Başak Bıyıklı
Koridor bembeyaz. Duvarları çıplak. Parmaklarımı sürtüyorum. Tek bir pürüz bile yok. Tavan ayna gibi. Yukarı bakınca kendimi görüyorum. Üzerimde bembeyaz bir elbise. Duvarlar gibiyim. Ayaklarım çıplak. Ayaklarıma bakıyorum. Zemin lekesiz. Şeffaf adeta. Aşağıda sonsuz bir uçurum. Başım dönüyor. Ben de önüme bakıyorum.
Gerisi yok koridorun. Başladığım yerden tek yön ileri. Atıyorum ilk adımımı. Karşımda bir kapı. Arkasından sesler geliyor.
Birileri tanıdık bir şarkıyı haykırıyor. Eğlenceli bir şarkı. Bir çocuk şarkısı. Ninni değil ama. Bir domates hakkında. Çekirdeklerini kaybetmiş bir domatesi anlatıyor.
Bir kadın sesi. Dans eden ayak sesleri. İki ayak? Dört ayak? Zıplayan ayaklar? Kapıya uzanıyorum. Kapının kulpu bir mantar. Bolet dediklerinden. Tombul. Kahverengi. Yumuşak. Parmaklarım içine gömülüyor. Ama çeviriyorum. Kapıyı açıyorum. İçerisi bir çocuk odası. Bir tavşan ve sevimli bir kız çocuğu. Biri dans ediyor. Diğeri zıplıyor. Tavşan gerçek. Çocuk kukla. İpleri boşta. Gözleri hep açık. Bana bakıyor. Gülümsüyor. Dedem oyuncakçıydı. Tahtadan kuklalar yapardı. Kuklaları hep gülerdi. Ama hepsi ürkütücüydü. “Lanetli bir eşya yapacaksan, sevimli görünmesine özen göstermelisin,” derdi. Doğruymuş. Sevimli bir kukla. Demek ki lanetli.
Kapıyı kapatıyorum. Koridor hâlâ bembeyaz. Yola devam ediyorum. Önümdeki kapı kapı değil. Koyu kırmızı, kadife bir perde. Uzanıyorum. Kokluyorum. Tozlu kokuyor. Eski. Hikayelerin ağırlığı üzerine çökmüş bir perde. Elimle açamıyorum. Nereden açacağımı bulamıyorum. Bir yerde bir giriş olmalı. O sırada aklıma bir fikir geliyor. “Veee, perdeee,” diye bağırıyorum. Açılıyor. Bir sahne arkasındayım. Bodrum gibi. Merdiven gibi saman balyaları. Ortalıkta bin bir eşya. Altın bir taht, demir bir mızrak, tahtadan bir sifon. Tiyatro kostümleri. İrili ufaklı ayakkabılar.
Sırtı bana dönük biri. Aynanın karşısında oturuyor. Ayna, ampullerle çevrili. Üç tanesi karanlık. Altı tanesi yanıyor. Yüzündeki beyaz makyajı siliyor. Beyaz bir tavşan. Gözleri kıpkırmızı.
Çok sevimli görünüyor. Ampullerden biri cızırdıyor. Yüzünde bir maske. Maskesi mi tavşan? Kendi mi insan? Kulakları takma mı? Çeksem çıkar mı? Yaklaşıp çekiştiriyorum. Gelmiyor. Demek ki gerçek. Ama canı da yanmıyor. Beni fark etmiyor. Ampullerden biri kararıyor. Tavşan, kırmızı gözleriyle kendine bakıyor. Lanetli bir bakış. Makyajını siliyor. Sildikçe altından daha da beyaz tüyleri çıkıyor. Sevimli görünen bir şeyin, çok temel bir kuralı deldiğini şimdi anlıyorum. Hiçbir şey göründüğü gibi değildir. Ampullerin biri daha cızırdıyor.
Çıkmak lazım buradan. Yalnız olmak istiyor tavşan. Bir iki adım geri. Perdenin altında incecik bir yarık. Kendimi küçültüyorum. Küçültüyorum. Yarıktan sığıyorum. Koridordayım. Koridor beyaz. Yola devam. Çok adım atmama gerek yok. Karşımda bir günlük defteri. Kocaman bir defter. Kapağında altın rengi bir kilit. Elbisemin cebi yok. Anahtarım yok. “Açıl susam açıl,” diyorum. Açılıyor. Sayfaların arasına dalıyorum. Bir şarkı mırıltısı. Bu sefer çocuk şarkısı değil. Hüzünlü bir melodi. Titrek. Bilmediğim bir dilde. Ama ölümden söz ediyor. Kayaların ucunda duran bir prensesten. Kumdan kalelerin prensesinden. Onun kaybolan yüzüğünden. Parmaklarıma bakıyorum. Parmağımda bir yüzük. İri kırmızı taşlı. Yüzüğü parmağımda döndürüyorum. Bir tur. İki tur. Üç tur.
Ayaklarımda toz pembe patikler. Biri yere sabit. Diğer bacağımı dizden kırıp sabit olana yaslamışım. Kendi etrafımda dönüyorum. Ellerim iki yana açılmış. Ben bir balerinim. Bir tur. İki tur. Üç tur. Buradan hiçbir yere gidemeyeceğim.
Başım dönüyor. “Kapan susam kapan,” diye bağırıyorum. Defter beni kusuyor.
Tavandan kendime bakıyorum. Ayaklarım yine çıplak. Benim ayaklarım. Derin bir nefes veriyorum. Ayaklarımın altındaki uçurum yerini toprak bir zemine bırakıyor. Yer toprak. Yer yer çamur. Karşımda bir ambar kapısı. İtiyorum. Büyük bir gacırtı. İçeride saman balyaları. Balyadan merdivenler, duvarlar, evler, sokaklar, mahalleler, şehirler. Ortalarında beyaz sakallı, beyaz saçlı, büyük kulaklı bir adam. Neredeyse sevimli denebilecek kadar yaşlı. Dedemin sözleri geliyor aklıma. Eliyle arkasındaki pencereyi işaret ediyor. Pencereden güneş gülümsüyor. “Tarla sürülmüş, tohumlar da bende,” diyor. Kalın bilekli elini bana uzatıyor. Avucunun içinde üç bebek görüyorum. Biri altın, biri gümüş, biri elmastan. Üçü de parıldıyor. Üçü de çok sevimli. “Bunları nereye gömmeliyim?” diye soruyorum. Yaşlı adam sadece bakıyor. Karanlıktan bir ses duyuyorum: “Burası bataklık, her şey yavaş yavaş batıyor. Hemen çık, yoksa kapanda kalacaksın” Bebekler ne olacak umursamadan kaçıyorum. Üç yaşamı kendi uğruma gözden çıkarttım. Kendi bencilliğimle yüzleşiyorum. Kırmızı gözlerle kendime bakıyorum. Hiç sevimli bulmuyorum.
Koridordayım. Zeminde çakıl taşları belirmiş. Parmaklarımın altını çiziyorlar.
Ardımda kırmızı ekmek kırıntıları bırakarak ilerliyorum.
Büyük bir parkın içine dalıyorum. Uzun ağaçların arasındayım. Büyük, çok büyük ağaçların. Ağaçların tepeleri birbirine yaslanmış. Kendi aralarında fısır fısır konuşuyorlar. Bilmediğim bir dilden bana bakıyorlar. Gökyüzünü göremiyorum. Ormandan bir mağaranın içindeyim. Mağaranın merkezine doğru ilerliyorum. Arkamdan kanat sesleri geliyor. Ben yürüdükçe güvercinler kırıntılarımı yiyor. Güvercinlerin sivri dişleri var. Hiçbiri beyaz değil. Ama hepsinin gözleri kırmızı. Ortalık gittikçe kararıyor. Etrafta ışık arıyorum. Elbisemin cebinde bir ağırlık var. Elimi sokup çıkartıyorum. Cep telefonum. Üstelik şarjı dolu. Fenerini açıyorum. Karşımda bir kahve dükkânı. Önünde bir kuyruk. Kahve bekliyor olmalılar. “Sıcak bir şey içmek iyi gelir,” diye düşünüyorum. Ben de giriyorum kuyruğa. En sonundayım. Bekliyorum. Herkes birbiri ile konuşuyor. Söylediklerini anlamıyorum. Boyunlarında kalın zincirlere asılı anahtarlar var. Renkli anahtarlar.
“Hepsinde tüm kapıların anahtarları var, neden bende yok,” diye düşünüyorum. “Onlar sen yokken de buradaydılar,” diyor pek de yabancı gelmeyen bir ses. “Seni bekliyordum, nihayet geldin.” Elimdeki telefonun ışığını ona döndürüyorum.
Cebindeki altın saati çıkartmış bana gösteriyor. Kırmızı gözleri var. Bembeyaz tüyleri. Kocaman kulakları. Gülümsüyor. Çok sevimli. Korkuyorum.
Artık dönmek istiyorum. Koridora çıkacak bir kapı arıyorum. Kırıntılarımın tamamını kuşlar yemiş. Çıplak topuklarımı birbirine vuruyorum. Bir işe yaramıyor. İçinden geçeceğim bir ayna ya da bir delik bulamıyorum. Beni eve döndürecek sihirli sözleri hatırlamıyorum. Lanet olsun, bir daha bu keklerden yemeyeceğim diyerek kafama bir buçuk litrelik plastik su şişesini dikiyorum.

Başak Bıyıklı İstanbul doğumlu. İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi mezunu. Yirmi yedi yıldır pazarlama araştırması alanında çalışıyor; kendi işinin sahibi. 2022’de Çanakkale’ye taşındıktan sonra edebiyat eğitimine ve yazı çalışmalarına yoğunlaştı. Öykü ve küçürekleri çeşitli kolektif kitaplarda yer aldı. Denize ve fıstık çamlarına karşı yazıyor; yakında yayımlamayı planladığı kişisel kitapları üzerinde çalışıyor.

