Mualla Çelik Hıdıroğlu
Bir arkadaşımla sohbet ediyordum. İlişkisinde yolunda gitmeyen bir şeyler olduğundan uzun zamandır haberdardım. Tanık olduğum ve duyduğum onun bilmediği bazı gerçekler vardı. Bildiklerimi anlatmak için kaç kez niyetlendiysem de her defasında vazgeçtim. Onunla her yan yana gelişimde, zihnimin bir köşesinde asılı duran o gerçek beni huzursuz etmesine rağmen söylemeye cesaret edememenin vicdan azabını da yaşıyordum. Havadan sudan konulardan bahsettik; o anlattı, ben dinledim. Kırılgan bir dönemden geçtiğini, gerçeklerle yüzleşecek gücü olmadığını düşünerek kendimi teselli ediyordum. Belki de bu, ona duyduğum şefkatten ziyade, huzurumun bozulmasına duyduğum korkuydu.
Neden saklıyordum? Onu incitmekten mi korkuyordum? Bu düşüncenin içinin boş olduğu aşikârdı. İncinse ne olurdu? Benden uzaklaşır mıydı? Onu koruduğuma dair kendimi ikna etmiştim ama aslında koruduğum tek şey kendi konforumdu. Günlerce bu cevapsız sorularla ve kararsızlıkla boğuştum. Belki de gerçeği benden duymak, ona gerçeğin kendisinden daha ağır gelecekti. Yaptığıma bahaneler üretiyordum sürekli. Aramızdaki o alışılmış güveni ve bu dostluğun bana olan maliyetini hesapladım; neticede konuşmayı göze alamadım.
Suskunluğumun bir savunma mekanizması olduğunu anlamam zaman aldı. Belki de o, bu gerçeği zaten biliyordu. İnsan, kendi hayatındaki sarsıntıların genellikle farkındadır; ancak bazen üzerine kalın bir örtü çekerek görmemezliğe, bilmemezliğe gelmeyi tercih edebilir. Görmek, bazen taşınamayacak kadar ağır bir yüktür. O yükün getireceği sancıyla yüzleşmek ya da kurulu düzenin dışına çıkmak istemeyebilir. Kendini suçlayabilir, bu kusurun duyulmasını istemeyebilir. Bunların hepsi son derece insanca; anlıyorum. Ancak hâlâ içinden çıkamadığım, çelişki içinde olduğum sorular kafamı kurcalıyor. Nedeni ne olursa olsun, ona bu duyguları yaşatmalı mıyım? Hakikati eğip bükmeden söylemek gerçekten bir dürüstlük mü? Susmamın sebebi şefkat de olabilir, şefkat maskesi altına gizlenmiş bencillik de.
Şimdi yine masada karşılıklı oturuyoruz. Ben hâlâ bildiklerimi gizlemeye devam ediyorum, o ise duymaktan kaçıyor. İkimiz de aynı yalanın etrafında dönüyoruz: Yaralanmaktan korunmak. Kendimize dair beslediğimiz o kusursuz imgeyi, iyi dost, doğru insan, güvenilir biri, yitirmekten ölesiye korkuyoruz. Dostluğun tarifine bu sığar mı?
Bu kaçışın altında onu kaybetme endişesi var elbette. Hakikati söyleyen insan bir sürece müdahale ederek içine dahil olur. Her müdahalenin de beraberinde ağır bir sorumluluk getirdiği de aşikâr. Bunun yanı sıra bu kaçışa sevilmeme korkusu da neden olabilir. Hadi biraz daha derinlere inelim… Hakikati söylememek yalnızca bir korku değil, aynı zamanda bilmenin gizli bir gücünü elde tutma isteği olabilir mi? Bildiklerini saklayan insan, elinde görünmez bir koz tutar. O bilgi ona bir alan açar; müdahale etmeme özgürlüğü ve ellerini kirletmeme lüksü. “Ben söylemedim ama biliyordum” demek tuhaf bir konfor sağlayabilir. Masum bir tanık olmak, taraf olmanın getireceği karmaşadan daha çekici gelir bazen.
Bazen de karşındaki hakikati duymaya hazır değildir. Duysa da kabul etmeyecek, etse de hayatını değiştirmeye niyetlenmeyecektir. Diğer bir ihtimal ise yalan söylediğinizi düşünmesidir. Tehdit hisseden bir zihnin, tıpkı gözün ani ışığa karşı kapanması gibi içine çekilmesi kaçınılmazdır. İşte o vakit, ne kadar doğru konuştuğunuzun bir anlamı kalmaz. Çünkü orada artık hakikat değil, hayatta kalma içgüdüsü devrededir.
Hepimiz “her şey yolunda” diyen o sessiz anlaşmayla yaşıyoruz. Sevdiklerimizle kurduğumuz bağların altında bu yatıyor; söylenmeyenler, yumuşatılanlar, farklı kılıklara sokulanlar… Hepsi o anlaşmayı ayakta tutmak için. Ve bunu bozmak, bazen sizinle olan ilişkiyi de mahveder.
Bu bizi, hakikati bilmek kadar onu nasıl söylediğimizin de hayati olduğu gerçeğine götürüyor. Hakikat, bir silah gibi değil de bir el uzatma gibi kullanıldığında içinde gerçek bir şefkat barındırır. Doğrudan bir darbe gibi değil, karşındakinin taşıyabileceği bir biçimde sunulmalıdır. Bazen bir soruyla, bazen anlamlı bir sessizlikle, bazen de hakikatin çevresinde dolanarak…
Bu bir hile midir? Belki. Ama belki de hakikate duyulan en derin saygı biçimidir: Onu taşınabilir kılmak. Çünkü zamanlaması doğru yapılmamış, süzgeçten geçmeyen ve olduğu gibi söylenen bir gerçek yıkıma dönüşebilir. Ve yıkan bir hakikat artık hakikat değildir; sadece bir silahtır.
Karar vermeden önce size sormak istiyorum:
Yakınınız hakkında bildiğiniz, ruhunu ezecek kadar ağır bir gerçek var. Söyler miydiniz?
Peki, o sarsıcı gerçeği sizin hakkınızda bilen biri olsaydı, size söylemesini ister miydiniz?
Bu iki sorunun cevabının çoğu zaman farklı olacağını bilmeme rağmen, sizden duymak istiyorum.

Mualla Çelik Hıdıroğlu, Endüstri Yüksek Mühendisi. Yürüttüğü projeler ve çalıştığı sektöre getirdiği yenilikler nedeniyle Dünya Gazetesi tarafından ‘Sektöründe Yılın En Başarılı İş Kadını Ödülü’ne layık görüldü. Kadın dernekleri ve birçok sivil toplum örgütünün kuruluşunda yer aldı, başkanlık yaptı. Profesyonel kariyerini sonlandırdıktan sonra sanat ve edebiyata yöneldi. Resim çalışmalarına kendi atölyesinde devam ediyor. Yaratıcı yazarlık, derin okuma, felsefe, mitoloji ve psikoloji alanlarında birçok atölyeye katılırken, disiplinlerarası bir yaklaşımla sanatsal gelişimini pekiştirdi. Öyküleri çeşitli kolektif kitaplarda yer aldı. Distopya ve Suare Dergi’ye yazar olarak katkı sunuyor. Sanat ve düşünce ekseninde üretimlerini sürdürüyor.

