Belgin Ulutay
Rüzgâr sabırlıdır; önce köşeleri alır,
sonra harfleri inceltir,
en sonunda anlamı toza çevirir.
Kingu’nun Kanı
Babil tabletleri, romantik bir başlangıç sunmaz; insanın kökenine dair soğukkanlı bir kırılma kaydıdır. Henüz insanın kendini “insan” diye adlandırmadığı bir çağın tortusu saklıdır.Anlamın rüzgârla savrulduğu tabletlerde, düzenin zaferi diye anlatılan hikâyelerin aslında en büyük varoluşsal yenilgimiz olduğu açıkça söylenmez.
Enuma Eliş, düzenin doğumunu uyum değil; parçalanma, yarılma ve şiddet eylemi olarak anlatan eski bir yaratılış destanıdır. Sarsıcı olan şudur: Marduk’un Tanrılara hizmet için şekillendirdiği insan, uysallıktan değil kaosun kanından yoğrulmuştur. Kaosun annesi tanrıça Tiamat’ı katleden Marduk, onun parçalanmış devasa gövdesinden göğü ve yeri inşa eder. Tiamat’ın gözünden Fırat ve Dicle akar. Ve sıra insanı yaratmaya gelince, bu kusursuz mimarinin harcı için tanrısal bir sükûneti değil, isyanın gerçek elebaşısı Kingu’nun damarlarından fışkıran o hırçın ve uzlaşmaz kanı seçilir.
Orduları yönetmiş, düzene başkaldırmış, kozmik nizamı sarsmaya cüret etmiş Kingu’nun kanı toprağa karıştırılır ve insan cezalandırılmış bir başkaldırının tortusu olarak yaratılır. Kan, toprakla karıştığında bedenden çok bir gerilime dönüşür.İşte o tek damla, insanlığın tarihini geri dönülmez biçimde belirledi. Biz tanrısal uysallıkla değil, sistemin dışına itilenin, “hayır” diyenin kalıntılarıyla mayalandık. Dolayısıyla, göğsümüzün tam ortasında hissettiğimiz o dinmek bilmeyen huzursuzluk, bir günah ya da bir hastalık değil; Babil’den bugüne ulaşan kadim bir mirastır. Hamurumuzda itaat değil, ihlal vardır.
Bu kadar eski ve büyük bir medeniyetin ilk anlatısı, özümüzde itaatsizlik olduğunu söyler. Bir uyumsuzluğun, bir “hayır”ın.
Bu kadim mirası anlamak için bizzat var olmanın temel şartı olduğunu kavramak gerekir. İnsan, düzenin değil, kaosun çocuğudur.
Eğer genetik koddaki o meşhur “itaatsizlik”, yani mutasyon olmasaydı, bugün hâlâ okyanusların karanlık diplerinde birbirinin tıpatıp aynısı olan, kopyalanmaktan başka bir işlev bilmeyen tek hücreli canlıların durağanlığında asılı kalır, öylece süzülürdük. Kingu’nun kanı bir metafor değil. Tam tersi: biyoloji, Kingu’nun kanının bilimsel çevirisidir. Çeşitlilik, kusurun birikmesidir. Ve kusur, sistemin kendini aşma biçimidir.
Bilim, mevcut teorileri onaylayan gözlemlerle değil, onları çürüten anomalilerle ilerler. Her büyük devrim, yerleşik düzene karşı çıkan birinin, Galileo’nun, Darwin’in, Einstein’ın “bu böyle değil” deme cesaretinden doğdu. Sanat da öyle. Her yeni akım, bir öncekine ihanet eder.
Protagonist sadece mevcut düzeni, statükoyu ve olanı savunurken; antagonist sistemi değişime, dönüşüme ve dolayısıyla hayata zorlar. Milton’ın Kayıp Cennet’indeki Şeytan’dan Dostoyevski’nin Yeraltı Adamı’na kadar tüm o büyük edebi karakterler olmasaydı, insanlık anlatısı tek bir sayfa bile ilerleyemezdi.
Her sanatçı, her bilim insanı, bir önceki düzene ihanet ederek kendi düzenini kurar. Yaratıcılık, tanım gereği, itaatsizliktir. Sanat ve bilim de aynı yerde başlar. Eskiye başkaldırmadan yeni doğmaz; bu kültürün değişmez yasasıdır. Hareketin, hikâyenin ve varoluşun asıl motoru, “hayır” demenin o sarsıcı, yıkıcı ama bir o kadar da doğurgan gücü.
İsyan etmek için ayağa kalkan mı daha çok yorulur, yoksa itaat etmek için her gün biraz daha eğilen mi? Hiç düşündünüz mü?
İsyan, yoğun bir eylemdir. Soru soran, sistemin sinir uçlarını kaşıyan, meydan okuyan, “bu böyle olmak zorunda değil” diyendir, itaat ise zamana yayılan bir deformasyondur. Bir tür ölüm taklidi. Ses çıkarmadan onanan, sistemin talep ettiğini sessizce yerine getirendir. “Evet” demek için iradeye gerek yoktur. “Evet,” teslimiyetin örtülü dilidir.
Her gün biraz daha eğilmektir. Omurga, bir kararın değil, tekrarın sonucunda şekil değiştirir. İtaat bu yüzden görünmezdir. Fark edilmez. Dramatik değildir. Çünkü çöküşü sessizdir. Sabah kalkmaya devam ettirirken, gece yatağa gittiğinizde kendinizden biraz daha az bulursunuz.
Bu çerçevede insanı yalnızca Sapiens olarak tanımlamak yetersiz kalır. Çünkü bilmek, tek başına dönüşüm yaratmaz. Dönüşüm, itaatsizlikle başlar. İnsan aynı zamanda Antagonisttir. Homo Antagonist. Karşı koyan insan. Düzeni sorgulayan, sınırları zorlayan, “neden?” diye soran varlık. Soru sormak bile bir itaatsizliktir; çünkü bilineni değil, bilinmeyeni hedefler.
Sistemler, içindeki aykırı sesleri tolere edebildiği sürece esneklik kazanır. Demokrasilerin muhalefete ihtiyacı vardır. Bilimin eleştiriye. Sanatın şoke etmeye.
Not: Bu, sonsuz bir kaos çağrısı değildir. Kaos, yapıyı yıkar; ama antagonist enerji, yapıyı dönüştürür. İkisi farklıdır. Kingu yalnızca yok etmek için değil, var olan düzenin yetersizliğine karşı savaşmak için kanını döktü.
Bu durumun etik boyutu, trajedilerde daha görünür hale gelir. Antigone, yasanın açık ihlalcisidir. Devlet düzenine göre suçludur. Ancak onun suçu, rastlantısal değildir. O eylem, daha eski bir sadakatin sonucudur. Yazılı yasa ile yazılmamış olan arasındaki çatışma. Kingu’nun kanı ile Marduk’un düzeni arasındaki gerilim. Antigone, yalnızca bir karakter değildir. Ve Antigone’nin bedeninde akan şeyle tanışıktır. Kendi içinde de bir yerlerde aynı damar zonklamaktadır. Kingu’nun kanı. Onu yasanın üstünde bir şeye, vicdanına, yazgısına itaat ettiren o kadim kan. O, insanın içindeki bölünmenin sahneye taşınmış halidir.
İnsan yalnızca “hayır” dediği anlarda gerçekten canlıdır. Çünkü “hayır,” seçimi gerektirir. Bedeli hesaplamayı, bedeli göze almayı ve sonra yine de dikilip durmayı gerektirir. “Hayır,” bir irade eylemidir. Ve irade, tanım gereği, programın dışında çalışır.
İçinde yaşadığımız modern çağ, Kingu’nun damarlarımızdaki o sıcak ve canlı kanını dondurmaya, bizi algoritmaların, sosyal normların ve “beğeni” butonlarının şeffaf hücrelerine hapsetmeye çalışıyor. Artık itaat, bugün bir erdem, bir huzur kaynağı ya da toplumsal bir gereklilik gibi pazarlanan sessiz bir ölüm taklidi. Zorla dayatmadan çok, gönüllü bir katılıma dönüşmüştür. Sosyal medya platformlarıyla beğenileni tekrarla, beğenilmeyeni sustur döngüsüyle insanı düzleştiren bir nesneye dönüştürdü. Beğeni butonu, bu sistemin en sade ama en etkili arayüzüdür. Onaylanmak, görünür olmakla eşitlendi. Görünür olmak, uyum sağlamakla. Ve böylece itaat, ödüllendirilen bir davranış haline geldi. Kingu’nun kanı, bu döngü içinde yavaş yavaş dondurulur oldu.
Radikal olan törpülenir. Aykırı olan görünmezleştirilir. Ve sistem, kendini tehdit eden enerjiyi nötralize eder. Sistem aykırı sesleri yok ederse kendi hareket kabiliyetini de kaybeder. İsyan, yalnızca karşı çıkmak değildir; aynı zamanda sistemin kör noktalarını görünür kılmaktır. Bu döngüyle Pavlov’un zilindeki zil ve köpek ayrımını kaybetti.
“Uyumlu ol.”
“Aşırıya kaçma.”
“Sistemi zorlama.”
Bu uyarılar meşru görünür; çünkü toplumsal uyum gerçekten bir işlev taşır. Ama bir noktadan sonra uyum, yaratıcılığın en büyük düşmanı haline gelir.
Burada kritik olan, bu sürecin fark edilmemesidir. Çünkü modern itaat, zorla değil, arzuyla kurulur. En tehlikeli boyun eğme, baskı altında olanı değil, gönüllü olandır. Zincirsiz köleler, zincirli kölelerden daha köledirler. Çünkü özgür olduklarını sanırlar.
Bu yazıyı buraya kadar hala okuyorsanız kendinize şu rahatsız edici soruları sorun. Çünkü Kingu bize şöyle fısıldıyor.
Siz bugün hangi yasanın sessiz suç ortağısınız?
Hangi adaletsizliğe “evet” diyerek kendi ruhunuzdan bir parçayı feda ediyorsunuz?
Huzursuz oldunuz değil mi? Sizi bu huzursuzluktan tedavi etmeye çalışan her sistem onu normalleştiren, bastıran, beğeni butonuna hapseden her mekanizma Marduk’un işini sürdürüyor: İsyancının kanını kontrol altında tutmak. Yarattığı varlığın, içindeki asiliği unutmasını sağlamak.
Ama unutmayın.
Damarlarımızdaki o kadim kan, bizi rahatsız etmeye, uykularımızı kaçırmaya ve bizi yeniden ayağa kalkmaya zorlamaya devam edecek.
Babil’in tabletlerine geri dönüldüğünde, başlangıç hâlâ oradadır. İnsan, tanrıların sükûnetinden değil, isyancıların gürültüsünden doğmuştur. Damarlarımızda dolaşan şey, yalnızca biyolojik bir akış değil. Aynı zamanda tarihsel bir kalıntıdır. Bastırılmış olanın sürekliliği. Ve belki de bu yüzden, son soru kaçınılmazdır.
Gerçekten yaşıyor musunuz, yoksa yalnızca kusursuz bir uyumun içinde mi sürdürüyorsunuz kendinizi?
Öyle ya, itaat huzur getirebilir.
Ama isyan, insanı mümkün kılar.

Belgin Ulutay, 20 yılı aşkın süredir çeşitli sektörlerde orta düzey yönetici olarak görev yaptı. Yazmaya ve seslendirmeye şiir ile başladı, çeşitli eğitimlerin ardından edebiyat yolculuğunu öyküler ile devam ettiriyor. Tiyatro, seslendirme, kitaplar, seyahatler ve yazı ile kendine bir dünya kuran Ulutay’ın bir çok kollektif kitapta öyküleri yayımlanmıştır.


