H. Nilgün Karataş
Rosenbergler’in elektrikli sandalyede idam edildiği yazdı. Garip, boğucu bir yaz. Ve o New York’ta ne aradığını bilmiyordu; günlerce sersem gibi dolaştı, onları aklından çıkaramadı. Oysa hayatının en keyifli günlerini yaşıyor olması gerekiyordu.
Seçilmiş on iki kızdan biriydi.
On dokuz yıl boyunca adını kimsenin duymadığı bir kasabada yaşamış; dergi bile alamayacak kadar yoksulken üniversitede burs kazanmıştı. Bir ödül, bir ödül daha derken kendini büyükşehirde, rahat rahat idare ederken bulmuştu.
İdare ederken…
“Aslında benim hiçbir şeyi idare ettiğim yoktu, kendimi bile” diyecekti o günleri anlatırken; öbür kızlar gibi coşku içinde olması gerekiyordu ama içinden hiçbir tepki göstermek gelmiyordu.
Hayat hızlıydı, onun içinden eşlik etmek gelmiyordu. Toplantılar, davetler, sohbetler, flörtler. Her şey hızla akıyordu; o ise durmak istiyordu.
“Tıpkı bir kasırganın merkezindeki sakin bölge gibi durgun ve bomboştu; çevremdeki karmaşanın içinde yuvarlanıp gidiyordum.”
Başlarda pek hissedilmiyordu içinin sıkıntısı. Bu yüzden hâlâ bile anlaşılmaz bulanlar var onu. Başı ile sonu arasındaki farkı onun çabası olarak yorumlamak çok mu zor? Zor. Onun için de zordu. Yorulunca işler değişiyor zaten. Dinlenmesi söyleniyor, kendine gelmesi, biraz beklemesi. Ama bekledikçe içindeki boşluk büyüdü, büyüdü, büyüdü; artık o boşluğun içindeydi.
Beklemek durmak anlamına gelmiyordu; başkalarının onun adına verdiği zamana razı gelmekti. Ne olmak istediği soruluyordu ama seçebileceği şıklar belliydi.
“Eğer iki karşıt şeyi aynı anda istemek nevrotiklikse ben tepeden tırnağa nevrotiğim. Hayatımın geri kalan kısmını karşıt şeylerin birinden öbürüne uçmakla geçireceğim.”
Aradığı şeyin adını bilmiyordu. Ama ne olmadığını çok iyi biliyordu. Arayışı bu yüzden rahatsız ediciydi. Net değildi. Dağınıktı. Çelişkiliydi. Ve tam da bu yüzden düzeltilmesi gereken bir sorun gibi görülüyordu. Boşluk bir cam fanusa dönüştü yavaş yavaş, kapandı üzerine. Birden bire olmadı bu; sabır, uyum ve iyileşme adı altında yavaş yavaş örüldü etrafına.
Her şeyi görüyordu. İnsanlar gülüyor, planlar yapıyor, gelecekten söz ediyordu. O ise sanki kalın bir camın arkasından bakıyordu. Sesler boğuk, zaman ağır; nefesi daralıyordu.
Fanusun içindeki insandan yalnızca susması beklenmiyordu. Neşeli olması da isteniyordu. O berbat hissediyordu kendini. Bedeni de buna dahil oluyordu.
Bekleyiş uzadıkça mesele beden olmaktan çıktı. Acı daha derine indi. Aklına bir fikir düştü.
“Küvete uzanıp bileklerimde çiçeklenen kızıllığın berrak suyun içinde dalga dalga kabarışını izleyerek gelincik rengi köpüklerin altına kayıp uykuya dalacaktım… Ama asıl öldürmek istediğim şey o derinin altında ya da başparmağımın altında atan o ince mavi damarda değil, başka bir yerdeydi; daha derinde, daha gizli ve ulaşması çok daha güç bir yerde.”
Sorun ölmek değildi. Sorun, yanlış bir hayatın içinde kalmaktı. Arayış her zaman büyük bir çıkış, uzun bir yol değildir; bazen de küçük bir alandır. Bir oda kadar.
“İşte yine kendime ait bir odam vardı.”
Fanusun içinde olmak onu korumuyordu, çünkü ondan beklenenler vardı. Sadece iyileşmesi de değil, üstelik geleceğe hazırlanması gerekiyordu.
Ne aradığını bilmiyordu, ona beklemesi öğretilmişti sadece. Arayış risklidir, bekleyiş bu yüzden makbul. Hele de bir fanusun içinde beklemek…
“Sırça fanusun içinde ölü bir bebek gibi tıkılıp kalan insan için dünyanın kendisi kötü bir rüyadır.”
Bu yazı Sylvia Plath’ın yazdığı tek roman olan Sırça Fanus’tan (The Bell Jar) sızanlarla yazıldı. Plath, Esther Greenwood’u yazarken ona bir hayat vermekten çok, kendi yaşadığı sıkışmayı bir bedene yerleştirmişti. Bu yüzden Sırça Fanus, yazar ile karakterin birbirine karıştığı; arayış ile bekleyiş arasındaki gerilimin tek bir bilinçte toplandığı bir roman. Plath’ın bu romanı, hayattayken ve ölümünden kısa bir süre önce, kendi adıyla değil, Victoria Lucas takma adıyla yayımlayabilmiş olması bile ne tuhaf değil mi? Sanki bu hikâyeyi sahiplenmek için bile beklemesi, geri durması gerekmiş. Kendi iç sesiyle yazdığı bir metni, kendi adıyla dünyaya bırakmak için bile zamanını beklemiş.
Sylvia Plath çok erken gitti, sırça fanus ise hâlâ burada; değişen yalnızca biçimi. Romandaki gibi sadece bir hastane odasında ya da dört duvar arasında değil her zaman, gündelik hayatın tam ortasında beliriyor çoğu kez bu fanus. Dili de her zaman sert değil. Bazen yumuşacık, bazen cazibeli… Telefon ekranlarında, iyi hisset çağrılarında, “motivasyon” konuşmalarında… Üstelik fanus bugün daha şeffaf; bu yüzden fark edilmesi de daha zor.
Fark ettiğinde cam kırılmayacak kadar kalınlaşmış olabilir, hatta duvarın camdan örüldüğünü bile unutabilirsin. Günümüzün fanusu çoğu zaman sürekli iyi olma beklentisiyle örülüyor. İnsanlardan istenen yalnızca dayanıklı olmaları değil, bunu neşeyle sergilemeleri de bekleniyor. Yorgunluk geçici, kararsızlık zayıflık, durmak ise neredeyse bir kusur sayılıyor. Beklemek hâlâ makbul ama bu kez “kendinin en iyi versiyonu olabilmek” adı altında. Arayış ise hâlâ huzursuz edici; çünkü net değil, ölçülemez, raporlanamaz.
Bu yüzden Esther Greenwood’un yaşadığı sıkışma hiçbirimize yabancı değil. Bugün de pek çok öteki, kendisine ait olmayan bir hayata sıkıştığı için kendini sorunlu hissediyor. Hissettiriliyor.
Fanusun içindeki sessizlik artık elektroşokla değil; hedeflerle, yapılacaklar listeleriyle, challenge‘larla bastırılıyor. Sonuç değişmiyor; içeride kalan insan için dünya hâlâ boğucu, hâlâ uzak, hâlâ yarım kalmış bir yer olarak duruyor.
İşte tam bu noktada, arayış ile bekleyiş arasındaki gerilim artıyor. Beklemek hâlâ güvenli görünüyor; aramak hâlâ riskli. Beklemek uyum sağlıyor; aramak grev kırıcı. Ama Sırça Fanus’un bize hatırlattığı da şu değil mi? Fanus kırılmadan önce fark edilmezse, insan zamanla kendi hayatına dışarıdan bakmayı öğrenir! Bu bazen korkunç olsa da…
Aslında bu yüzden bu köşenin adı Sırça Fanus. Çünkü fanus sadece bir romanın metaforu değil, yaşadığımız -ya da dayatılan- hayatın kendisi. Ve onu kırmak değil; içinde yaşadığımızı kabul etmemiz isteniyor bizden. Ve sorun içeride olmak değil, içerideyken dışarıda kalmak…
Esther’in arayışı da çoğu zaman kararsızlık sanıldı. Oysa mesele karar verememek değildi ki, kararın bedelinin baştan ağır olmasıydı. Hayatı boyunca tam notlar almış, “başarılı” bir kız olarak önüne konan gelecek, erkek egemen bir hayat düzeninin, evlilik ve annelik vaatleriyle örülmüş dar bir dünyaya uyum sağlamak. Esther’in fanusu, yalnızca ruhsal bir kapanma değil; o ne evcilik oyununa ne de özgürlüğünden feragat edeceği bir hayata razı gelmek istemiyor. Ama bu itiraz, her seferinde yeni hayal kırıklıkları yaratıyor. İşte fanus böyle böyle kalınlaşıyor.
Oysa o, yeşil incir ağacını görüyordu; dallanıp budaklanıyordu.
“Her dalın ucunda tombul, mor bir incir gibi eşsiz bir gelecek beni çağırıyor, göz kırpıyordu. İncirlerden biri bir eş, mutlu bir yuva ve çocuklardı. Bir başkası ünlü bir ozan, öteki parlak bir profesör, biri şaşırtıcı editör ee gee, öbürü Avrupa, Afrika ve Güney Amerika, biri Constantin, Sokrates, Attila ve garip adları değişik meslekleri olan daha bir yığın aşık, bir başkasıysa olimpiyat takım şampiyonu bir kadındı. Bu incirlerin üzerinde ve ötesinde, ne olduklarını pek çıkaramadığım daha bir sürü incir daha vardı. Kendimi dalların çatallandığı noktada otururken görüyordum. Ve incirlerden hangisini seçeceğime bir türlü karar veremediğim için açlıktan ölüyordum. Hepsini ayrı ayrı istiyordum incirlerin ama birini seçmek ötekilerin hepsini kaybetmek demekti. Ve ben orada karar veremeden otururken incirler buruşup kararmaya başlıyor ve birer birer toprağa, ayaklarımın dibine düşüyorlardı.”
Bu sahne, bekleyişin de masum olmadığını gösterir bize: Seçmemek, hiçbir şeyi korumaz; çoğu zaman her şeyi kaybettirir, yavaş yavaş. Yeşil incir ağacında büyüyüp, olgunlaşıp, sonra da buruşup kararan meyveler gibi öyle yavaş olur ki her şey, beklediğini sanırken sona doğru sürüklenirsin.
Bugün pek çok genç kadının yaşadığı sıkışma da bundan farklı değil. Seçenekler çoğaldıkça özgürlük artmıyor; kararın bedeli ağırlaştıkça beklemek güvenli bir illüzyona dönüşüyor.
“Kahramanım kendim olacaktım, sadece kılık değiştirmiş hâlim. Adı Elaine olacaktı. Elaine. Harfleri parmaklarımla saydım. Esther isminde de altı harf vardı. Uğurlu bir şey gibi geldi.”
Sylvia Plath, Esther Greenwood’u yazarken yalnızca bir karakter yaratmakış; kendini yazarak gizlemiş satırların, sayfaların arasına. Esther’in, kendisini örnek alan bir karakter hakkında bir kitap yazmak istemesi boşuna değil. Bu iç içelik, Sırça Fanus’ta sürekli tekrar eden bir aynalama hâli aslında; karakter yazarını yansıtıyor, yazar karakterine sızıyor. İsimler bile bu oyuna dâhil. Esther altı harftir. Elaine altı harftir. Sylvia da…
Nasıl çocuksu, nasıl naif bir oyun; isimleri oyuncak yapıp eğlenmek isteyen küçük bir kız çocuğu gibi. Ancak kaçış anlamına da gelmez mi bu? Kendini olduğu gibi anlatmak yerine, bir karakter yaratmak, sonra karakterin de başka bir karakter yaratması. Fanus yalnızca dünyayla Esther arasına girmemiş de yazar ile karakter arasına da ince bir cam gibi yerleşmiş.
Sırça Fanus’un Rosenbergler’in elektrikli sandalyede idam edildiği o boğucu yazla açılması… Bu politik infazın, ilerleyen bölümlerde Esther’in -ve elbette Sylvia Plath’ın bizzat deneyimlediği- elektroşok tedavileri olarak karşımıza çıkması… Hayat trajik, kurgu muhteşem. Fanusun içinde bir şeyler sadece şekil değiştirerek tekrarlanıyormuş gibi…
Son geldiğinde, Esther hayatta kalır; Sylvia kalmaz.
Keşke tersi olsaydı; keşke Sırça Fanus’tan sızanları değil de fanustan arta kalanları yazabilseydik. Ya da fanus artık anlamı bile unutulmuş bir obje olarak kayıp hatıralarımızın arasına karışsaydı.
***
Bir hafta sonra…
Yazıyı hâlâ dergiye gönderemedim. Son paragrafı silmek istiyorum. Fazlalık! Bir yandan da içimde bir eksiklik duygusu var. Sanki ne yaşananları ne de anlatılanı tam aktaramamışım gibi. Biliyorum ki Esther de, Sylvia da -hatta Elaine de; adı her ne olursa olsun, altı harfli ya da dört harfli- daha görkemli bir yazıyı hak ediyor.
Yine de tam burada susmam gerektiğini hissediyorum. Çünkü Sylvia Plath öyle yalın yazmış ki, acıyı bile sıradan günlerin içine yerleştirmiş. Bazılarının her şey çok normalmiş gibi algılaması bu yüzden olmalı. Belki de normaldir. Belki de tam da bu yüzden burada durmak gerekiyordur.
Çünkü fanus hâlâ yerli yerinde. Ve hâlâ sızdırıyor.

H. Nilgün Karataş, İstanbul’da doğdu. Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun oldu. Henüz öğrenciyken çalışmaya başladı, Milliyet, Dünya, Akşam, Günaydın, Business Week Dergisi ve Hürriyet’te gazetecilik yaptı. İlk romanı Defne ya da Bazı Tuhaf Hayatlar’ın yanı sıra birçok kolektif kitapta öyküleri yayımlandı. Bianet, Yeni Sinema Dergisi ve Suare Dergi’de yazıyor. İkinci üniversite olarak da felsefe okuyor.


