Melis Melek
“Hakikat” denilince aklıma epey bir şehir geldi; merkezi ve arka sokakları ile hangisi gerçek dedirten? Ama işin içine “hile” girince bazı şehirler zihnimde daha da belirginleşti. “Hakikat ve Hile”yi en iyi hangi şehir anlatır diye düşündüm epeyce. Hangisi? Bir dönem hafta sonları küçük kaçamaklarla gittiğimiz New Jersey’deki Atlantic City mi, yoksa iki kez ziyaret etme şansı bulduğum Las Vegas mı? Bir de Ortadoğu’nun Las Vegas’ı sayılan Dubai vardı elbette. Ama büyüklüğü ve ihtişamıyla Las Vegas ağır bastı.
“Sin City” yani “Günah Şehri” olarak bilinen Las Vegas; 7/24 kumar, lüks oteller, şovlar ve gece hayatıyla dünyanın en büyük eğlence merkezlerinden biri. Yılda 40 milyondan fazla ziyaretçi çeken şehir, kongreler, gösteriler ve diğer etkinlikler için önde gelen bir destinasyon. Kumar ağırlıklı eğlence merkezli net olarak sayısı bilinmeyen ama küçüklü büyüklü 1.500 civarında otele sahip. Ünlü mottosunu hatırlarsınız: “Las Vegas’ta yaşanan Las Vegas’ta kalır.’’
Evet öyle de olmalı, çünkü biliyorsunuz ki bütün bu şatafatın altında çok basit bir gerçek var: Asıl Las Vegas bir çöl. İnsanlar gelmeden, ona bir isim vermeden önce çölmüş buralar, sonradan kurgu bir seraba dönüşmüş
Bu şehre ilk gidişim tamamen spontane olmuştu. Küçük bir sırt çantasıyla, neredeyse hiç plan yapmadan iki arkadaş uçağa atlayıp gittik. Daha havalimanında çıkışa yürürken ATM’lerden çok slot makineleri görmek aslında şehrin ne olduğunu ilk anda anlatıyordu. Bir tur satın alıp The Venetian Resort’a geçtik. Otele girer girmez başka bir gerçeklik başlıyor: Venedik. Kanallar, gondollar, tavanına çizilmiş yapay gökyüzü… Her şey o kadar “gerçek gibi” ki bir noktadan sonra gerçeğin kendisini sorguluyorsun.
Şehir zaten bunun üzerine kurulu. Paris’te değilsin ama Eyfel Kulesi var. New York’ta değilsin ama Manhattan var. Venedik’te değilsin ama gondoldasın.
Her şey var. Ama aslında hiçbir şey tam olarak yok.
Bu durumu en iyi analiz edenlerden biri Robert Venturi. “Learning from Las Vegas” adlı kitabında Las Vegas’ı “mekânın değil, işaretlerin konuştuğu bir şehir” olarak tanımlar. Yani burada binalar yaşam alanı olmaktan çok, birer iletişim aracıdır. Las Vegas’ta yürürken bunu birebir hissediyorsunuz. Her şey size bir şey söylüyor. Ama söylediği şey gerçek değil, göz boyayan bir görüntü.
Katıldığımız turda rehberimizin anlattığına göre şehir kurulurken binlerce işçi çalışmış. Dinamitli patlatmalar, zorlu çalışma koşulları… Şartlar ağır ama Amerika’nın farklı yerlerinden getirilen işçiler, amirler, yöneticiler ciddi paralar kazanmış. Olay da böyle başlamış. Para var, harcayacak yer yok. Para var, gidilecek, zaman geçirilecek bir yer yok. Bu durumun yarattığı fırsatı ilk fark edenlerden biri Bugsy Siegel olmuş. 1940’larda açtığı Flamingo Hotel ile Las Vegas’ın yönünü değiştiren adımlardan birini atmış. Yeni kurulmakta olan şehri kumar ve eğlence ile tanıştırmış. Bir otel, iki otel, derken başkaları da gelmiş ve sayı yüzlerce otele ulaşmış.
Sistem basit: Çölün ortasında bir ihtiyaç yaratılıyor, sonra o ihtiyaca uygun bir hayat kuruluyor. Bu hayatta büyüyor, büyüyor, çölü yani gerçeği yutuyor.
Las Vegas hiç uyumuyor. Hele de geceleri. Akşam olup, ışıklar yandığında şehir tamamen başka bir şeye dönüşüyor. Işıklar, şovlar, kalabalıklar… Her şey birbirine çok yakın görünüyor ama yürümeye kalkarsan çok uzak.
Grubumuz eğlenceli; rehber ne anlatırsa anlatsın, biri mutlaka bir yeni bir şey ekliyor: Las Vegas dünyanın en büyük eğlence merkezi. Las Vegas dünyanın en ünlü şeflerinin olduğu yer. En büyük şovlar, en uzun geceler, en hızlı bürokrasi. Öyle ya en hızlı bu şehirde evleniyorsunuz
Sürekli bir “en” hali.
Bir süre sonra fark ediyorsunuz: Las Vegas sadece bir şehir değil, abartının diliyle konuşan bir yer. Her “en” denildiğinde küçük bir alkış kopuyor. Ve insan ister istemez düşünüyor:
Gerçekten bu kadar “en” olabilir mi bir yer, yoksa bize öyle olduğuna mı inandırılıyor?
İnandırmak konusunda gayet başarılı Las Vegas. Kısa sürede dünyanın tamamının buradan ibaret olduğunu sanabilirsiniz. Sizi şehre adapte etmek için her şey düşünülmüş. Mesela bazı otellerin ücretsiz şovları da var. Katılmanız için o otelin müşterisi olmanıza bile gerek yok. Zaten mesele tam da bu: Sizi içeri çekmek.
Örneğin Bellagio Hotel’in önündeki havuzda akşamları yapılan ışıklı su gösterileri… Ocean’s Eleven filminden de hatırlanacak o sahne, aslında başlı başına bir davet. Bir süre izliyorsunuz, sonra kendinizi zaten içeride buluyorsunuz.
Treasure Island Hotel’de korsan savaşları, Planet Hollywood Resort içinde aniden başlayan gök gürültüsü ve yapay yağmur… Mirage Hotel önünde bir anda patlayan volkan…
Luxor Hotel’in tepesindeki, dünyanın en güçlü ışıklarından biri olduğu söylenen fener…Fener güya dünyanın en büyük fener ışığıymış. uzayda bu ışıkla gazete bile okuyabilirmişiz! Bir en daha, alkış…
Her şey bir gösteri. Her şey bir sahne.
Ağustos ayı sonunda gitmiştik; Las Vegas akşamlarının en yaşanabilir zamanı. Hafif serinlikte, insanı yormayan bir hava… Ama aslında havadan çok, etrafınızdaki bu sürekli hareket hâli yoruyor insanı.
Bir kez daha durup düşünüyorsunuz: Burası dünyanın özeti mi, yoksa dünyanın bir taklidi mi?
Dört yıl sonra tekrar gittiğimde de hiçbir şey değişmemişti. Aynı şovlar, aynı sahneler, aynı illüzyon. Zaman ilerlemiyor gibiydi.
Las Vegas’ta zaman yok. Saat yok. Sabah yok. Sadece sürekli devam eden bir “şimdi” var. Bu “şimdi” hali, sinemada da sıkça karşımıza çıkıyor. Örneğin Casino filminde Martin Scorsese, Las Vegas’ı yalnızca bir eğlence merkezi olarak değil, gücün, kontrolün ve çöküşün sahnesi olarak anlatır. Parlaklık arttıkça çürüme de derinleşir.
Benzer şekilde Leaving Las Vegas filminde şehir bu kez bir kaçış mekânıdır. Ama bu kaçış, aslında kendini yok etmeye giden bir yolculuğa dönüşür. Filmin yazarı John O’Brien’ın hikâyesi de en az roman kadar sarsıcıdır. RIP.
Bu noktada insan şunu düşünmeden edemiyor: Las Vegas bir eğlence şehri mi, yoksa kontrollü bir illüzyon alanı mı?
Şehirde gördüğünüz her şey aslında bir performans. Yanınızdan geçip gidip Marilyn Monroe’lar, Elvis Presley’ler, şov satmaya çalışan insanlar… Hepsi bu büyük sahnenin parçası.
Las Vegas belki de dünyanın en büyük dekoru.
Bu dekorun içinde dolaşırken, tur programımıza dahil olan Red Rock Canyon’a gittik. Ve orada bir şey değişti. Red Rock Canyon, Las Vegas’a sadece yarım saat uzaklıkta. Ama sanki başka bir gezegende.
Sessizlik. Gerçek taşlar. Gerçek rüzgâr. Gerçek gökyüzü.
Hiçbir şey süslenmemiş. Hiçbir şey yeniden üretilmemiş. Orada yürürken şunu hissettim: Hakikat bu kadar sade olabilir.
Las Vegas’tan sadece yarım saat uzakta, ama ondan tamamen farklı bir yerdeydik.
Bu karşıtlık, bana “Fade, Sag, Crumble” adlı kitaptaki metinleri hatırlattı. Las Vegaslı yazarların kaleme aldığı bu kolektif kitapta, şehrin parlak yüzünün ardında kalan yıpranma ve çürüme sık sık karşımıza çıkar. Özellikle Danielle Kelly’nin Neon Müzesi’ni anlattığı bölümde, bir zamanlar ışıl ışıl parlayan tabelaların sessizce çürüyüşü anlatılır. Parlayan tabelalar bir gün söner ve geriye yalnızca paslı bir iskelet kalır.
Danielle Kelly’nin “Live Rust: Love, Mold, and Heavy Metal in the Neon Boneyard” (Canlı Pas: Neon Mezarlığında Aşk, Küf ve Heavy Metal) başlıklı metninden alıntılar bırakmak istiyorum buraya:
“Neon Müzesi ve Mezarlığı, Las Vegas’ın neon ışık kültürünü korumak için 15 yıl harcadı. Müze koleksiyonunda 150’den fazla tabela bulunuyor, ancak bunların onda birinden azı restore edilmiş durumda. Geri kalanı Neon Mezarlığı’nda elektriksiz olarak duruyor. Bazılarının durumu kusursuz, birkaçı ise yıkılmanın eşiğinde, ancak çoğu ikisinin arasında bir yerde. Her birinde, açıkta kalan metalin etrafını saran zarif boruların, düzensizce aşınmış boyanın ve ara sıra paslanmış köşelerin güzel ve orantısız bir kombinasyonu var. Bazıları on yıllarca süren emeğin ve ara sıra yaşanan kötü muamelenin izlerini taşıyor, kısmen ezilmiş veya parçalanmış durumda. Tabelaların içinde ve etrafında bir yol çizilmiş ve tabelalar, uygun gördükleri şekilde, her açıdan ve soyut biçimde yola doğru yöneliyorlar. Paslı bir Roma harabesinin içinden geçen görkemli bir gezinti gibi.”
“Her yıl binlerce insan bu yıkılmış neon tabelanın fotoğrafını çekmek için buraya akın ediyor. Kaşıntı yapan soyulan boyaya ve çizilen kırık borulara tanık oluyorlar. Camların fotoğraflarını çekiyorlar. Çölün sert güneşi, akkor ampulden kırılarak ince dairelerden oluşan ters bir gölge oluşturuyor… Stardust, Desert Inn ve Sahara, Tropicana ve Aladdin orada. Sadece yerlilerin veya uzun süredir burada yaşayanların tanıyabileceği tabelalar var: Society Cleaners, Steiner’s Cleaners, Ugly Duckling Car Sales ve Green Shack.”
– Neon Müzesi , 821 Kuzey Las Vegas Bulvarı
Yine Venturi’nin verdiği örnekler geliyor aklıma: Bir motelin tabelası, bazen binanın kendisinden önce görünür. Yani önce yapı değil, onun işareti gelir. Bu yüzden Las Vegas’ta mimari, mekân kurmaktan çok anlam kurar. Binalar yaşanacak yerler değil, görülmek ve hatırlanmak için tasarlanmış yüzeylerdir.
Ve belki de tam bu yüzden, Las Vegas’ta gerçek olan şey, yapının kendisi değil, onun temsil ettiği fikirdir.
Şimdi bunları düşünürken; şehirden çıkış yaparken o ünlü “Welcome to Fabulous Las Vegas” (Muhteşem Las Vegas’a Hoş Geldiniz) tabelası önünde fotoğraf çektirmek için sıra beklediğimizi hatırlıyorum.
Tabelanın arkasında ise “Drive Carefully Come Back Soon” (Aracını Dikkatli Sür ve Tekrar Buraya Gel) yazıyordu.
İki kere gittiğim bu şehre bir kez daha gitmek ister miyim? Neden olmasın? Eminim gidenlerin çoğu, fırsatını buldukça yine gidiyordur bu kente ya da bir kez daha gitmek istiyordur.
Evet Las Vegas’ın hakikati bir çöl olması. Hilesi ise bu çölün üzerine kurduğu devasa bir hayal.
Mesele sadece kandırılmak olmamalı. Çünkü bu şehrin hilesini herkes biliyor. İnsanlar buraya kandırılmayı bilerek geliyor. Biliyoruz ki bazen gerçek yetmiyor. Bazen insan, gerçeğin yerine iyi kurgulanmış bir hikâyeyi tercih ediyor.


