılmasını bekliyoruz.
O doğuştan şanslı, limonların arasında yok oluyor. Ben ise esmer kıvırcık saçlarımla hep görünür. Neden saklandın diyor beni kolumdan çekiştirirken. Korkuyorum senden diyemiyorum. Ben ona hiçbir şey diyemiyorum. Parmaklarıyla hep aynı yerden sarıyor. Çürüklerimin üzerine yenilerini bırakıyor. Mor, yeşil, pembe, kırmızı çiçekler gibi. Vücudumda açan bu hastalıklı bahçeyi, bu acı dolu renk cümbüşünü seyrediyor. Suyu acı, tadı acı çiçekler. Mezarda da çiçekler var baba, seninkini boş bırakacağıma yemin ettim. Yeşeremeyeceksin. Mirasın sadece ölümün olacak. Kara mermerden bir mezar taşı. Üzerinde sadece ismin ve ölüm tarihin.
Ne zaman doğduğunu kimse hatırlamasın. Varoluşun bir sondan ibaret olacak. Ölünü hatırlamak canımı acıtmıyor çünkü.
Yakışıklım gel babamın öldüğü günü anlatayım sana. Boş ver en büyük korkumu, görüntüleri, sesleri. Ben sana kokulardan bahsedeyim. Yanık et kokusundan, bunca yıl geçmesine rağmen asla geçmeyen is, kurum ve zift kalıntılarından ve bir de uzun kibrit kutularından. İki ucu parmaklarımdan çok daha uzun olan kibritleri anlatayım sana. O kutunun kapağını son açtığımdaki sürtünmenin nasıl bir kurtuluş marşına dönüştüğünden bahsedeyim.
Sarışınım rüzgârda titriyor. Bankın diğer ucuna bir karga oturmuş. Fark etmemişim. Gözleri hiç karga gözü gibi değil. Daha çok martıya benziyor. Kırmızı ışıklardan bir halkayla bakıyor uzaklara. Benim göremediğim bir fırtınayı izler gibi. Ufukta toplanan kara bulutları, yaklaşan o büyük hesaplaşmayı önceden sezer gibi izliyor. Benim bilmediğim sırları saklar gibi bakıyor. “Neden sakladın bunca yıldır? Neden gizledin?” dercesine bakıyor. Yaptıklarımla öğünmek istemedim de ondan. Ondan kurtulduğumu, ondan benim sayemde kurtulduğumuzu kimse bilsin istemedim. Zaferimin sessizliği, intikamımın gürültüsünden daha kıymetliydi. Belki bir gün gelip o evden kalanlara uzaktan da olsa bakabilmek istedim.
Harabelerin arasında dolaşıp, yıkımın ne kadar güzel olabileceğini görmek, kendi eserimle yüzleşmek istedim. Küllerin bile çürüyebildiğini bilmesini istedim.
Onunla konuşabilmek istedim. Bana baksın, beni dimdik ayakta görsün, köklerimin ne kadar derinlere inebildiğine şahitlik etsin istedim. Beni kırmaya çalıştığı yerlerden nasıl daha güçlü filizlendiğimi, onun gölgesinden çıkıp güneşe nasıl uzandığımı görsün diye bekledim. Üzerimde hâlâ bir gücü olduğu sanmasını, çaresiz öfkesiyle toprağı tırmalamasını hayal ettim. Tozlu sesiyle bana “korkaksın, bir boka yaramazsın, senden sadece utanıyorum, hiç de sevmedim,” demesini istedim. Bunları diyemediğini fark etmesini, zehrinin derime işlemediğini görmesini bekledim. Ölü olduğunu bilmesini, ondan geriye bir dilin bir dişin bir parmağın tek bir kemiğin bile kalmadığını anlamasını arzuladım. Onun ölülüğüne karşın damarlarımda akan hayatı görsün istedim. Nabzımın her atışında, onun ölümünü tekrar tekrar kutlamak istedim.
Elimi mezarın keskin kenarıyla kesip parmağımdan akanlarla yarık toprağını sulayacağım. Olmayan diliyle tadıma baksın diye. Kanımdan yarattığı canavarın gücünü tatsın diye. Tepenin üzerindeki tahta banktan kalkıyorum. Kopup bana yapışmış kıymık parçalarını elimle temizliyorum. Bir tanesi avucumun içine batıyor. Ufak bir kan damlası. Yalıyorum. Kuruyana kadar emiyorum. Bank boş. Karga çoktan fırtınaya doğru uçmuş. Gökyüzü kararmış. Denize arkamı dönüp evin kalıntılarına doğru yürüyorum. Sarışınımın gidonundan tutuyorum. Parmağım kırık notalar çalan zilinin üzerinde geziniyor. Çatlak sesi boşlukta yankılanıyor.
Seni yakmayacağım sarışınım. Kırmayacağım. Parçalamayacağım. Atmayacağım da. Sadece gömeceğim. Seni gömebildiğimce derinlere, o sonsuz uykunun kollarına bırakacağım.
Üzerini en yumuşak toprakla örteceğim. En güzel sarı çiçekleri dikeceğim. Nergisler, laleler, menekşeler. Toprak da sana hindibalar, hardal otları hediye edecek. En sarısından. Benim yasım, senin bayramın olacak. Gömdüğüm yer iyi gelecek sana sarışınım. Toprak seni saracak, kucaklayacak. Öpecek, koklayacak. Benim yapamadığım kadar şefkatle, benim gösteremediğim kadar özenle saracak yaralarını. Sevecek, koruyacak. Ben yanına gelene kadar sana benden daha iyi bakacak. Geçmişi unutturacak. Yeni bir hikâye yazacak. Ve sen, o karanlık toprağın altında, köklerin fısıltılarını dinleyerek, yeni bir dil öğreneceksin.
Ve ben bir gün geleceğim. Hiçbir saatin tam olarak doğruyu göstermediği bir zamanda. Güneşin ve gecenin birbirine karıştığı bir anda. Kuşların tersine uçtuğu günlerden birinde döneceğim. Seni özenle gömdüğüm toprağın bağrından çekip çıkartacağım. Yeniden doğuracağım. Çünkü gömülenler yeniden doğabilir. Tohumlar gibi, sırlar gibi, efsaneler gibi… O gün yine bir maskeli kahramana ihtiyacım olacak. Ama bu sefer kurtarılmak için değil, kendi hikayemi baştan yazmak için. Üzerine atlayacağım. Artık gıcırdamayacak, söylenmeyecek, sızlanmayacaksın. Taptaze, bahar gibi yepyeni olacaksın. Ben de sarışınımla gurur duyacağım. Pedallarını tanımadığım ve belirsiz bir geleceğe doğru çevirdikçe sen beni hiç hatırlamak istemediğim geçmişime götüreceksin. Ama o yolculuk artık bir fetih olacak. Geçmiş değişmiş olacak. O da yeniden doğacak. Ve ben yeniden doğmuş geçmişimle henüz hiç yaşamamış geleceğimin arasında sarı bisikletimle rüzgâra karşı uçacağım.

Başak Bıyıklı İstanbul doğumlu. İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi mezunu. Yirmi yedi yıldır pazarlama araştırması alanında çalışıyor; kendi işinin sahibi. 2022’de Çanakkale’ye taşındıktan sonra edebiyat eğitimine ve yazı çalışmalarına yoğunlaştı. Öykü ve küçürekleri çeşitli kolektif kitaplarda yer aldı. Denize ve fıstık çamlarına karşı yazıyor; yakında yayımlamayı planladığı kişisel kitapları üzerinde çalışıyor.

