Zeynep Pınarbaşı
Morpheus, Neo’ya “Mavi hapı alırsan hikâye biter, yatağında uyanır ve inanmak istediğin şeye inanırsın. Kırmızı hapı alırsan Harikalar Diyarı’nda kalırsın ve sana tavşan deliğinin ne kadar derin olduğunu gösteririm,” der.
Matrix filmi, hakikat ve hile üzerine kurulmuş en iyi filmlerden biridir. Devamı çekilip serisi yapılmış olsa da ilk film çıktığı dönemde izleyenler için hafızalara kazınmış oldu. Hayatımızın belirli dönemini Matrix öncesi ve Matrix sonrası olarak değerlendirebiliriz.
Kırmızı ve mavi haplar Neo’ya hakikati sunar, onunla gerçek olmayan dünyanın içine gireriz. Aslında insanlığın bir simülasyon içinde yaşadığını anlatır. İçinde bulunduğumuz dünyada teknoloji geliştikçe insanlığın inancı bu düşünceye daha çok yaklaştı. Özellikle sosyal medyada zaman zaman karşımıza çıkan içerikler bazen insanın aklını bulandıracak kadar gerçekçi gelebiliyor. Ama çoğumuz hâlâ mavi hapları seçmiş olarak, kendi dünyamızda kurduğumuz gerçeğin içinde yaşıyoruz. Burada distopik ya da ütopik olarak adlandırabileceğimiz bir dünya var.
Son zamanlarda en sık karşılaştığım hileli davranışlardan biri insanların yaptıkları hataları kabul etmemesi, hatta bu hatayı ben yapmışım gibi beni suçlu hissettirmeye çalışmasıdır. Maalesef çok maruz kaldığım bu durumu artık anlayabiliyorum. Sanırım artık fark ediyor olmak son zamanlarda sık karşılaştığım hissini uyandırıyor bende.
Artık bu hileli davranışın da bir adı var. Gaslighting; birinin başkasını kendi algısından, hafızasından ve akıl sağlığından şüphe ettirecek şekilde sistematik olarak manipüle etmesi anlamına gelir. Amaç genellikle karşı tarafın gerçeklik duygusunu zayıflatıp onu kontrol edilebilir hâle getirmektir.
Bu kavram Gaslight adlı filmden gelir. Filmde bir adam, eşinin akıl sağlığının dengesini bozmak için evdeki gaz lambalarını kısar ama kadına ışığın değişmediğini söyler. Kadın zamanla kendi algısından şüphe etmeye başlar. Buradan hareketle psikolojide “gaslighting” terimi doğmuştur.
Buna ne kadar maruz kaldığımızın çoğumuz farkında değiliz. Bu sadece bireysel yaşamlar içinde değil toplumda da insanlık üzerinde çok fazla kullanılan bir kavram haline gelmiştir.
Jean Baudrillard, modern dünyada medyanın, görüntülerin gerçekliğin yerini aldığını söyler. Artık insanlar gerçeğin kopyaları içinde yaşar. “Simülasyon artık gerçeği gizleyen şey değildir; gerçeğin artık var olmadığını gizleyen şeydir.”
Bunu yine sosyal medyada karşımıza çıkan birçok fotoğrafın orijinal hallerini gördüğümüzde anlıyoruz. Yapay zekâ hayatımıza girdikçe ses, görüntü taklitleriyle gerçekle yalanı birbirine karıştırır olduk. Artık daha fazla araştırmalı, daha çok şüphe duymalıyız. Kendi gerçeğimizin nasıl saptırıldığı, onun bize ait gibi hissettirildiği sahte zamanların içinde savruluyor insanlık. Düşüncelerimiz gerçekten bizim düşüncelerimiz mi?
Bazen bir kelimeyi düşünürken o kelimenin size nasıl yabancı geldiğini hissedersiniz, nereden geldi, kökü nereden çıktı, neden bu eşyaya bu isim verildi, bu kavram ne kadar benim gerçeğimle uyuşuyor derken kırmızı hapı almış Neo gibi büyük bir boşluğun içinde savrulup gidebiliyoruz.
Kızmak, üzülmek, unutmak, nefret, kıskançlık gibi temel duyguların bastırıldığı pembe bir dünyanın içinde evrenin bizim için hizmet ettiğini düşünüyoruz. Bize hizmet eden evren savaşlarda ölen insanlara yetişemiyor mu? Ya da son zamanlarda çocuklar üzerinden yaşanan korkunç olaylar o çocukların evreninde ne kadar mutluluk verici. Ben erguvan ağaçlarının döktüğü yaprağın mutluluğu ile evrene şükrederken onlar bir an önce ölmek için yalvarıyorlar ya da iyi bir hayat yaşamanın hayalini kurmayı bile kuramıyorlar.
Devreye giren kırmızı haplara burada hepimizin ihtiyacı var. Mavi hapları kırıp atmanın vakti çoktan gelmiş de geçiyor bile.
Çok daha bireysel olarak bakarsak iç dünyamızda hesaplaşmayı, gerçekle yalanın kendini içi içe yaşadığı diğer bir filmden bahsetmek istiyorum. Bu simülasyondan çok daha uzak ama iç dünyamızdaki hilenin gerçeğini ortaya koyan güçlü filmlerden biri.
İspanya yapımı “Görünmeyen Tanık” (Contratiempo), gerçekle yalanın acımasız biçimde harmanlayan filmlerden biridir. Yalnızca bir cinayet hikâyesi değildir; aslında gerçeğin nasıl üretildiğini ve insanların kendi masumiyetlerine inanmak için nasıl hikâyeler kurduğunu gösterir.
Filmde Adrián Doria kendini savunmak için Virginia Goodman isminde bir avukatla konuşur. Film boyunca Adrián bir hikâye anlatır. Her seferinde küçük bir şey değişir. Bu tavrı çok önemli bir fikir ortaya atar; gerçek çoğu zaman anlatılan ilk şey değildir, savunması kalmayan şeydir. Adrián kendini korumak için gerçeği sürekli düzenler. Yani yalan söylemekten çok daha incelikli bir şey yapar. Gerçeği montajlar.
Filmdeki hile yalnızca başkalarını kandırmak değildir. Aslında kendini kandırmaktır. Adrián önce gerçeği saklar, sonra onu yeniden anlatır ve anlattığı hikâyeye kendisi de inanır.
İnsanlar çoğu zaman suçlarını değil, vicdanlarını yönetmeye çalışır. Hakikatle yüzleşmek yerine inanmalarını umduğu biçimini üretirler.
Film boyunca Virginia Goodman’ın yaptığı şey aslında bir psikolojik soyma işlemidir. Her soruyla Adrián’ın hikâyesinden bir katman koparır. Masum bir adam, komploya kurban gitmiş, talihsiz bir olay yaşamıştır. Katmanlar açıldıkça panik, bencillik, korku, suç ortaya çıkar. Filmde çok güçlü bir psikolojik durum vardır, insan suçunu anlatırken bile kendini kahraman gibi gösterir.
Adrián hiçbir zaman şöyle demez: “Ben kötü bir şey yaptım.” Onun yerine “Mecbur kaldım, panikledim, kontrolüm dışındaydı” der. Bunlar onun zihninin savunma mekanizmasıdır. Zihin suçu değil koşulları büyütür.
Sonunda hakikat bir başkasının kurduğu hileli tuzakla ortaya çıkar. Yani gerçekler eninde sonunda ortaya çıkacaktır. Ve suçlu olan bununla yüzleşecektir.
Burada gaslight kavramında olduğu gibi haklı olan değil haksız olanın aklıyla oynanır. Bu da hakikati ayaklar altına serer. Matrix filminde tüm hakikatin en başında bize sunulduğu gibidir.
Matrix’te insan bir sistem tarafından kandırılırken, Görünmeyen Tanık’ta insan kendi vicdanını korumak için kendini kandırır. Birinde kırmızı hap gerçeğe uyanmayı simgelerken, diğerinde hakikat yavaş yavaş çözülen bir anlatının içinden çıkar. Sonuçta her iki film de aynı rahatsız edici soruya ulaşır: “İnsan gerçeği gerçekten görmek ister mi, yoksa yaşayabileceği bir yalanın içinde kalmayı mı tercih eder?”
Çünkü bazen en güçlü hile dış dünyada değil, insanın kendi hikâyesini anlatma biçiminde saklıdır.
Mesele yalnızca hakikatin var olup olmadığı değildir, insanın onunla nasıl yaşadığıdır. Çünkü hakikat çoğu zaman çıplak hâliyle değil, maskeler, anlatılar ve küçük yanılsamalar eşliğinde ortaya çıkar. İnsan zihni bazen gerçeği saklayarak kendini korur, bazen de hilelerin içinden geçerek ona yaklaşır. Bu nedenle hakikat ile hile arasında mutlak bir sınır çizmek zorlaşır; biri diğerini tamamen yok etmez, aksine çoğu zaman birbirini doğurur.
Belki de insanın trajedisi tam burada yatar, gerçeği arayan aynı zihin, onu gizleyen hikâyeleri de üretir. Böylece hakikat, insanın kurduğu labirentin içinde hem kaybolan hem de aranan şey olarak varlığını sürdürür.
İnsanın kendi gerçeğini bulabilmesi için önce kendiyle yüzleşmesi, onu kabul etmesi ve bunu zihninde tekrarlaması gereklidir.
Neo ve Adrian gibi acı çekeceğimizi bilerek, hileli bir yaşamın içinde olmaktansa hakikate yakın olmak gerekli. Hakikat her daim sizinle olsun.

Zeynep Pınarbaşı için her şey mektuplarla başladı. Sonra şiirler geldi. Ardından iç dökmeler… Yıllar kelimeleri kovaladı, o da peşinden gitti. Şimdi sırada öyküler var. Yazdı, yazıyor.


