Zeynep Tezel
Var olmaya çalışmanın dayanılmaz ağırlığını taşıyorum üzerimde.
İçinden su geçen kadim bir metropolde yaşamak zor. Kalabalığın içinde var olmak çok daha zor. Aynılığa yapışmış topluluğun içinden sıyrılarak, fark etmenin uyanış olduğunu, benzeşmezlikleri ayrımlamanın da bir uyanıklık hâli olduğunu düşünüyorum. Hepsini not alıyorum.
Kalabalığın seline de kapılabilirim; ancak içimden gelen bir itiraz, bir duruşla susarak, yalnız kalmayı göze alarak yolumu biraz olsun belirleyebileceğimi de biliyorum. Yalnızlığıma sahip çıkarak, kalabalığın mahkûmiyetinden sıyrılmak istiyorum. Koca metropolde, sıkışmışlık ve kaybolmuşluk duygusundan kurtulmaya çalışarak, terasta oturmuş, durmadan not alıyorum.
Şimdi ise, görünmeyen kalabalığın ortasında, içimde yalnızlık ağırlığını da taşıyorum. Herkes konuşuyor, gülüyor, bir yerlere yetişiyor ama kimse kimseyi gerçekten görmüyor. İlişik yaşıyor kişiler. İlişki içinde değiller. Oysa, Marcus Aurelius, Kendime Düşünceler isimli eserinde (II. Kitap sf.19), “İnsan yaşamı sınırlıdır, varlığı akışkandır, eğilimi belirsizdir, tüm bedeni çürümeye yatkındır, ruhu girdap gibidir, kaderi anlaşılmaz ve ünü muallaktır. Kısacası tüm beden bir nehir gibidir,” diyor. Tekrar tekrar okuyorum bu cümleyi.
Ün, sosyal medyada var olmanın değil, görünmenin kanıtı olarak sunuluyor. İnsanlar, yaşamlarının sınırlı olduğunu biliyorlar. Sürekli görünmek zorunda kalmanın, aslında hiç yer edinememenin başka bir biçimi olduğunu da biliyor olmalılar. Peki, bildikleri halde, davranışları neden farklı? Neden tekrara düşüyorlar? Onları kalabalığın seli mi esir alıyor? Neden değişmeye çalışmaz insan? diye mırıldanıyor ve tüm düşüncelerimi bilgisayarımın tuşlarına hızlı hızlı basarak satırlara döküyorum.
Aslında, dürüstçe söylemeliyim, aklımdan birçok düşünce geçse de kalabalığı ve yalnızlığımı nasıl dile getireceğimi tam kurgulayamadım. Şu an yaptığım, her aklıma gelen fikri yazıya dökmek. Sonra toparlamaya çalışacağım. Yazmak hem kolay hem zor. Ancak derdini anlatabilmek, aktarabilmek en meşakkatlisi. Neden bilmiyorum, şimdi de Cemal Süreyya’nın dizeleri düştü aklıma. Hemen not alıyorum.
Ne zaman bu şehirden kaçıp gitme isteği gelse,
Bir köşeye oturup geçmesini bekliyorum
Gidersem dönmem çünkü, biliyorum,
demiş ya Cemal Süreyya; bugünlerde birçok kişi bu duygunun içinde yaşıyor. Gitmek istiyor, kaçmak istiyor. Herkesin içinde ben de varım. Herkesin içinde var olan benimin içindeki başka bir ben ise, ikna olmuyor. Gitsen de durum değişmeyecek, diyor ısrarla. Sonra da Jean Paul Sartre’ın o ünlü cümlesini kulağıma fısıldıyor. “Cehennem başkalarıdır.”
Kendimi, Heidegger’in dediği gibi, ‘herkes’in içinde kaybolmuş; Sartre’ın başkalarıyla çevrilmiş cehenneminde ise sıkışmış hissediyorum.
Terasta, künkteki zeytin ağacının gölgesinin altında yazdıklarımı yüksek sesle okurken, Kevser’e dönüp “Gidersem dönmem çünkü, biliyorum,” diyorum.
“Dönersin,” diyor.
“Neden?”
“Çünkü sen aslında gitmek değil yalnızlık istiyorsun. Bu da bir kaçış değil, tam tersine bir uyanış,” diyor. Kapıyı çekip çıkıyor. Kalakalıyorum. Çiçeklere verdiği su, terasta yolunu buluyor, deliğe ulaşıp gidiyor. Bakışlarım suyu takip ediyor.
Şimdi, nereye baksam su gibi akan bir kalabalık içerisindeyim. Su berrak değil, insanlar asık suratlı. Su, çoğu zaman çamur gibi, bazen balçıklaşıyor. Bata çıka ilerliyor kişiler. Bazen de akıntıya bırakıyorlar kendilerini, boğuluyorlar veya kurtuluyorlar. Su, kimi zaman berraklaşıyor. “Tamam,” diyorum, “yüzler biraz gülümsedi.” Ancak bu durumun bir sanrı olabileceğini anladığım an üzülüyorum.
Hissettiğim, aslında tam olarak sanrı da değil; konserler, sanat galerileri, müzeler, tiyatro salonları, suyun bir süreliğine berraklaştığı yerler. Kimilerinin ise, berraklaşmaya çalıştıkları yerler…Bu durumun fark yarattığını biliyorum.
Aniden, Martin Scorsese’nin Taksi Şoförü filmini hatırlıyorum. Vietnam gazisi Travis Bickle’ın şehirden nefret edip tiksinmesine neden olan durumu… Sonra da Travis’in yalnızlığı bir eksiklik değil, bir görev gibi taşıdığını düşünüyorum. Şiddeti, bir isyan değil, gecikmiş bir uyanışın yanlış yön bulmuş hâliydi. Hemen, kalabalık ve insan ilişkilerinin zayıflığını not alıyorum ve hızlıca Travis’ten de uzaklaşıyorum.
Aklımdan geçenlerin hepsini, bilgisayarın tuşlarına basarak art arda yazıyorum. Kevser gitti, bilgisayarın ekranı açık. Peki, bu durumda bilgisayarın karşısındaki ben, yalnız mıyım? Benimkisi bedensel yalnızlık değil, yine de sırtımı ekrana dönüp düşünmeye devam ediyorum.
O korkunç kalabalığın içinde kaç kişi yalnız? Cevabı, zihnimde tartıyorum. Soruyu yineliyorum. “Kaç kişi kalabalıklar içinde yalnız?” Sorumu bir kez daha, farklı dile getiriyorum. “Kaç kişi kalabalıklar içinde yalnızlığının farkında?”
Sokaklar, caddeler, pazarlar, çarşılar, AVM ler, trafik, köprüler, televizyon kanalları, plazalar, siteler, metro, tren istasyonları, havalimanları, dip dibe yerleştirilmiş mahalleler… Hangi yöne başımı çevirsem, muazzam kalabalık, bitmeyen bir nehir gibi dolanarak akıyor. Sabah, akşam, gündüz, gece, gece yarısı, yirmi dört saat…
Şimdi, yirmi dört saatlik olan hücrem kalabalıkla dolu, ancak kimse burada gerçekten yok. Hücrenin duvarları görünmez, kapısı zamanın kendisi. Kalabalık bu hücreyi doldurdukça özgürlük artmıyor, yalnızlığım derinleşiyor. Sartre’ın dediği gibi, başkaları özgürlüğümün sınırı… Bulunduğum hücrede özgürlük, yalnızca sorumluluğu kabul edenin dayanabileceği bir ağırlık. Bu ağırlığa dayanmalıyım.
Birçoklarının yirmi dört saatlik hücrelerinde ise fark ettiğim başka bir durum var: acının yokluğu. Çünkü acı önceden uyuşturulmuş ve her şey şeffaf ve her şey görünür ve her şey pürüzsüz: acı bile estetik bir forma sokulmuş. İşte bu kalabalık, benim hücreme de doluşuyor. Kimse çarpışmıyor; herkes birbirine değmeden var olmanın konforunda yaşayıp gidiyor.
Üstelik, birçoğu sormuyor, sorgulamıyor. Pürüzsüz bir hayatın içinde kaygı ayıp sayılıyor, acı hızla tedavi ediliyor, itiraz sessizce öteleniyor. Saatler akıyor, itirazlar siliniyor; her dakika “iyi hisset” buyruğuyla bastırılıyor. İşte tam bu noktada, hücrelerinin kapısı kilitli değil; hâttâ kapı yok oluyor. Kaçışın imkânsızlığı tam da buradan geliyor. Uyanış, bu sürekli iyilik hâline duyulan derin, rahatsız edici bir güvensizlik.
Yalnızlığımın kıymetini biliyorum. O boşlukta, nefes almanın değerinin farkındayım.
Ancak, Kevser’in döndüğünün farkında değilim. Yüzüme dönüp konuşuyor.
“Çünkü yalnızlık, bir kaçış değil, tam tersine bir uyanış,” diyor; yeniden, aynı ses tonuyla, aynı kelimelerle.
Gülümsüyorum. Çünkü, uyanış, huzurlu bir aydınlanma değil ki! İşte yine, yirmi dört saatlik hücremdeyim. Kalabalığın ortasında, herkes susarken kendi sesimi duymaya çalışıyorum. Düşbaz kaygılarım tam da burada başlıyor. Hücreden çıkmayı değil, içerideyken kendim olmaya çabaladığım anda.
Ve içimdeki ben, yeniden fısıldıyor. “Cehennem başkalarıdır.”
Kevser de mırıldanarak onaylıyor. “Doğru,” diyor.

Zeynep Tezel, Fransız Dili ve Edebiyatı mezunu. Tahsin Yücel, Berke Vardar gibi değerli hocalarıyla geçen üniversite yıllarından çok sonra 2022 senesinde yeniden edebiyat dünyasına döndü. Varlık Yayınları, Hikâyeci gibi dergilerde, İshak Edebiyat gibi dijital platformlarda, Eylül, Dışarıda Kalanlar, Ayna Meselesi, Anne Gölgesi, İstanbullu Öyküler gibi çeşitli kolektif kitaplarda öyküleri yayımlandı. Distopya Dergisi’nin yazarları arasında yer alan Tezel, 2023 Edebiyatist Kristal Kalem Öykü Yarışması’nda kısa listeye kaldı ve seçki kitabında öyküsü yayımlandı. Yazı yazabilen kişi olmak için çabalıyor.


