Duygu Görücü

Dün gece yarısı gelen telefonla dünyam alt üst oldu. Oldum olası sevmem geç vakit gelen telefonları zira hiç düzgün bir haber gelmez. Bu kez de yanılmadım. Çok sevdiğim Mahire teyzem aramızdan ayrılmış. Çocukluğumun simgesi, büyük ama küçük kadın şimdi yok. Ölümün yakışmayacağı sayılı kişilerdendi benim için. Öyle yetenekli, neşeli insanlar ölemezdi, ölmemeliydi. Telefonu kapattığımda ilk aklımdan geçenler bunlardı. Farkında olmadan akan yaşlarımı silip derin soluklar alarak sakinleştirdim kendimi. Biletimi ve işyerinden iznimi ayarladım. Küçük bir el çantası hazırlayıp, evden çıktım.
Her şey ne çabuk olmuştu. Defnedilmesi, dualar ve şimdi yoktu. İnsan ömrü şaka gibi, sürerken anlaşılmayan bir çırpıda son bulan zaman dilimi. Her an ölecek gibi hazırlıklı hiç ölmeyecekmiş gibi neşeli yaşardı hayatı. Her zaman bir sözü vardı etrafındakileri teskin edecek. Hiç sıkılmaz, üzülmez misin diyenlere cevabı tekti, “Ben de böyleyim işte.”
Mora çalan mavi kapısının önünde durdum.
-Mahiş, Mahiş, aç kapıyı çabuk.
-Geldim, geldim. Ne oldu yavru kuzum?
-Mahiş beni çabuk sakla, annem beni bulursa öldürecekmiş.
-Deli kız, olur mu öyle? Ne yaptın da kaçıyorsun bakayım?
Her zaman kurtarıcım olan kadının kapısında kulağıma gelen bilindik sesler. Kapıyı açıp içeriye girdiğimde yüzüme gelen huzurun havası sardı etrafımı. Gözlerimi kapatıp, sofada durdum bir süre. Çocukluğumun çoğu bu evde geçmişti. Ne zaman evde bir kabahat işlesem ya da sıkılsam hemen Mahire teyzeye koşardım. Beni sakinleştirir, eğlendirirdi. Hiç çocuğu olmamıştı. Beni hem çocuğu hem de torunu niyetine severdi. Eşi öldükten sonra tek başına kalmış ve mahallenin yardımcısı olmuştu. Her şeyi bilirdi. Derdi olan ona danışırdı ve hep bir çözümü vardı. Zamanının okutulan nadir kızlarındandı. Kitaplarla ilişkisini hiç kesmemiş, her şeyi onlardan öğrenirdi. Şu an bu kadar okumayı sevmem ve iş hayatında başarılı olmamda katkısı çoktur.
Odalarda gezerken sohbetlerimiz de kulağımdaydı. Oturma odasında, koltuğunun yanında duran örgü sepeti gözüme ilişti. İçindeki renk renk yumaklar ve yarım kalmış örgüsü. Elime aldım, kokladım. Aynı onun gibi kokuyordu.
-Mahiş, bana da öğretsene örgü örmeyi,
-Öğreteyim kuzum,
-Yaşasın, hadi hemen öğret,
-Dur deli kız, sana küçük şiş alalım da öyle öğreteyim. Bunlar sana büyük gelir.
İlk atkımı onunla örmüştüm. Gökkuşağı renklerinde istemiştim. Ne zaman boynuma sarsam kendimi bulutların arasında gezer gibi hissederdim. Sonrasında da küçük başka şeyler örmüştüm ama o atkının yeri hep ayrıydı bende. Kucağımda yarım örgüsü ile koltuğuna oturdum. Pencerenin kenarında, her zaman aydınlıktı. Yanı başındaki sehpasında yakın gözlüğü ve su sürahisi hep dururdu. Başımı yasladım. Tavanı izlerken ne sorsam sabırla cevaplamalarını düşündüm. Ne annem ne de babam onun kadar konuşmazdı benimle. Şu an düşünüyorum da şimdi ben bile sıkılırdım bana sorulsa o kadar çok şey, o sıkılmazdı. Bildiklerini aktarmayı severdi. Özellikle de kızların bilmesi, öğrenmesi gerektiğini düşünürdü. Çoğu zaman bana kitap okuturdu. “Kuzum, şuradan bitkilerle ilgili kitabı okur musun? Yeni aldığım çiçekleri nasıl ekeceğimi öğreneyim,” ya da “Gökyüzünü anlatan kitabı getirsene, bak bakalım gezegenlerle ilgili ne anlatıyor? Unuttuklarımı tazeleyeyim,” derdi. O zamanlar sırf benden istediklerini yapmak için koşup istediği kitabı alır ve okumaya başlardım. Sonraları anladım aslında kendince beni yetiştiriyordu. Okulda öğrendiklerimden farklı şeyleri okutup, bilgimi arttırıyordu. Şimdilerde faydasını gördüğüm çoğu şeyi öğrenmem de etkisi büyüktür. Koltuktan kalkıp, duvardaki kitaplığını okşadım.
Mutfakta her şey bildiğim gibiydi. Hep düzenliydi. Gözü kapalı istediği tüm eşyaların yerine ulaşırdı insan. Tezgâhta hep duran kuru erzak kavanozları yine aynı yerindeydi. En köşede camdan demlik ve yanında küçük havan vardı. Bitkileri ezip, çay yapmayı, merhem hazırlamayı iyi bilirdi. Bir keresinde ona geldiğimde öksürüyordum. Hastalığım geçmiş ama öksürük kalmıştı. Elimden tutup bahçeye çıkardı beni. Bilmediğim birçok bitki vardı. O hepsini bilir, neye iyi geldiğini anlatırdı. Duvar dibinde mavimsi mor bir çiçek vardı. O gün beni o çiçeğin yanına götürdü ve “Bu zembil çiçeği, her derde devadır. Şimdi bunu ezip, çay yapacağım ve öksürüğün geçecek, tamam mı?” dediğinde başımı sallayıp onunla birlikte bitkiyi topladım. Mutfaktaki havanında biraz ezerek, cam demliğe koydu ve ısıttığı sıcak suyu üzerine döktü. Demlenmesi için bekledikten sonra fincana koydu ve bana içirdi. Eve giderken bir tutam daha verdi ve “Annene söyle, sana birkaç gün içirsin bundan,” dedi. Öksürüğüm dediği gibi hafifledi ve evde de içtiğim için kısa sürede geçti. Benim hem doktorum hem öğretmenim hem de arkadaşımdı.
Ertesi gün evime döndüğümde ilk işim Mahire teyzeden hatıra olarak aldığım havan ve cam demliği mutfağımın en güzel yerine yerleştirmek oldu. Giriş katta oturmanın avantajı ile balkonumdan baktığım bir bahçem vardı. Oraya inip, onun bahçesinden getirdiğim zembil çiçeğini ektim. Böylece Mahire teyze hep benimle olacaktı. Onun sayesinde ben dahil mahallenin kızları çoğu konuda bilgi sahibi olmuştuk. Bir kızın her şeyi bilmesi demek etrafına da öğretmesi demektir derdi her zaman bize. Gerçekten de bana etkisi büyüktü. Akşam yeni demliğimde yaptığım çayı kupama koyup, balkona çıkıp, oturdum.

Duygu Görücü, Balıkesir’de doğdu. İlk ve orta öğrenimini Balıkesir’de, liseyi yatılı olarak İzmir’de Maliye Okulu’nda okudu. 1996 yılında başladığı memuriyet hayatı devam ederken, öğrendiği günden bu yana okumayı, ortaokuldan bu yana da yazmayı seviyor. İki kolektif kitapta öyküleriyle yer aldı. Halen kızı ve kedisiyle Balıkesir’de yaşıyor ve yazmaya devam ediyor.

