
“Cesaret, yokluk olgusuna rağmen varlığın kendini onaylamasıdır.”
Paul Tillich – Olma Cesareti (The Courage to Be)
Editörden
Merhaba sevgili okur,
Bu sayımızda “Korku ve Cesaret” temasını ele alırken iki kavramın arasındaki gergin bir ipin üzerinde durmaya çalıştık. Çünkü kararlar, çatışmalar ve dönüşümler tam da orada doğar. Biliyoruz ki iyi hikâyeler de çoğu zaman o eşikte başlar.
Çocukluğumuzdan beri bize cesaretin korkmamak olduğu öğretildi. Kahramanlar, savaşçılar, liderler korkmazdı. Korku zayıflıktı; cesaret ise güç…
Aristoteles’e göre cesaret, korkusuzluk değil; korku ile güven arasındaki erdemli dengedir. Korkulması gereken yerde korkmayan insan cesur değil, düşüncesizdir. Stoacılar ise korkunun çoğu zaman dış dünyadan değil, zihnimizden doğduğunu söyler.
Yüzyıllar sonra varoluşçular korkunun yönünü zihnimizden özgürlüğümüze çevirdi. Kierkegaard insanın en büyük korkusunun özgürlüğü olduğunu söylerken, Heidegger korkuyla kaygıyı birbirinden ayırdı. Sartre ise uçurumun kenarında duran insanın yalnızca düşmekten değil, kendini aşağı atabilecek olmasından da ürktüğünü anlattı. Çünkü insanı asıl sarsan şey dışarıdaki tehlike değil, vereceği kararın ağırlığıdır.
Belki de bu yüzden Milan Kundera, korkunun kaynağını gelecekte ve henüz yaşanmamış ihtimallerde arar. Oysa cesaret, geleceği bilmek değil; belirsizliğe rağmen yürümektir.
Ezberlerimiz yüzünden çoğu zaman cesareti savaş meydanlarında, destanlarda, kavgalarda ararız. Oysa cesaret, en çok da hayatın en olağan anlarında lazım olur bize.. Bir özür dilemekte… Bir vedada… Bir haksızlığa itiraz etmekte… Yalnız kalmayı göze almakta… Bazen bir kitabın ilk cümlesini yazmakta, bazen de yıllardır omuzlarımızda taşıdığımız bir yükü usulca yere bırakabilmekte…
Bu sayımızda korku ve cesareti yalnızca felsefenin ya da psikolojinin meselesi olarak değil; edebiyatın, sinemanın, mitolojinin ve gündelik hayatın içinden okumaya çalıştık. Kimi zaman bir karakterin kararsızlık anında, kimi zaman bir yazarın boş sayfa karşısındaki tereddüdünde, kimi zaman da kendi hayatlarımızın dönüm noktalarında o izi sürdük.
Korkusuz bir hayat dilemek gerçekçi olmaz. Ama korkularımızın hayatımızı frenlemediği; cesaretimizin yalnızca büyük anlarda değil, her gün verdiğimiz küçük kararlarda da kendini gösterdiği bir dünya mümkün.
Dilerim bu sayımız, korkuya başka bir yerden bakmanıza, cesareti yeniden düşünmenize ve belki de kendi hikâyenizin eşiğinde bekleyen o küçük ama önemli adımı atmanız için size eşlik eder.
Keyifli okumalar…
H. Nilgün Karataş
YAZARLAR

BİR BİTKİ ÖLDÜRECEĞİM
Herhangi bir grubun sempatizanı değilim. Kan böcekleri hayranıyım. Elbette gökyüzü güzel ve asfalta yapışmış yavru kedilerden yanayım. Marvel’de dublör olamadım. Kazım Koyuncu’yla tanışamadım. Babamı döven adamı dövdükten sonra babama posta koyuşumdur en büyük başarım.

KENDİME RAĞMEN, BAŞKALARI İÇİN
Gözlerimin önünden kahramanlar geçiyor; kimi ağalara meydan okuyup dağlara çıkmış, kimi kılıcını çekip ejderhalarla savaşmış. Aklımda biri var; bunlardan epey farklı. Üstünde pelerini, yüzünde maskesi ya da süper güçleri yok bu adamın. O Jem’in avukat babası.

NE ZAMAN EKİLDİ BU TOHUMLAR?
Kuraktı toprak, çıplak, susuz ve aç. Kim besleyecekti onu bekliyordu. Bir gün biri geldi, elinde bir kova içinde ne var belli değil. Islatmaya başladı toprağın çatlamış dudaklarını. Kana kana içti önce, içine çeke çeke sindirdi içine verileni. Ne olduğunun anlamı yoktu o an içi serinlemişti önemli olan buydu. Dudakları ıslanmıştı. İçi dolmuştu. Sonra mı?

CESARET PROVASI
Korkuyorum.
Kendi başıma öğrendim korkmayı ben. Öyle süperego baskısı, hegemonik güçler, aile ya da Tanrı’dan değil. İnce ince sızdı içime. Beni beğensinler isteği, yalnız kalırsam korkusu, sevdiklerimin başına bir şey gelir kaygısı… İlmek ilmek ördüm ben korkumu.

BEYAZ SESSİZLİK
Sabah, karın en sessiz hâliydi. Gece boyunca dallardan, çatılardan, elektrik tellerinden eksilmeyen beyazlık, gün ağarırken daha da ağırlaşmıştı. Sapanca’daki evin bahçesinde servi ağaçlarının omuzlarına kadar yükselen kar, dışarıdaki dünyayı silmişti. Yol yoktu. Sadece bembeyaz bir suskunluk…


BİR TÜYÜN PEŞİNDE
Bazı evlerin kapısı ardına kadar açıktır; yine de içeri girmeye çekiniriz. Bunun nedeni içeride bizi bekleyen bir tehlike değil, bildiğimiz dünyanın sessizce değişmiş olabileceği ihtimalidir. Samanta Schweblin’in Ağızdaki Kuşlar’ına böyle girdim. Zili çalmadım. Adımlarımı yavaşlattım. Antrede bir süre bekledim. Sonra bir kanat sesi duydum.

ASMA KİLİT…
Geceydi, bahçeden içeri yeni girmiştim, birdenbire aklıma geldi. Annemin dolabından aldım kutuyu, pembeli beyazlı bir kutu, diazepam. Kutuda kalanları ezip yemeğinin içine koydum, bilmeden hapur hupur yedi herif. Neymiş bir boğayı bile öldürürmüş bu haplar. Yok, öldürmedi, sadece kendinden geçti. İşte işkence için en güzel an.

MADAM PYLINSKA ÇOK HAKLI…
Bir süredir Chopin dinliyorum. Açıkçası, müziğinin içinde kayboluyorum. Beni, kendi derinliklerine çekiyor. Duyumsadığım sadece tını değil. Açıklaması zor. Bir labirentteymiş gibi dolanıp duruyorum. Üstelik, labirentten çıkmak istemiyorum. Haksızlık etmemem gerekir. Beethoven, Bach ve Mozart’ı da çok severek dinliyorum. Asla onları bir kenara attığımı söyleyemem. Hayır, öyle değil.

MAYA
Kahramanlar, hepsi de bir deniz yıldızıydı vaktinde. Uçan kazlar ile bozkırlarda dolaşan kurtlar, aynı cevherin toprağından doğmuştu; aynı soyun yavrularıydı bilhassa. Misal, çiftesi eksik olmayan kızıl tayın büyük büyük annesi, bir begonya çiçeğiydi çam ağacının gölgesinde. Yalnız dolaşan çöl tilkisi ise kara kışın soyundandı, bilfiil.

TUZ DENİZİ
Elindeki romanı bıraktı.
“Tiamat”
Bunun bir ana tanrıça ismi olduğunu okumuştu. Bir blog yazısıydı. Başlangıçlarla ilgiliydi. Kitapta ne ana tanrıça ne de başlangıçla ilgili en ufak bir detay yoktu. Sadece bir kaos ve sıkışmışlık hissi vardı. Neden başlığı buydu acaba?

ÜÇ BAŞLI EJDERHA
Gözümü açtığımda yataktan kalkmaya tereddüt ettim. Kalbim deli gibi çarpıyordu. Koluma taktığım elektronik saate, gözümün kenarıyla bir baktım. Çarpıntım yüz yirmi gösteriyordu. Gözlerim dehşetle açıldı. Kalp krizi böyle mi geçirilirdi acaba? Yok yok öyle değil. Birileri nabzın iyice düşmesi gerekiyor demişti. Mantıklı tabi. Ölüm dediğin, kalbin yavaşlayarak durmasıdır, peki ben sanki yaşıyor muyum ki…

KOZA KABUK – ROTA EYLEM
Hayata gelmek, başlı başına bir riskti. Bilinmezlik içine doğduk, kiminle, neyle karşılaşacağımızı bilmeden kanlı ve kokulu bir mağaradan çıkıp, dar bir koridordan aydınlığa süzüldük. Aklımız pek de başımızda değildi. İyi ki de öyleydi. Yoksa şöyle, dışarıdan bakıldığında oldukça korkutucu değil mi?

MUTLU SON
Uzunca bir süredir bu nehrin içindeyiz hepimiz. Bulanık, pis bir nehir bu. Yıllardır yukarı havzalardan taşınan çamur, kopmuş dallar, paslı tenekeler, plastik parçaları ve ne olduğu tam seçilemeyen başka tortular suyu ağırlaştırmış. Öyle bulanık ki su, dibe baksak ayağımızın nereye bastığını göremiyoruz.


İYİ UYKULAR
Bilseler garip bulurlardı. Başkalarının kabullenebileceği bir şey yaşamıyordum. Gerçi kabullenmeleri de umurumda olmazdı. İnsanlar, nehri oluşturan birbirinin aynı damlacıklar gibiler. Çarptığı taşları umursamayan, yavaş ya da hızlı fark etmeksizin sadece akışta olmak isteyen varlıklar. Böyle olmadığım için mutluyum.

İKİ SES ARASINDA
“Hemen değiştirmeliyim, şimdi hemen.”
“Yok, olduğu gibi kalsın her şey.”
İnsan, ömrünün en uzun zamanını bazen bu iki cümlenin arasına sıkışarak geçirir. Ne gidebilirsin, ne de kalabilir. Düşünür, tartar, karar verir; sonra vazgeçersin. Vazgeçtiğine pişman olur sonra en başa dönersin.

KARAR
Sabah arabaya bindiğinde akşam gelen mesajı düşünüyordu. Uzun zamandır beklediği bu anın gelmiş olması tuhaf hissettiriyordu. Nasıl olacaktı? Ne söyleyecekti? Cevap verecek miydi? Bu sorular aklına gelince sırtından geçen ürpertiye engel olamadı.

SİMÜLASYON EVRENİNDE KORKU
Bazı yolculuklar atılan ilk adımla değil, insanın kendine sormaya cesaret ettiği ilk soruyla başlar. İzleriyse korku ile cesaret arasında gerilmiş görünmez bir mevsimin kıyısında, hakikatin çoğu zaman en yüksek sesle değil, en derin sessizlikte konuştuğunu hatırlatan uzun bir hafıza yürüyüşüdür. Belki korku, gölgenin eksik bıraktığı cümledir; cesaret ise o cümleyi tamamlamak için karanlığın içine bakabilme zarafetidir.

ASLAN ASYA’YA & ASYA ASLANA KARŞI
Bir bahar sabahının getirdiği tüm umutlara rağmen felaket bir şekilde uyanmıştım. Hayat beni o yatağa adeta yapıştırmıştı. Ört ki ölem diye bir düşünceyle karamsarlığımın yüz elli tonunu yaşıyordum. Bıraksalardı uyuyacaktım, Asya’nın anneme beni ispiyon etmeyeceğini bilsem uyurdum da.

SEVGİNİN DİŞLERİ
Yün kazağı dizlerine kadar sündürerek, yere oturarak sıcak kahvesine sarıldı. İçindeki boşluğu tarif etmek zordu. Elini yavaşça, kahve fincanından çok sevdiği köpeğine doğru götürdü. Her şeyden habersiz bir şekilde yanında oturması ve onu terk etmeyeceğini bilmesi içine bir huzur veriyordu. İnsanlar gibi değildi o. İnsanlar terk ederlerdi çünkü. Acımazlardı.

KAFES
Köyün Değirmenli Mahallesi’ndeki, yamaca doğru çıktıkça azalan evlerinden birisiydi onlarınki. Yan yana dizili odalar gibi duran bu evlerin en geniş alanı, taş duvarlarından salkım salkım uzanan frencirli bahçeleriydi. Kokularından ziyade yakın oluşlarından evlerde pişen yemek, herkesçe bilinse de bir tabak uzatıp vermezdi konu komşusuna Cevriye Hanım .

ÇIT… ÇIT…
Direksiyonu virajlı yollarda döndürdükçe bedenim de yolun kıvrımlarına eşlik ediyordu. Pencereden dalan rüzgârda savrulan saçlarım sık sık yüzümü kapatıyor, tek elimle görüşümü açmaya çalışıyordum ama inatla gözlerimin önüne düşmeye devam ediyorlardı. Ana yoldan ayrılıp tali bir yola saptım Zeliha’nın beni uyarmasıyla, bir süre sonra da çatal bir yola yaklaşırken dikiz aynasından Zeliha’ya baktım.
“Peki şimdi soldan mı, sağdan mı?”


KISSADAN HİSSE
Canına yandığım memleketinde bakmasını bilenin hissesine her köşede bir kıssa var. Misâl, yolunuzda yürürken bir çocuğun ailesine hezeyanını duyabilirsiniz. “Her istediğiniz olmaz. Siz cumhurbaşkanı değilsiniz,” der, çığlık çığlığa. Babası da gayet sakin cevaplar. “Bu evin cumhurbaşkanı da benim. Benim her istediğim olur.”

SARKAÇ
Korkularımız çoğu zaman geçmişle ilişkiliyken cesaretimiz geleceğe dönüktür. Yaşadığımız ya da tanık olduğumuz acılar bir sopanın etrafına dolanan pamuk şeker gibi yıllar içerisinde birleşir, büyür ve büyür. Ama o kadar tatlı değildir, dünün acılar yumağı geleceğimizin korkuları olur. Atacağımız her yeni adıma bilinçli ya da bilinçsiz ket vuran içimizdeki sinsi ses olur ve biz o adımları ya yavaşlatır ya da onlardan vazgeçeriz.

KORKUNUN ADI
Bizim çocukluğumuzda korku hikayeleri ve onların isimleri vardı; Gulyabani, cinler, karabasandı. Babaannemin anlattığı masallardaki dev anne; çocuklarını yemekten çekinmeyen, dağın ardında yaşayan, sesi duyulduğunda bile dizlerimizi titreten o kadın. Bugün dönüp düşününce masallardaki en korkunç yaratığın ejderha değil anne olması tuhaf geliyor. Demek ki insanın en eski korkuları hep en yakınına benziyormuş.

OMUZ HİZASI
Köyün ak sakallıları, “İnsanın boyu kadardır yeryüzü,” derlerdi. “Ötesi rüzgar, beriki mezar.” Hamza, yirmi yaşına basacağı o uğursuz bahar sabahında ne rüzgarın peşindeydi ne de ak sakallıların sözlerinin. Onun bildiği tek bir gerçek vardı; kasabanın arkasındaki boz kırlangıç tepesinde, kendi elleriyle kazacağı dört ayak uzunluğunda, iki ayak eninde ve tam omuz hizası derinliğinde bir çukur onu bekliyordu.

YİNE DE…
İnsan, en çok kendi sessizliğinden korkar hâlbuki. Sokağın gürültüsünden sıyrılıp kendimize çekildiğimizde ya da perdenin kapanmasını beklediğimiz o loş anda, cesaretin kılıçtan ve kalkanlı hikâyelerden çok daha ince bir yerden sızdığını hissederiz. Çünkü insanın en uzun yolculuğu, içindeki gölgelerin arasından geçer. O yolculukta ışık sızmıyorsa bir daha o yolları yürümek pek mümkün değildir.

NOKTALA(MA)
Hepiniz ne kadar çoksunuz.
Ne kadar, siyah, ne kadar neon,
Ne kadar saydamsınız!
Renklerinizi reddettiğim günden beri
Ebruli bir şerit yeşerdi içimde.
Beni hunharca sarmasına direnemedim.
Yazılara şiirle başladığım günlerden korkuyorum.


YER ÇEKİMİ
Benim için bir ömür sürdü. Kimisi için bir mevsim biliyorum. Bu yüzden her bir hikaye kendi içinde böylesine biricik. Bu yüzden unutmak gerek her şeyi her yeni tanıklıkta.
Bu dalda büyüdüm. Beni büyütmek için kendisinden verdi. Köklerinden bana besin taşıdı. Kimi zaman güneşten korudu, kimi zaman güneşle besledi.

CESET
Hangisinin daha fazla sıkıntı yarattığına karar veremediğim bir yaz günü sahilde yürüyüşe çıkıyorum. Havanın sıcağı mı yoksa kavrulan ruhumun, çayı bile olmayan çöldeki kaybolmuşluğu mu daha bunaltıcı; artık ayırt edemiyorum. Uzun sahilin kumlarını yalayıp yalayıp geri çekilen dalgalar, belli bir ritimde dil çıkaran haylaz bir çocuğa benziyor.

CHILDREN OF MEN: KORKU VE CESARET ARASINDA
Geleceği anlatan çoğu yönetmen aslında bugünü eleştirir. Bu yaklaşımın en etkileyici örneklerinden biri de 2006 yapımı Children of Men. İlk bakışta insanlığın doğurganlığını kaybettiği karanlık bir gelecek anlatılıyor gibi görünse de film, aslında çok daha temel bir sorunun peşinden gidiyor. Korku, insanı ne kadar değiştirebilir? Ve cesaret, gerçekten korkusuz olmak mıdır?

KORKUNUN ECELE AŞKI
İnsan öyle garip, öyle çelişkili bir varlık ki… Hiç tanımadığı bir yabancının gözlerinin içine bakıp saatlerce hikâyeler anlatabilir, hiç bilmediği bir hayatın detaylarında kaybolabilir. Ama günün sonunda kendi içindeki tanıdık yabancıyla tek bir dakika baş başa kalmaktan köşe bucak kaçar. Dünyanın bütün yabancılarıyla aynı masada oturup uzun uzun sohbet edebilir, ama kendisine en son ne zaman hatır sorduğunu hatırlamaz.

YAŞARKEN VE ÖLÜRKEN
“Kapının önündeyim. Zamanın bitti. Geçmişinden kaçamazsın!”
Bu, gecenin ilk mesajı değildi. Her şey yirmi dakika önce başlamıştı. Adam geçmişin bilançosuyla yüzleşmek ile arkasını dönüp kaçmak arasında, iradesinin hapishanesinde yapayalnızdı. Ardı ardına gelen mesajlar durmak bilmiyordu.

BELFAST: KORKUDAN BARIŞA UZANAN ŞEHİR
Öncelikle Hayırlı Cumalar!
Belfast’a gidene kadar “Hayırlı Cuma”nın aynı zamanda bir ülkenin kaderini değiştiren tarihi bir anlaşmanın adı olduğunu bilmiyordum. Bugün size hikâyesi korkudan barışa uzanan bu şehirden söz edeceğim. İrlanda’nın kuzeyinde küçücük bir başkent. Ama bu küçük şehrin çok büyük bir hikâyesi var.

Sıradanlaşmış hakikatlere aykırı bakma cesareti göstermek, zihnin kendi korkularıyla yüzleşmesi değil midir?
Nihal Gündüz

“İçimde bir boşluk var; perşembe sabahları, okula gitmek istemediğim sırada duyduğum korkuya benzeyen bir boşluk.
Tehlikeli Oyunlar / Oğuz Atay
OKUMA PARÇASI
“Çıplak gerçekleri görmek istememek bir lanet. Savaş başlayana kadar hayat bana perdede oynatılan bir gölge oyunu gibi geliyordu. Böyle olmasını tercih ediyordum. Hiçbir şeyin çizgilerinin fazla belirgin olmasını istemiyordum. Her şeyi biraz bulanık, belirsiz haliyle seviyordum… Başka bir deyişle, ben bir korkağım Scarlett.”
…
“Hiç de değil! Bir korkak Gettysburg’da topun üzerine çıkıp askerleri etrafında toplayabilir mi? Generalin kendisi Melanie’ye bir korkakla ilgili bir mektup yazmaya zahmet eder mi? Hem…”
“Bu cesaret değil,” dedi Ashley bitkinlikle. “Savaşmak şampanyaya gibidir. Korkakları da kahramanlar kadar çabuk sarhoş eder. Savaş alanında cesur olmak dışındaki seçenek ölümse, herkes cesur olur.”
RÜZGÂR GİBİ GEÇTİ
Margaret Mitchell
Artemis Yayınları
Çeviri: Yeliz Üslü

Nelson Mandela
Cesaretin, korkunun yokluğu değil, karşısındaki zaferi olduğunu öğrendim. Cesur adam korkmayan değil, korkusunu fethedendir.

Film: Spotlight
Yönetmen: Tom McCarthy
Senaryo: Tom McCarthy, Josh Singer
Vizyon Tarihi: 2015
Ülke: ABD
Tür: Biyografik, Dram
Süre: 129 dakika
Oyuncular: Mark Ruffalo, Michael Keaton, Rachel McAdams, Liev Schreiber, Stanley Tucci
Konusu:
Film, The Boston Globe gazetesinin Spotlight ekibinin, Katolik Kilisesi’nde yıllarca örtbas edilen çocuk istismarı vakalarını ortaya çıkarma sürecini anlatır. Gerçek olaylardan uyarlanan film, gazetecilerin uzun soluklu araştırmasını ve hakikate ulaşma mücadelesini konu edinir.
Neden Seçtik?
Spotlight, cesaretin yalnızca tehlikenin üzerine gitmek değil, hakikatin peşinden yılmadan yürümek olduğunu gösteren güçlü bir film. Sessiz kalmanın daha kolay olduğu bir ortamda gerçeği araştırmayı, sorgulamayı ve ortaya çıkarmayı seçen insanların hikâyesini anlattığı için “Korku ve Cesaret” dosyamıza eşlik ediyor.

- Eser: Self-Portrait with Death Playing the Fiddle (Keman Çalan Ölüm ile Otoportre)
- Sanatçı: Arnold Böcklin
- Yıl: 1872 (Bazı kaynaklarda 1872, bazı kataloglarda daha sonraki tarihler verilse de yaygın kabul gören tarih 1872’dir.)
- Teknik: Tuval üzerine yağlıboya
- Tür: Otoportre (Self-portrait), Sembolist resim. Aynı zamanda sanat tarihinde memento mori (ölümü hatırla) geleneğinin en önemli örneklerinden biri kabul edilir.
- Ölçü: 75 × 61 cm
- Bulunduğu Yer: Alte Nationalgalerie (Eski Ulusal Galeri), Staatliche Museen zu Berlin, Berlin, Almanya. Eser bugün bu müzenin kalıcı koleksiyonundadır.
- Konusu: İsviçreli sembolist ressam Arnold Böcklin, bu otoportresinde kendisini resim yaparken betimler. Tam arkasında ise keman çalan bir Ölüm figürü vardır. Ölüm, ressamın omzuna kadar yaklaşmış olmasına rağmen Böcklin çalışmayı bırakmaz; bakışını tuvalinden ayırmadan üretmeye devam eder. Tabloda korku ile cesaret, yaşam ile ölüm, sanat ile fanilik aynı kompozisyon içinde buluşur.
- Neden Seçtik? Korku çoğu zaman yok edilmesi gereken bir duygu gibi anlatılır. Oysa cesaret, korkunun ortadan kalktığı yerde değil; onun varlığını kabul ederek yaşamaya devam edebildiğimiz yerde ortaya çıkar.Arnold Böcklin’in bu otoportresi tam da bunu anlatır. Ölüm ressamın yanı başındadır; fakat fırça hâlâ elindedir. Cesaret burada tehlikeyi yenmek değil, ona rağmen üretmeye, yaşamaya ve var olmaya devam etmektir.Bu yönüyle eser, Paul Tillich’in sözlerinin görsel karşılığı gibidir: “Cesaret, yok olma tehdidine rağmen varlığın kendini onaylamasıdır.”
“İnsan, kıyıyı gözden kaybetme cesareti olmadan yeni denizler keşfedemez.”
Andre Gide
Ağustos Kitapları
- O (It) – Stephen King
- Kırmızı Saçlı Kadın – Orhan Pamuk
- İvan İlyiç’in Ölümü – Lev Tolstoy
Ağustos Filmleri
- 12 Öfkeli Adam -Sidney Lumet
- Schindler’in Listesi – Steven Spielberg
- Otel Rwanda – Terry George
Ağustos Şarkıları
- Rosalia – Berghain
- Ludovico Einaudi – Divenire
- Yavuz Çetin – Dünya
- Nils Frahm – Says







