Belgin Ulutay

“Kadınlar çiçektir.”
Bu cümle, yüzyıllardır süregelen en zarif hapishanedir. İlk bakışta bir estetik önerme, bir hayranlık ifadesi gibidir. Oysa bir iltifat değildir; hizaya sokmanın, şekle indirmenin ve zehirli eril dilin zihinlere sessizce yerleşme biçimidir. Bu cümle söylendiğinde, ardında saydam bir vazo imgesi taşır. İnce belli, camdan, kırılgan… İçine su konur, sergilenir, seyredilir.
Kadını fanusa koymanın en zarif yoludur. Vazo, denetlemek için tasarlanmıştır. İçindeki su, hayat vermek için değil, ölümü nazikçe geciktirmek içindir.
Çiçek denildiğinde akla güzelliğiyle ilk taç yaprak gelir. Görünür olmayan gelmez. Güzelliği kadar yaşamasına izin verilen bir varlık tahayyülü. Kokladıkça makbul, soldukça değiştirilebilir. Suyunu ölçülü vermenin, solunca yenilemenin, dekorla uyumlu olduğu müddetçe sevmenin dili. Seyredilebilir.
Seyredilebilir olan ise denetlenebilir olandır. Denetlenebilir olan da zararsız sayılır. Oysa bugün, 8 Mart’ın şafağında, bu benzetmeyi ait olduğu yere, o saydam vazoların kırık camları arasına bırakıyoruz. Eğer bir benzetme yapılacaksa, kadın çiçek değil; tarla sarmaşığıdır.
Her bahar İstanbul’un gri beton duvarlarının arasından tarla sarmaşıkları yükselir. Kimse toprağı onlar için eşelemez, emek vermez. Kimse “ne kadar zarif” diye övgüler de sıralamaz. Çatlağın hafızasını kullanıp, betonun sabrını aşındırarak, ışığın yönünü hesaplayarak davetsizce boy verirler. Bazıları onları narin çiçekleri yüzünden uysal sanır. Hatta “çadır çiçeği” dahi denir. Çiçeklerin aksine o, hayatta kalmak için bir bahçıvana veya ışığa muhtaç değildir. O, betonun içindeki zayıf alanları, kimsenin bakmadığı o karanlık çatlakları sever. Sabır, onun için bir boyun eğme değil, zemini parça parça edip, moleküllerine ayırana dek süren bir aşındırma eylemidir.
Doğa, etkileyici göründüğü kadar dingin ve zararsız değildir. Aşındırır. Büyütürken yerinden eder. İzin beklemez. Boşluk bulmazsa kendi boşluğunu yaratır. İz bırakır. Ve bir kez kök salmışsa onu sökmek yalnızca bitkiyi değil, üzerine kurulu zemini de sarsar.
Kök, görünmez olduğu için hafife alınır. Oysa asıl hafıza oradadır. Yerin altında karanlıkta birbirine dolanan bir ağ. Birbirini besleyen, bazen de boğan. Tarla sarmaşığının kökleri metrelerce derine inerken, yüzeyde sadece rüzgârın ritmiyle hafifçe salınan o narin çiçekleri görünür. Bu doğanın muhteşem mimarisinin, zekasının ürünü bir kamuflajdır: Toprağın üstü sanatsal bir gösteriyken aşağısı mutlak bir hakimiyet alanıdır. “Çiçek koparılınca ölür,” yanılsamasına karşılık sarmaşık, parçalandıkça çoğalanın hafızasına sahip eşsiz bir matematiğe sahiptir. Kökünün bir santimi bile toprakta kalsa, oradan yeni bir ordu çıkarabilir. Onu kesmek bir son değil, yeni bir doğum haritası. Mutlak bir başlangıçtır.
Bellek de derinlerde bir yerde bu karanlıkta dolaşır. Nesiller boyunca aktarılan suskunluklar ve “idare et” diye öğretilmiş sabırlar, yer altında biriken bu sarmaşık kökleri gibidir. Bizden önce yürüyenlerin, o tozlu arşivlerde adı unutulmuş kadınların, cadı diye yakılan şifacıların, fabrikalarda ömrünü bırakan işçilerin susturulmuş çığlıkları da bugün bizim köklerimizdir. Çiçek görünür, kök direnir. Tarih, sadece kazananların yazdığı bir metin değildir; tarih, yerin altında birbirine dokunan o sessiz sarmaşık köklerinin toplamıdır.
Doğa ile kadın arasında kurulan romantik akrabalık hep doğurganlık üzerinden anlatıldı. Bereket, ana figürü, toprak gibi kapsayan, su gibi arındıran bir imge. Bunlar anlatılırken kimse toprağın çürütme kapasitesinden bahsetmedi. Toprak yalnızca filiz vermez; gömer, dönüştürür, çözer bazen de yüzeye geri kusar. Nasıl çürümeyi dışlayan bir doğa anlatısı eksik kalacaksa, çürümeyi bilmeyen bir kadın anlatısı da öyle eksik kalacaktır.
Kadınla doğa arasındaki bağ, yalnızca üretkenlik üzerinden değil, dönüşümün sessiz ve çoğu zaman sert doğası üzerinden okunmalıdır. Doğa, iyileştirirken, büyütürken yerinden eder. İyileştirmek bazen sarsmanın içinden doğar. Doğum sancılı, yıkım gürültülüdür ve yeniden inşa sessiz bir inat gerektirir.
Kadın neden hep iyileştiren, hep şifacı olarak tahayyül edilir?
Neden herkesin yarasını sarması beklenir de kendi yarasını nerede sakladığı sorulmaz?
Şifa vermek çoğu zaman bir erdem gibi sunulsa da görünmez bir yükü de beraberinde getirebilir. İyileştiren olmak, sürekli güçlü olmak demektir. Sürekli güçlü olmaya çalışmak ise çatlağın üzerini boyamaktır. Ama çatlak, boyanın altında yaşamaya devam eder.
Doğada şifa ile zehir aynı kökten çıkar. Doz belirler kaderi. Bir bitki hem panzehirdir hem ölümcül.
Kadının şifası da böyledir. Bazen iyileştirir, bazen yakar, bazen de iyileştirmeyi reddeder. Ve o reddediş, özgürlüğün ilk hareketidir. Bir kadının “hayır” demesi, bir sarmaşığın betonun en sert yerini çatlatmasıyla eşdeğer bir güç barındırır içinde. Kadının kendi toprağına dönmesidir.
Sanat tarihi boyunca bahar kadın bedeniyle temsil edildi. İnce tüller, yarı şeffaf tenler, zarif jestler… Botticelli’nin La Primavera’da üç güzeller dans eder, Zephyrus’un üflediği rüzgârla hareketlenirler. Düz bir okumayla bereket, uyum ve hatta doğurganlığın, zarafetin, uyumun sanatla beden bulmuş halidir. Lakin o rüzgârın özgürlük değil, yön tayini olma ihtimali hiç konuşulmaz.
Ah Chloris!
Bahar alegorisi kurulurken toprağın karanlığı görünmez kılınır. Kökler resmedilmez. Dans eden bedenler vardır; toprağın içindeki o vahşi mücadele yoktur.
Ben o görünmeyeni yazmak istiyorum.
Zapt edilemez doğa gibi kadın da estetik bir kategori değildir. Domestik değildir. Bahçe düzenine uymaz. Çitlerin estetiğini bozabilir. Peyzaj mimarisini dahi rahatsız edebilir. Ön görülemezdir. Ve planlanmamış olan her şey, kontrol arzusunu tedirgin eder. “Kadınlar çiçektir,” cümlesi, kadını estetize ederek etkisizleştirir. Güzellik üzerinden yumuşatır. Kırılganlık atfederek korunmaya muhtaç gösterir. Oysa yabani bir sarmaşık korunmaz; kendi yolunu açar. Kesildiğinde geri gelir. Tutunması zayıflık değildir; stratejidir. En küçük çatlağı fark eder, sabırla genişletir. Onu bir saksıya hapsettiğinizi sanırsınız, oysa o saksının dibinden sızıp tüm balkonu ele geçirir.
Kadın belleği de süreklidir. Beden yalnızca biyolojik bir alan değil; tarihsel bir arşivdir. Öğretilmiş suskunluklar kas hafızasına yerleşir. Korku omuzlara çöker. “Güzel ol” emri, omurgayı inceltir. “Nazik ol” beklentisi, sesi kısar. Ama bir yerde, yerin altında, başka bir ağ büyür. Gölge dediğimiz şey belki de tam buradadır. Bastırılmış olanın karanlıkta kök salması. Zapt edilemez doğa, gölgeyi inkâr etmez. Onu sahiplenir. Çünkü dönüşüm, yalnızca ışıkla olmaz. Karanlık, büyümenin mutfağıdır.
Doğa ile kadını romantik bir aynada yüceltmek, ikisini de tüketmenin zarif yoludur. Toprağı “bereketli” diyerek sömürmek nasıl mümkünse, kadını “güçlü” diyerek yüklemek de öyle mümkündür. Yüceltme çoğu zaman yeni bir kafestir. Altın varaklı, ama yine de kafes. Çiçek, mevsimliktir. Kök ise kalıcıdır. Çiçek koparıldığında biter. Kök sökülmeye çalışıldıkça derine iner. Ve belki de asıl korkulan budur: Derinlik. Bir vazo çiçeği rüzgârda kırılırken, sarmaşık rüzgârı bir taşıma aracı olarak kullanır.
Özgürlük belki de yönünü seçebilme kapasitesidir. Savrulmadan. Rüzgârın gücünü kullanarak yön belirleme kapasitesi…
Biz yansıma değiliz, biz akıntıyız.
Kadın ekosistemdir. İçinde çürüme de vardır, filiz de sakin su da sel de. Onu yalnızca estetik bir nesneye indirgemek, karmaşıklığını inkâr etmektir. Bu doğa, karmaşıklığı kabul eder. Ve bazen en büyük şifa, bir yapının yıkılmasıdır. Bir duvarın çatlaması. Bir vazodan taşmak. Bir tablonun içinden çıkıp rüzgârın yönünü değiştirmek.
Bugün vazoların sessizce kırıldığı gündür. Bir kutlama değil, bir yayılma ilanıdır. Çitlerin dışına taşmanın, vazolardan taşmanın, tanımlardan firar etmenin günüdür. Bugün size çiçek diyenlere gülümseyin, ama onlara toprak altındaki kilometrelere yayılan ağınızdan bahsetmeyin. Bırakın onlar vazonun zarafetini konuşsun. Siz, betonun içindeki o görünmez çatlağı genişletmeye devam edin. Bugün, bir saksıya hapsedilemeyecek kadar büyük olduğumuzu, güzelliğimizin vazoda değil, o zapt edilemez yayılma arzumuzda olduğunu hatırlama günüdür.
Ve unutmayın, sessiz olan her şey, bir gün zemini yerinden oynatır. Çünkü bahar, taç yaprakların açmasıyla değil; köklerin uyanışıyla başlar.
Biz, koparıldığı vazoda kuruyanlar değiliz; biz, üzerine dökülen betonun içinden dünyayı yeniden yeşertecek olan o sökülemez tarla sarmaşıklarıyız.
Yerin altındaki sessiz devrim, bugün yüzeye dokunuyor.

Belgin Ulutay, 20 yılı aşkın süredir çeşitli sektörlerde orta düzey yönetici olarak görev yaptı. Yazmaya ve seslendirmeye şiir ile başladı, çeşitli eğitimlerin ardından edebiyat yolculuğunu öyküler ile devam ettiriyor. Tiyatro, seslendirme, kitaplar, seyahatler ve yazı ile kendine bir dünya kuran Ulutay’ın bir çok kollektif kitapta öyküleri yayımlanmıştır.


