Gönül Yasemin Ölmez
Ara sokağa giden yoldan ayrılıp, deniz kenarından gidebileceği yola çevirdi yönünü. Belli ki kestirmeden gitmek vardı düşüncesinde evden çıkarken. Yol boyunca iyodun kokusunu çekerken içine, iskeleye bağlı teknelerin arasına doluşmuş çöplere bakıp, bilip de kullanmadığı en tumturaklı küfrü bastı. Duymuyordu, görmüyordu nasıl olsa kimse.
Bir cenaze arabası geçti kaldırıma bitişik yoldan. Ardından eskortluk yapan görünmüyordu. Bir balıkçı, halatını çözüyordu kayığının. Yol alışına bakarken, meydanın ortasına gelmişti zaten.
Yeni caminin önündeki kalabalık dağılıyordu teker teker. Kimileri elindeki boş kabı atacak çöp aranırken, bazıları da şerbetlisinin çıkmasını bekler gibi duruyordu uzun kuyrukta.
Elini döndürüyordu havada, “Eski köye yeni adet,” dercesine.
Yan yana yürüyen iki kadından biri, çemberi boynunun altına bağlı, oyası zırıltı olan, “Tarçını eksik bunun,” deyip, akça pakça, şıngırtılı bileğinin uzantısı fıska parmaklarının ucundaki kürdanı, lokmalara batıra çeke, ağzına sokuşturuyordu. Tavırlarından ziyade, oyasına takılmış gibi, dudaklarını yana çeke çeke bakıyordu ona.
Yemenisi zırıltılı oyalı kadın, yanındaki kadının koluna dirsek atıp kaşlarını oynattı ileri doğru. Aynı yöne bakınca gördü onu. Aradaki mesafe kırk elli metre kadar olsa da onu aynalara küstüren harup gibi kalın kaşları süzülüyordu şakaklarına. Onu, okul mezuniyeti için diktirmek istediği elbise nedeniyle tanımıştı. Elbisesinin göğüs çatalına konduruverdiği saten gülü sormuştu gece boyunca herkes. Bir de üzerine uyumlu bir şal örmüş ki, yumakların içine kattığı gelin telleriyle.
İki çile yün almak için çıkmıştı aslında yola Kibar. Lodosu sert, poyrazı acı olur buraların. Hele bir de sahiller mekân edilmiş ise, omurga ne kadar sağlam olursa olsun tutulur insanın boynu. Öyle böyle tutulmaktan bahsetmiyorum. Ne sağa ne sola ne öne ne de yukarıya oynatabilirsin başını. Öylece, kaskatı, sis içinde kalmış komşu adalarına bakarken, denizden kopuveren azgın bir dalga gelip koparır seni yerinden, yurdundan. İki seçenek vardır. Ya içinde boğulursun ya da o azgın dalga alıp bir kıyıya vurur seni.
Kumları eşelerken bulursun kendini. Eşeledikçe bir kuyu belirir önünde. Çocukluktan kalma bildik bir oyundur bu aslında. İçine bakarsın. Suya vurur aksin. Cesaret edip bu defa içine daldırırsın başını. Nefesini tutarsın ona kadar. Sonra bir on daha. Başını yüzeye çıkardığında fark edersin görünenden ibaret olmadığını. Ellerin tutuyor, ayakların yürüyordur. Kalbin lafı hiç uzatmadan, yaşama “Merhaba,” derken bulursun kendini.
Okuma tutkusunu elbise provalarında dikiş makinasının üzerine bırakılmış kitaplarından anlamıştı Kibar.
Evlenme zamanı gelen delikanlılara, Avrupalı olsun niyetiyle adalardan kız istenirmiş o zamanlar. Haticeler üç kız kardeşmiş. En büyükleriymiş o. Resim yanlış mı, yoksa yanlı mı gönderilmiş, gönderenin günahı boynuna. Elinde hüviyeti, bir tahta valizle kayığa bindirildiği o gün bugün, gülmemiş hiç yüzü. Bir de gözünde çocukluktan kalma bir seğirme. Gıpgıp Hatça’ya çıkarmış adını kocası Balon Hasan. Uçmayı çok sevdiğinden takmışlar bu ismi ona da. Üzerine bir de Ukraynalı Ulyana’yı kuma getirince, bahçeyi çapaladığı kazmanın sapı ile kovalamış ikisini de Hatice o gün.
Kocası Hasan dil döküyormuş bağıra çağıra komşulara. İçeride beşikte uyuyan, kara kaşlı, kara gözlü oğlundan utanmadan.
“Gardeşini gösterip, kaktırıverdiler bunu bene annadıgız mı? Gızz, Gıpgıp Hatça, ömrümü yidi bitirdi guyu garası gözlerin. Çıkamadım içinden anam, çık gel mezardan kurtar beni.”
O anlatmış tüm bunları Kibar’a. Kibar susup anlatmasa ne çare? Gelip geçen kargaların hepsi duymuş kocasının feryatlarını.
Zırıltılı oyalı kadın, saten kumaş eteğinin sardığı dolgun kalçalarının oynaklığına eşlik eden adımlarla yöneldi yüncü dükkânın kapısına. Kibar da bir omuz boyu uzaklıktan takip ediyordu onları. Birer adım farkla girdiler içeri.
Usulca yanına sokulup, “Hatça, yüncüde yün, basmacıda bir top kumaş kalmadı vallahi sayende,” derken, şıngırdaklı bileklerinin uzantısı elleriyle, yumakları sıkıp sıkıp bırakıyordu. Durmuyor devam ediyordu konuşmasına.
“Seninki balon balığı avlamaya çıkmış deniz motoruyla, yanında da o sarışın varmış. Püü edepsiz! Balon balığı yutsun bir yerlerini inşallah.”
Hatice elindeki yünleri bırakıyor tezgâha. Kol çantasının içinden iki zarf çıkarıp burnuna dayıyor zırıltılının.
“Oku,” diyor. Zırıltılının gözleri fıldır fıldır dönüyordu yuvalarında kağıtları okuyordu evire çevire.
Birinin içinde, Hasan’ın talebi boşanma ilamı, diğerinde adını okuyamadığı bir ülkeye Hatice adına düzenlenmiş, tek gidişlik bir bilet duruyordu.
“Hadi bulsun da boşasın beni, Balon Hasan,” deyip arkasını döndüğünde Kibar’la göz göze geldiler. “Merhaba,” dedikten sonra duruyorlardı öylece. Birbirlerini sadece duyumsamak ister gibiydiler.
“Ararım, anlatırım gittiğim yeri,” derken, yüzünde hem gamsızlara hem de çok çekmişlere özgü bir tebessüm duruyordu.

Gönül Yasemin Ölmez, Bodrum’da doğdu. Lise mezunu. Yirmi üç yıllık çalışma hayatında özel sektörde satış danışmanlığı ve mağaza müdürlüğü yaptı. Derin okuma ile başlayan kendini geliştirme eğitim yolculuğunu, mitoloji ve yaratıcı yazarlıkla halen devam ettiriyor. Bu süreçte iki kollektif kitapta öyküleri de yer alan Gönül Yasemin Ölmez, yazı yolculuğunu sürdüyor.

