Sevin Bayrı
Bu şehirde geceleri de bitmeyen bir şeyler var. Gece karanlığın üzerine çekilen bir perde değil, aksine uykusuzluğun neon ışıklarıyla maskelenmiş hummalı bir devamı gibi. Gece olsa da şehir susmuyor. Bir metropol devasa bir organizma gibi soluk alıp verirken, ışıkları hiçbir zaman tamamen sönmez; bazı caddeler gündüzü geceye, geceyi gündüze karıştırır. Gündüzün telaşını gecenin esrarına, gecenin yalnızlığını gündüzün gürültüsüne düğümler. İnsan kalabalığı, yatağını bulmaya çalışan hırçın bir nehir gibi akar kaldırım taşlarında. Turistlerin yabancı dilleri havada çarpışır, bazen bir kelime bir bakışa değer, bazen bir kahkaha bir vitrin ışığının soğukluğuna çarparak kırılır.
Her şey hareket halindedir ama hiçbir şey menziline varmaz. Islak asfaltın üzerinde parçalanan kırmızı, yeşil, mavi ışıklar, gelip geçenlerin yüzlerinde geçici dövmeler bırakır. Hiçbir renk sabaha sağ çıkmaz, her şey anlıktır.
Kalabalık, caddeler boyunca bir akışkanlık içinde sürüklenir. Omuzlar birbirine çarpar, tenler birbirine değer; fakat ruhlar arasında aşılmaz bir mesafe vardır. Kimse kimseye gerçekten dokunmaz. Fotoğraf makinelerinin mekanik gözleri, kahkahaların yankısı ve acele adımlar arasında şehir; kendi sesinden sağırlaşmış bir dev gibi ne manzarasına bakar ne de omuzlarında taşıdığı tarihin, kadim binaların yorgun sırtını sıvazlar.
Bir semt vardır, bu kargaşanın merkez üssü sayılan bu şehrin tam kalbinde. Sürekli deklanşör seslerinin duyulduğu, adımların birbirini ezdiği o yer… Kafelerin masaları birbirini tanımayan insanlarla doludur. Otobüs duraklarında sıralar uzar. Burada kalabalık bir yakınlık vaat etmez; aksine, koca bir mesafenin en görünür ispatıdır.
Sokağın köşesinde sessiz çığlık gibi bir otel yükselir. Dışarıdan bakıldığında; dönen kapısı, camekânın ardında parlayan o steril lobi ışıklarıyla sıradanlığın kalesidir. Burası, bir şehirden diğerine savrulan ruhlar için sadece bir durak. Bir gece, iki gece… Bir şehirden diğerine geçerken uyunan bir ara mekân. Ucuz olması tercih sebebi, temiz bir çarşafın vaat ettiği sahte huzur ve sıcak suyun geçici tesellisi varsa işte gerçekten kalınacak bir yuva!
Döner kapıdan içeri girildiği an, dünyanın gürültüsü bir bıçakla kesilmiş gibi arkada kalır. O kapı bir eşik gibi çalışır; şehrin kaosu içeride yavaşlar. Lobideki kalın halılar, adımların sesini yutar; artık duyulan tek şey, zamanın yavaşlayan nabzıdır. Resepsiyondaki o profesyonel ve donuk gülümseme, vazolarda can çekişen çiçeklerle aynı kaderi paylaşır. Herkesin elinde bir valiz, her valizde bir hayatın özeti ve her yüzde bir sonraki ana yetişme telaşı doludur.
Asansör yükseldikçe şehir bir maket gibi küçülür, katlar birer birer geçilir, koridorlar başlar. Uzun, sessiz, birbirinin aynı kapılar. Burası araf bölgesidir. Uzayan bir sessizlik. Her kapı ardındaki bilinmezi, mahremi sır gibi saklar. Ara sıra ses yükselip kapıyı aşacak olsa da sırrı ardındadır her zaman.
Bir kapı açılır.
İçeri giren önce durur, bakar inceler belki de koklar odayı çünkü bazı odalar, insanı bir ev sahibi gibi karşılar. İçeriye adım atıldığı anda zamanın biçimi değişir. Dışarıdaki şehir hâlâ kalabalıktır ama içeride yalnızlık, tüm çıplaklığıyla sandalyenin üzerine tünemiştir bile.
Valiz yere bırakılır. Ceket sandalyeye asılır. Perde aralanır.
Camın ardından cadde hâlâ akmaktadır. Işıklar, insanlar, sesler… Şehir kendi filmine devam eder. Ama içeride asıl senaryo oynanacaktır artık; sessiz, ağır, içe dönük.
Kusursuz bir düzenle yapılmış o yatak, aslında bir yabancının bıraktığı boşluğu gizler. Duvarlarda kimseye ait olmayan, hiçbir hatırayı tetiklemeyen o ruhsuz tablolar. Çekmecelerdeki o unutulmuşluk hissi. Burada hiçbir şey kişisel değildir; işte tam da bu yüzden insan, maskelerinden soyunup kendisiyle en çıplak haliyle baş başa kalır..
Gece ilerledikçe odanın içindeki sesler çoğalır. Bir nefesin odadaki yankısı, yatağın belli belirsiz gıcırtısı, koridordan geçen bir yabancının ayak sesleri… Telefon ekranı karanlıkta bir fener gibi parlar ve susar. Bir mesaj, bir işaret, bir aidiyet aranır. Oysa geceler sağırdır, sorulara cevap vermez. Bazıları ışığı kapatmadan uyuyamaz. Bazıları karanlığa dayanamaz. Bazıları ışığı kapatır ama kendi içindeki ışıkları kapatamaz. Kapı kapalıdır ama oda görür hepsini. Tüm sır odaya emanettir artık.
Balayı diye gelip birbirine yabancılaşmış çiftlerin sırrını saklar oda. Birbirine dönmeden uyuyan iki bedenin arasındaki boşluğu bilir. İş seyahatinde güçlü görünen ama gecenin ortasında aynaya uzun uzun bakan adamları bilir, tanır. Tek başına seyahat eden ve her akşam aynı boş sandalyeye oturan kadınları vardır o odaların. Sokağın kalabalığından, bireyin yanlızlığa dönüşür şehir birden. Yalnızlığını daha ağır taşıyanları bir tek otel odaları bilir.
Şehir yalnızlığı tanımaz, bireyin sızısını bilmez.
Otel odalarıdır asıl bilge olan. Sarıp sarmalayan, maskelerin düşüşünü izleyen, neon kahkahaların sustuğu o anı bekleyen…
İnsan, kalabalık caddelerden kaçıp bir kapının ardında en çok korktuğu şeye, kendine yakalanır. Burası bir yuva değildir. Ev, hatıralarla doludur. Burası ise hafızasızdır. Duvarlar unutmaz. Yastıklar bir geceye sığmayan cümleleri taşır. Halı, valizlerin sürüklenişinden insanların kaçışlarını tanır.
Sabah olur. Bir anahtar kartı son kez yuvasına sürtünür. Kapı kapanır. Adımlar koridorda yankılanarak uzaklaşır. Şehir, kaldığı yerden o devasa gürültüsüne geri döner. Turistler yine yürür.
Ve oda, bir sonraki yalnızlığı bekler.
Çünkü kalabalığın ortasında, en sessiz şey bazen bir otel odasıdır.

Sevin Bayrı, İşletme Fakültesi’nden mezun olup, üzerine sosyoloji okusa ve özel sektörde çalışan bir beyaz yakalı olsa da aslında hep sanata dolaşık yaşadı. İlk önce kitaplara aşık oldu, sonra tiyatroya. Resim ve fotoğraf sanatına sevdalı bir gezgin oldu. Dormen Akademi sahnesinde sahne tozuna bulandı. Yazmak ve okumak; ilk aşkını hiç terk etmedi. Bir seyahat blogunda metin editörlüğü yaptı, iki kollektif kitapta öyküleri yayımlandı. Halen yazıyor. Deliliğin sınırsız evreninin doğal sınırlarını ararken kelimelerden yol arayarak.

