Kenan Doğru
Tüm bu fantastik kurguların ardında, pekâlâ düşünülmüş sözler vardır, diyelim. Yapılmış nice felsefeler vardır ki, hadi onu da bir sıvacı görebilir olsun ancak. “Tuğlaları üst üste dizerken, güneşin kaçtığı yerleri kim bilebilir ki başka,” diyelim madem. Yaşanmış nice hikayeler de mahiyetin cabacı olsun hadi. Hani şu çömlekçinin sihri, demircinin ölümsüzlük iksiri de eksik olmasın içinde. Rüyalar, izdüşümün üzerine düştüğünde de görelim onları. Böylece, uyumaya karşı gösterdiğimiz direnç olsun, tutkularımızda.
Nasıl bir gerçeğin içindeyiz, düşünsenize; düşüşün yükselişi, makro bir batış, mikro kozmos. Yani gerçek şu ki: Gemi su aldı, tayfalar terk etmek için kaptandan emir bekliyor.
Bir hakikat varsa eğer, buna derim ben: Satılmış cennetin, hileli bahçıvanları dolaşıyor bahçemizde. Çölde, suyun ayağına geleceğine inanmış kurbanlar, topraklarını eşeliyor. Bir fırtına gelip de tohumları yeşertecek diye, üfürüyorlar her yerde.
Hakikat mi dedin, yoksa! “Bir çiçek, zihnimizden uzaklara bakar ve oradan bize seslenir,” desem, ne derdin ki acaba… Hatta “Senin gözlerindim, nefsindim ben…” dedi, desem, o zaman aklın dilin ötesini geçer, yine biz arada kalırdık karşılıklı. Onun için konuşmak hileli, hakikidir susmak.
Hakikat, hilesiz bir hiledir desem, yeri midir şimdi susmuşken? Ya da hile hakikatin parçalarıdır; gündüz ile gecenin, günün parçaları olduğu gibi. Hatta, hilenin bittiği yerde hakikat, hakikatin başladığı yerde ise hile altın vuruşunu yapar. Rüzgârların yaladığı sınırda huzur bulup, havanın olmadığı bir boşluktan nefes alır gibi yapmak, yani oyalanmak… İşte tam da burası, hileli zar atmak buna derim ben.
Yoksa şafağın karşısında, o gün batımı neden öyle hüzünlüdür ki. Ufukların üzerine inen o Van Gogh güneşinin pastel ihtişamı, başka nedir ki söylesenize. Şeylerin, sevilecek bir mesafeye denk gelmesi olasılığının, arkasındaki hiledir hakikat. İplerini kesen bir cambaz, artık elleri boş yüzleşecek boşlukla; fakat hiç düşmeyecek, pastel renklerin gerçekliğinin içine.
Biraz fazla uçtuk değil mi? Hadi gelin, şimdi biraz ayakları yere bassın hakikatin. Hakikat, hilelerimizin bize rehberlik ettiği labirent olsun, biz de duvarlardaki taş olalım. Temelimiz sağlam olsun ki, onun ayak seslerini yutabilelim uzaktan: “Yazıyor, yazıyor… Bugün yine biri, yeni bir yalan yazıyor kader defterine…
Gördüğünüz gibi boşluğa hangi açıdan bakarsak, o da bize bakıyor boş boş. Şu hakikat yok mu, bir istifçinin, karnında taşıdığı kötü sıfatların ağırlığı zannedilir hep. Oysaki tersidir. Hafiflediğin için, biraz kaçırırsın ipin ucunu. Sıfatlarımız ya da zarflarımız, her neyse bir kelime idi, anlamı bize iade edilip, kavramlar boşa çıkar, boşlukta. Tahta gibi sessiz soluk, işlenmiş bir parça kelime kalır elimizde. İşte o zaman, anlaşılmak için çığırtkanlık ederiz. Gölgemiz, Pinokyo’nun burnu gibi hemen sivrilir aradan. Ne yazık ki kelimeler ile kelimelere olan serzenişlere karşın, uykumuzda şekerleme yaparız biraz. Haklı olan tarafları, tarafsızca haksız yapan bu mudur acaba: Söz bittiğinde, gerçeğin çınlayan gıcırtısının içleri kemiren ağırlığı, yani hakikatin hileli yankıları.
Vurduk mu dibe şimdi, el verin dostlar yükseltelim bari. Bir çiçeği dinlerken, kanıyla beslediği dikenleri susturmak, öyle mi? Şeylerin haklarının olduğunu söylemek, onu varlığından aforoz etmektir. İşte hakikatin hilesi de tuzağı da buradadır. Hakikatini kendin çizerken bir hakikat olur ama senin hakikatin olur. Çizmezsen de ortada hiçbir resim olmaz! Hakikat hiçbir şeye benzer o zaman. Şimdi çıktı mı boşluk karşımıza yine; sanatın çıkmaz sokağı!
O zaman, kavramlar bir araç olarak değil, bir sihir olarak çıksın karşıma isterim ben de. “Abrakadabra,” derdim ve bir salkım olurdum bir ağacın dalında. Şu ağaçtakileri dinlerdim. İlk bulduğumuz söz neydi ki: Pooh pooh, ye-he-ho, la-la ya da her neyse… Hep sonda karşımıza çıkan, ilk gerçekler. Konuşmanın henüz birkaç heceden ibaret olduğu dönemler: Ah, oh, uh… Ya da bir “hav” ile “miyav”, aynı şeyler mi? Hakikatleri bir mi?
Hadi “Ah” bir serzeniş, “Oh” bir öykünme, “Uh”da bir şamarın karşılığı olsun. Köpekler havlarken sesini duyurmak isterken, kediler ise uzağa miyavlamazlar. Yılanlar da kördüğüm olmamak için, uzaktan tıslayarak anlaşır ya… İşte hakikatin hilesi başladın mı sonu gelmez, kuş gibi dizdirir sözleri yan yana.
Hakikat neden sözlerde aranır ki hem. Bir cümle ile mi rahatlattık yüreğimizi yoksa hep, çınladık boşluğun zihninde. İlk bulduğumuz kelime bir hışımla mı çıkmıştır ağzımızdan acaba; pimi çekilmiş bir duygu mu sinir uçlarımızı ateşledi o gün? Ya da aşkla yıldızları gösterirken birbirimize, aramızdaki elektrik, bizi çarptı da mı bulduk cümleleri: “Seni seviyorum…”
Ruhu daralan bulutların, yıldırımla dilinin çözülmesi gibi, yağmurlara karışıp hiç sel olmadık mı düzlüklerde? Ayağa kalmak zorunda kaldığımızda, beraber sırtımızı dayamadık mı dağların kutsallığına? Zıtlıklarımız bizi ayırmasaydı, alüvyonlar ile nehirleri karıştırır mıydık yoksa o zamanlar?
Yine de hakikatin büyüklüğü değil de o görünmez hileleri sığmıyor içimize. Yaban otları ile ev fareleri romanın ilk sayfalarında yola çıkarlar, son satırlarda terk ederler bizi. Unutulmuş çiftlik sahibinin isimsiz sahibesi, kedi köpek ve bir de ördekler. Köpeği vurulan yalnız ihtiyar mı çok acı çekti bu dünyada, yoksa öldürüleceğini bile bilmeyen, bir köpek mi adaletsizliğe uğradı daha çok? Hayalindeki çiftliği kaybeden mi üzüldü çok ya da odun gibi parmakları olanın, canını aldıkları mı, acıdan kıvrandı? Kapının eşiğinden bize bakan, adını hiç bilmediğimiz o yaban otları mı küstü bize içinden, ya da sevmiş gibi yaptığımız, saksılarımızdaki isimsiz çiçekler mi kırıldı daha çok? Yoksa, kapımızın hiç çalınmamasına mı içerlendik! Söylesene be hakikat, aramızdan hangimiz daha çok çekti senin hilelerinden.

Kenan Doğru’nun edebi serüveni, 2002 senesinde Orkun Uçar’ın kurmuş olduğu Türkiye’nin ilk online fantastik ve bilimkurgu platformu olan Xasiork bünyesinde yayımlanan ilk yazılarıyla filizlenmiştir. Uluslararası bir korporasyonun yöneticiliğiyle örülü kariyerini sadece bir dış kabuk olarak taşır; o, bu gri çarkların arasında aslında sözcüklerin tözünü arayan mistik bir simyacıdır. Rakamların diktasından kaçarak edebiyatın diyalektik labirentine sığınır. Metropolün kuzey çeperlerindeki o tenha yalıtılmışlığı, bir şişenin dibine çöken tortu gibi ağırlaşan o kuytu arka bahçeyi, merkezin kof gürültüsüne yeğler. Kendini konvansiyonel bir “yazar” etiketiyle sınırlandırmaz; ontolojik bir boşluğa düştüğünde tutunduğu o “hiçlik payandalarını” ve dilin mikro düzeydeki fısıltılarını dinlemeyi seçer. Kurmaca dünyasında, tuğlaları üst üste dizerken aslında güneşin kaçtığı o yarıklardaki hakikatin peşine düşer. O, yazının o heretik odasında fırtına koptuğunda bile sığ bir liman olmayı reddeder; bireyin manevi mesaisini sömüren o sonsuz anlayışlı, konforlu maskeleri entelektüel bir öfkeyle parçalar. ”


