Ebru Eren
Alaz’ın kaybolduğunu kimse fark etmedi. Kendisi de farkında değildi çünkü insan birini kaybettiğinde önce kendisini eksik sanır, kaybolmuş olduğunu düşünmez. O yüzden o da kendisinde bir eksik aradı. Teknik olarak yanlış sayılmayan ama resmi bir unvan da olmayan otobüs hostesliği ilanına başvurmaya öyle karar verdi. Muavinlik. Muavin olup şehir şehir gezerek yollarda kendisini arayacaktı.
Otobüslerin içi gündüzleri başka geceleri başka bir yerdi. Koltukları yıllardır aynı yükleri taşımaktan yorulmuş gibiydi. Sayısız bedenin ağırlığını taşımayı ezberlemiş kumaşlarının renkleri Alaz’ın üniformasına benziyordu. Ne tam gri denebilirdi ne de tam bordo. İkisinin arasında kalmış bir ton. İç içe geçmiş.
İçinde bir kadehin dibinde ağırlaşıp çökmüş biraz şarap tortusu, biraz kül, biraz kan, biraz da katettikleri uzun yollardan yapışmış toz vardı. Gün doğumlarında daha soluk, gece otobandaki lambaların yansımasında ise daha koyu görünürdü. Aynı koltukların yolculuk uzadıkça kararan döşemeleri gibi.
Alaz hiçbir zaman bu rengi sevmedi ama nefret de besleyemedi. Yine de bu renge teslim oldu. Çünkü bu renk hiçbir şey vaat etmiyordu. Ne bir başlangıç ne bir gelişme ne de bir son. Ve Alaz tam da bu yüzden her sabah üniformasını giydiğinde biraz daha koltuklara, otobüsün koyu yeşil zeminine ve ışıklı tavanına yakın hissediyordu.
Otobüs hareket ettiğinde Alaz çoğu zaman ayakta dururdu. Servis saatleri ve bir yolcunun çağrı ışığının yanması dışında kalan zamanında şoför koltuğunun yanındaki koltukta dinlenebilecekken dahi en arka kısımda merdivenin dibindeki kapının korkuluğuna tutunur, yola bakardı. Düğmeye basan yolcunun ışığını görememe kaygısı taşımazdı çünkü tüm yolcular zaten görüş alanında olur herhangi bir kıpırtılarında ve hareketlerinde bir istekleri olduğunu anlardı. Yüzlerini ezberlemez ama taleplerine asla kayıtsız kalmazdı.
Beklemekle ilerlemek arasındaki farkı en çok gece seferlerinde düşünürdü. Alaz her terminalde, her dinlenme tesisinde bir şey olmasını beklediğini fark etti. Öyle büyük bir şey değil, ona yönünü gösterecek bir işaret, bir ışık. Bir yolcunun koltukta unuttuğu bir kitap belki. Gerçi yolcuları içinde çok az kitap okuyan olurdu. Onlar da genelde öğrencilerdi.
Ama hep aynı döngüdeydi. Terminal kapıları açılıp kapanır, renk renk kıyafetleriyle yolcular girer ve çıkardı. Alaz ise hiçbir zaman yüzlere ezberleyeceği kadar uzun bakmazdı. Bekleme salonundakiler de beklemekten çok kalıyor gibiydi. Bazıları saatlerce ellerinde karton bardaklarla oturup bir türlü gelmeyen seferi beklerdi, bazı kadınlar ellerindeki telefonlara gözlerini dikip gelmeyecek bir aramayı. Başı omzuna düşüp günlerin uykusuzluğunu bir bekleme salonundaki sandalyede çıkarmaya çalışanlar da olurdu.
Alaz hiçbirini tanımıyordu. İsimlerini ya da nereli olduklarını bilmiyordu. Yaşlarını, mutlu olup olmadıklarını merak etmiyordu. Onlar da sadece bekliyordu. Beklemek yapabilecekleri en cesur eylemdi.
O yıldızsız Kasım ayazı gecesinde dinlenme tesisindeki çorbacının masasında söylediği demli çaya bakarken ilk kez düşündü. Neden yollardaydı?
Alaz’a bir şey oldu. Gözleri daha sık dalmaya, aklı daha çok karışmaya başladı. Artık ayakta olmaktan çok her fırsatta koltuğuna oturuyor, otoban şeritlerinde ilerlerlerken yarı uykulu yarı uyanık şekilde derinlere inmeye çabalıyordu. Bir işaretin gelmesini değil gelmeyeceğini bilmenin yükünü taşıyordu. Belki de bir şeyin eksik olduğuyla ilgili fikri değişmişti. Eksiklik değil fazlalıktı kurtulmak istediği.
Her sabah aynı üniformayı giyiyor, aynı saatte otobüse biniyor, haftalık değişen güzergahlarla aynı yolları kat ediyor, aynı duraklarda duruyordu. Ve yine onlarca yüzlere bakmadan bütün yolcuları görüyordu. Kendi kendine hiçbir yüzü ezberlemeyeceğine dair bir yemin etmiş gibiydi.
Aradan biraz zaman geçtikçe terminallerin isimleri silikleşmeye başladı, şehirlerin de isimleri puslanmaya. Gittiği yer değil orada ne kadar beklediği önemliydi artık. Zaman terminallerde asılı kalmıştı.
Bir gece yine bir terminalde fark etti onu.
Bankta oturan bir adam. Kır saçları ve sakalları uzun zamandır kesilmemiş, yorgun omuzları öne düşmüş bu uçları aşınmış deri ayakkabılarının ucuna bakıyordu. Valizi yoktu. Elinde bileti yoktu. Sadece oturuyordu. Göz göze geldiler. Alaz onu daha sonraları her hafta aynı gün ve saatte aynı bankta görmeye devam etti.
Adam hiçbir otobüse binmiyor ne dışarı çıkıyor ne de içeri giriyordu. Ama Alaz’a herkesten farklı bakıyordu. Üniformasıyla, göreviyle ilgilenmiyor, bu bahaneyle ona sadece soru sormak için soran diğer insanlar gibi davranmıyordu. Onun için sadece Alaz’ın orada olması önemliydi.
Adamda kendisini görmeye başlıyordu. Daha önceleri düşündüğü gibi aradığı şey bir işaret, bir yön değildi. Aradığı kendine benzeyen biriydi. Ona benzeyen birinin varlığı ilk defa bir yere ait olmayı hissettiriyordu.
Alaz o gece dönüş yolunda ilk defa adını düşündü. Adının anlamını biliyordu. Alevin parıltısı. Uzun zamandır ona kimse adıyla seslenmemişti. Üniformasının yakasında takılı kartlıkta yazmasına rağmen hiçbir yolcu da ona Alaz Hanım dememişti. Ona ya hanımefendi ya kızım ya da bayan derlerdi. Bazen de evladım. Acaba içindeki boşluk duygusu bundan olabilir miydi?
Şimdi adı da otobüsteki koltuklar gibi zihninde çakılı duruyordu. Aynı koltuklar gibi bir zamanlar oturduğu ama şimdi herhangi birine ait olduğunu bildiği bir nesne gibi. İsminin öznelliği yok oldu.
O son seferde otobüsteki koltukların hepsi doluydu. Camlardan içeri gri bir sis bulutu sızıyordu. Kara bir bulut kümesi yol boyunca otobüsün tepesinde ilerliyordu. Yolcular yerlerine otururken Alaz koridorda ayakta durdu. Otobüs hareket ettikten sonra insanların sesleri yavaş yavaş kesilmeye başladı. Geriye sadece motorun ve şoförün teybinden gelen kısık bir müzik sesi kaldı. Alaz da yerine oturdu.
Bir süre sonra Alaz’ın karlı yirmi altı numaralı yolcunun çağrı ışığı belirdi.
Şoför virajı dönmeye çalışırken Alaz koridorda koltuklara tutunarak yürüdü. Cam kenarında oturan, sivri çeneli yaşlı adam gözlüklerinin üzerinden Alaz’a baktı. Gözlerinde telaşsız bir ifade vardı.
Gözlerini kısarak Alaz’ın yaka kartına baktı. Evladım adın neydi dedi.
Soru Alaz’ın kulaklarına varmadan tüm koridoru dolaştı, pencerenin kenarlarına uğradı, tavandan sekti ve sonunda kısık yankısı kaldı.
Alaz yankıyı kulaklarıyla sindirmeye çalıştı, başaramadı. Şakaklarından bir sıcaklık basıp dönerek şah damarına doğru ılık ılık inmeye başladı.
Yankı devam etti. Evladım adın neydi? Sonra soru havada asılı kaldı.
Bir anda adı ağzından çıkamadı. Sanki adını söylediğinde Evren’de yüzyıllardır kapalı kalan bir sürü kapının kilidi açılacak ve Alaz bu yüzden hiç bilmediği bir aleme gönderilerek, cezalandırılacaktı. Korktu. Ama cevap vermesi gerekiyordu. Kim bilir sorunun üzerinden ne kadar süre geçmişti.
Adı vardı. Ama neydi? Bilmiyordu. Ya da hiç öğrenmemiş miydi? Belki de hiçbir zaman bir adı olmamıştı. Nefesini düzene sokmaya çalıştı.
Adını söylemek sanki başka birine dönüşmekti. Yıllardır kabul etmediği gerçekle yüzleşmek, gidip varamadığı, aslında varmak istemediği için yollarda olmak istediği gerçeğini kabul etmekti. Aslında Alaz tam da bunu aramıyor muydu? Kaybolmayı.
Alaz omuzlarını dikleştirdi. Sesinin kısık çıkıp düşüncelerini ele vermesinden korkarak boğazını temizleyip konuştu.
Sadece ben diyebildi.
Karşısındaki adam hala hiç acelesi olmayan bakışlarla ona bakıyordu. Olan biten her şeyi anlıyor ya da hissediyordu.
Alaz tekrar ağzını kapadı. Başını sağa çevirdi, sadece yol ışıklarının gölgelerinin vurduğu insan başlarına baktı. Kimileri dik duruyordu. Bazılarınınki boyunlarından sağa ya da sola düşmüştü. Kim bilir hangi uyuyamadıkları uykuların öcünü bu kısıtlı saatlerde ve konforsuz koltuklarda almaya çalışıyorlardı. Her biri bu hakkı kendilerinde görüyor olmalıydı.
Adam sabırla beklemeye devam ediyordu.
Alaz, nasıl yardımcı olabilirim, dedi. Aralarındaki bu sessiz anlaşmayı çözmüş görünen adam başını sallayıp önemli değil diyerek cevap verdi.
Alaz koltuğuna geri dönüp oturduğunda dizlerinin titrediğini fark etti. Şoför direksiyonun başında teypten gelen kısık müzikle sanki ondan kilometrelerce uzaktaydı. Her zamanki gibi yolda ve yalnızdı.
İlk defa biri adını sormuştu. Alaz belki de bu anı zihninde çokça hayal etmişti ve o zaman geldiğinde cevaplayamamıştı. Ama hiç utanmıyordu. Hatta tam tersine çok uzun zamandır üniformasının üzerinde asılı duran büyük bir külçeyi çıkarıp hafiflemişti.
O gece eve döndüğünde yüzünü yıkarken aynaya bakamadı. Üniformasını çıkarıp pijamalarıyla yatağa uzandığında tavana baktı ve düşündü. Belki de kendisini bulmanın bir yolu yoktu.
Acaba bulmak için değil de artık aramaktan vazgeçmek için mi adını unutmak istiyordu. Koridordan odaya vuran beyaz ışığın gölgesi tavanda sabit duruyordu. Alazın gözleri gölgeye kilitlendi.
Alaz artık adı olmadan da vardı. Hafif ve yatay düzlemde ilk kez varlığını hissetti.

Ebru Eren İstanbul’da doğdu. Üniversite eğitimini Trakya Üniversitesi Turizm Otelcilik Bölümü’nde tamamladı. Yedi yıl telekomünikasyon sektöründe çalıştı. Uzun yıllardır Türkiye’de önde gelen yaratıcı yazarlık akademilerinde değerli yazar eğitimcilerden eğitim aldı. Daha önce kolektif kitaplar ve dergilerde yayımlanmış öykülerine yenilerini de ekleyerek çok yakında kitabını çıkarmaya hazırlanıyor. Edebiyat dışında resim de bir diğer tutkusu ve bu alanda da kendini geliştirmeye devam ediyor


