Sonnur Özban Karapınar
“Tüh, tüh, tüh. Ahir zamana geldik vallahi. Dünyanın sonu gelecek. Olacak şey mi bu? Bunları da mı duyacaktı bu kulaklar?” dedi Nebiye hanım teyze. O sırada her zaman yaptığı gibi tespihini çekiyor, televizyonda ajans dinliyordu.
Salondaki ah, vaha kayıtsız kalamayan Latif usta, evyenin altından ince, uzun bedenini çıkardı. Elinde İngiliz anahtarıyla, doğru salona fırladı. İçine bir korku düştü. Telaşla seslendi: “Ne oldu Nebiş abla, hayırdır? Aksi bir şey mi oldu? Beni de meraklandırdın.”
Nebiye teyze eli belinde konuştu. “Yok oğlum yok, korkma. Ajans dinliyorum. İpin ucu koptu, kopacak. Dünyanın hali her geçen gün daha da kötüye gidiyor. Duymadın mı olanları? Vah, vah!” Soluklandıktan sitemkâr bir sesle sonra sordu: “Ne yaptın, tamir edebildin mi boruyu? Çatlak mı var yoksa? Ne diye akıp durur?
“Bir nefes al be ablam. Sen, ne olduğunu anlatmadın ama dur ben sana güzelce anlatayım borunun vaziyet-i halini. Birincisi evet, boruda çatlak var. Zavallı boru, içine binen yüke dayanamamış. Derdini bulduk, dermanını da buluruz elbet. İkincisi, ikincisi yok… Sıkma güzel canını.”
Nebiş elinde tespihiyle söylendi, “Oğlum yaşlıyım ben. Her gün, her gün bununla uğraşamam ki! Allah Allah, bir başıma boruya, ne yapabilirim? Şunun şurası su geçiyor içinden. Ee, kaç para sıkışmış, sen ondan haber ver.”
Anlaşılan o ki Latif ustanın acelesi vardı. “Güzel ablam, canım ablam çeneye tutma beni. Bir koşu köşedeki hırdavatçıya gidip, yeni bir boru alayım. Sonra hesaplaşırız seninle: Kaç eve daha tamire gideceğim, bir bilsen. Alınma gücenme yok,” diyerek hızlıca kapıya yöneldi. Kapının dışında onu bekleyen ayakkabılarını giydi. Hızlıca apartmandan çıktı.
Nebiye teyze usta geri gelene kadar, güzel bir çay demledi. “Şöyle iki laflarız” dedi kendi kendine. Yirmi dakika kadar sonra kapının zili çalındı. Gelen Latif ustaydı. Yüzünde gülümseme, elinde beyaz bir plastik boru ile mutfağa girdi. İşe koyuldu. Eli çabuktu. Bir an evvel çatlak boruyu, yenisiyle değiştirdi.
“Güzel ablam. İşlem tamam. Bu boruyu da çatlatma emi. Şaka, şaka. Bana müsaade,” dedi demesine de Nebiye hanım Latif’in yakasını bırakır mı hiç?
“Eline sağlık oğlum. Pek yoruldun. Bir çay içiverelim, sonra gidersin. Bak sana ne anlatacağım.”
“Tamam be abla. Seni mi kıracağım. Çayım demli olsun ama,” dedi Latif usta. Ev sahibi çayları doldurdu, çiçek desenli bir tabağa kuru pastaları koydu. Elinde tepsi, ustayı da yanına katarak salona geçtiler.
Nebiş başladı konuşmaya: “Boşuna demiyorum, ahir zamana geldik diye. Çoluğumuz, çocuğumuz var. Ajansta dinledim. Ellerin gariban, kimsesiz çocuklarına neler neler etmişler. Bak, bak. Televizyona bak. Yine gösteriyorlar. Vah, vah… Sizi insafsızlar sizi. Oğlum Latif, bunu kulağına küpe et. İnan, çatlak bir yere yerleşti mi, o işten korkacaksın. Bu ve bunun gibilerin ar damarlarında çatlak var. Böyle çatlak tamir edilmez, damarın hırdavatçıdan yenisi de alınmaz. Bu vicdansızlar bize uzak, Allah’a yakın olsunlar. Aman ha çoluğuna çocuğuna sahip çık, emi oğlum?”
Çayından bir yudum alan ustanın, boğazı düğüm düğüm oldu. Gözleri dolarak konuştu. “Ah ablacığım. Ben dün ajans izlemedim. İnsanlığımdan utandım. Bu ne gaddarlıktır. Minicik bebelere, kızlara yapılacak iş mi bu! Göz pınarlarım çatladı, çatlayacak. Senden çekinmesem hüngür hüngür ağlayacağım.”
Nebiye teyze, ustayı teselli etmek istedi “Ağla, ağlayabildiğin kadar oğlum. Gözyaşı ferahlatır insanı. Bırak çatlasın pınarların. İçin, ruhun çatlamasın da. Hadi, hadi. Çok oyaladım seni. Al şu parayı, hakkını helal et. Eline, koluna sağlık. Kusura kalma, haberlerle üzdüm seni. Dertler paylaşıldıkça azalır. Dinlediğin için sağ ol evladım.”
Latif usta, yevmiyesini cebine koydu. Yönü dışarıya döndürülmüş spor ayakkabılarını ayağına geçirdi. Merdivenlerden inerken içinden konuşuyordu: “Bu Nebiş’te çatlak, matlak ama iyi kadın be!”


