Şehnaz Orhan
Derdin varsa git denize anlat
Kedilere, bulutlara anlat.
Pencere pervazında çiçeklere anlat
İnsana dert anlatılır mı hiç?
-Aşık Veysel-
Sayfa 25
“Şu hususu da zahir ve ayan etmek durumunda kaldım sevgili deftercim. Asma yaprağının inceliğini çok da iyi bulmadım. Halbuki pazarcının “bunlar Tokat’tan geldi teyzeciğim” demesine rağmen yapraklar kalın çıktı. Asıl ağrıma giden mesele beni kandırması ya da benim ona inanmam oldu sanırım. Hep bildiğim pazarcı Burhanettin bana neden böyle yaptı bir türlü anlayamadım. Neyse…
Halbuki çocukların geleceği yemek için daha dün akşamdan sardığım bol naneli, bol soğanlı, kuş üzümlü sarmaları yapmak ne kadar da yorucuydu benim için. Kollarım koptu adeta. Neyse hepsi onlar için neticede… Kalabalığın içinde eski dolmalarıma benzemediğini anlamazlar inşallah. Zaten tavuklu büryan, düğün çorbam ve et yahni arasında o da çok anlaşılmaz, yenilir gider.
Gelmeleri beni mesut etmiyor değil, ama Allah’ın bildiğini senden saklayacak değilim ya deftercim, biraz da ruhuma sebepsiz bir ıstırap da vermiyor değil hani. Hüsnü’nün rahmetli olmasından bu yana bu husus beni rahatsız ediyor. Nasıl altından kalkacağımı bilmiyorum. Keşke dile gelsen de konuşsan, huzur versen bana. Kalabalığa ve gürültüye mazur kaldığım yığın kelimeler sanki boğmaya başlıyor beni. Neyse kapı çaldı. Geldiler herhalde. Onlar bir gitsin seninle gene baş başa kalırız. Arz edeceğim sana bu akşamı mutlaka. Hele bir gece olsun da.”
Sayfa 26
Şimdi baş ağrısı ilacını içtim deftercim. Çocuklar yeni gitti sayılır. Gürültüler içindeyken, hep kendimi yanında seninle dertleşeceğimi düşünerek, o kalabalıkta tek başınalığın üstesinden gelmeye çalıştım. Yanına gelebildim şükürler olsun. Ağız tadı ile yendi mi yemek bilemem ama kargaşa o kadar çoktu ki… Kimse kalabalıkta birbirini dinlemedi. Biz Hüsnü’yle öyle miydik sanki. Her hâlükârda bunları adam edemediğimiz aşikâr. İnatlaşmalar, didişmeler, zoraki bana hatır sormalar… Nermin’le Kemal’in birbirlerine olan hürmetlerindeki noksanlık beni ziyadesiyle üzdü zaten. Benim oğlum ve gelinim ama, bu akşam içimdeki sıkıntının sebeplerinin onlar olduğunu anlayınca en azından biraz olsun ferahladım.
Sen bilemezsin tabii; ama Hüsnü’yle bizim lakırdılarımız hep mesafeliydi. Sertti, öfkeliydi ama bana hiç kaba söz söylemezdi rahmetli. Hep özen gösterirdi. Hayatımın esas meşgalesinin Hüsnü olduğunu idrak etmek te çok şaşırtıyor beni doğrusu. O zamanlar ne kadar dolu geçen vakitler varmış ta ben kıymetini bilememişim sanki. Hoş bilsem ne olacak? Yakıt paramı Kemal’le Faruk’un gözümün önünde tartışmaları da beni fevkalade müteessir etti. O günlerin kıymetini bilseydim de bugünleri görmeyecek miydim sanki. Öylesine korunmasız ve yalnız hissettim ki kendimi… Suçlu gibiydim. Suçlu muydum acaba? Gündüz inan yakmıyorum deftercim. Yün hırkamı giyiyorum üstüme, akşamın sıcaklığını bekliyorum kendi başıma. Bundan haberleri bile yok kerataların. Kendimi acındırmak için de hiç bahsetmiyorum onlara, kemik ağrılarımın gündüz soğuktan iyice vücudumu yıprattığını. Üstüne birde sarmamın bu sefer kalın sarılmış olduğunu söyleyen Nermin’e de öfkem kabardı. Kırk yılda bir beni de davet etmek zorunda olduğu yemeklerde ıspanağının pirincinin bile pişmeden ağzımda tıkır tıkır kaldığını bilmesem, bu işlerden anlıyor diyeceğim. Onun hiçbir şeyden anladığı yok zaten, varsa yoksa tenkit etsin.
Masadan kalkıp kendime bir bardak su almaya gittim. Akşam tahmin ettiğimden çok daha fazla sıkıldığımı anlayınca başımın ağrısı daha da arttı. Bu ilaçları da içmekten çok sıkılıyorum ama elimden başka bir şey de gelmiyor ki… Ne anlatsaydım onlara, ya da ne anlatırsam beni dinleyeceklerdi ki? Bütün gece sadece kuru bir “eline sağlık” demekten başka neyimi paylaştılar sanki. Pazarcı beni kandırdığı için üzülmemi mi, kaloriferleri açmamak için ne kadar gayret gösterdiğimi mi, Hüsnü’nün kaybının beni halen ne kadar üzdüğünü mü, bu kaba kalabalığın beni tek başına kalmanın zevkinden mahrum ettiğini mi? Hangisini dinleyip hangisini nazara alacaklardı?
Yok yok, bunu deftere de söylemeliydim ay yok yazmalıydım yani. Onların bencillik ve hırstan dönmüş gözlerine ve adeta kıtlıktan çıkmış gibi yaptığım yemeklerimi parçalayarak yemelerine bir ayna tutsaydım bile utanmazdı bunlar. Nasıl evlatlar yetiştirmiştim de az geldikleri için ziyaretlerime sevinebiliyordum, kendimden utanarak maalesef… Zoraki gülümsemelerini görmedim, kaba konuşmalarını duymadım, beni nasıl yük gördüklerini hiç umursamadığım bir gece olmasını ve bunu defterime iftiharla yazmayı ne kadar çok isterdim oysa. Kırıklıklarımı, elimden kazara düşen cam bardağın görüntüsü anlattı sadece. Nermin bir zahmet suratını asa asa süpürdü. Yemeğin tatlı servisi kısmında kalabalığın (onlara kalabalık demek de aslında ne kadar ıstırap veriyor ama) benim derin sessizliğimin ve tek başınalığımın huzuru karşısında lakırdılarının verdiği anlamsızlığın ne kadar da hafif kaldığını da fark etmiyor değildim. Gideyim de deftercağızıma biraz iyi bir şeyler diyeyim. Bir iki kalem mutluluk, koku, iyi bir ses ve gülümseme bırakayım beyaz sayfalarına.
Sayfa 27
“Sevgili deftercağızım… Sana iyi bir şey yazayım mı? Ses vermesen bile “evet” diyeceğini biliyorum. Yalnızlığımı paylaştığın için ne kadar mesut olduğumu idrak edemezsin. Sayfalarını, kendimle bu kadar meşgul ettiğim için yoruyor muyum yoksa hafifletiyor muyum çok bilemiyorum ama, derdimi insanlara anlatmam boşluğa seslenmekle aynı şey benim için. Tek başınalığım ve sen yetiyorsun bana… Daha ne isterim ki şu hayatta… Şimdilik kapatıyorum… İyi geceler…”
Masamdan biraz zorlanarak kalktım. Ne kadar da yorulmuşum. Işığımı kapatıp beyaz yastığıma kafayı koyup bir oh çektim yüksek sesle. Rahatlığın, huzurun, yalnızlığın mutlu sesini kendime de duyururcasına…

Şehnaz Orhan, Bursa doğumlu. Evli ve iki çocuk annesi. Psikoloji ve edebiyat, hayatında her zaman en sevdiği alanlar arasında yer aldı. Uludağ Üniversitesi İşletme Bölümü’nden mezun oldu ve aynı üniversitede İşletme yüksek lisansını tamamladı. Psikolojiye olan ilgisi nedeniyle İstanbul Ticaret Üniversitesi’nde Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik alanında yüksek lisans yaptı; ayrıca ICF onaylı koçluk yetkinliği kazandı. Halen Bursa’da bir patoloji laboratuvarında yönetici olarak görev yapıyor. Aynı zamanda Anadolu Üniversitesi Sosyoloji Lisans Programı’na devam ediyor. Yaratıcı ve ileri düzey yazarlık atölyelerinde eğitimlerine devam ediyor ve kolektif kitaplarda öyküleri, çeşitli dergilerde yazıları yayımlanıyor.


