Son dönemde uluslararası festivallerde dikkat çeken bir çıkış yakalayan Rosinante hem anlatım dili hem de sinematografisiyle izleyicilerden ve eleştirmenlerden büyük övgü toplamaya devam ediyor. 2023’teki Tokyo prömiyerinden bu yana uluslararası ve ulusal birçok ödüle değer görülen filmin yönetmeni Baran Gündüzalp, cesur sinema dili ve karakter odaklı yaklaşımıyla bu yıl birden fazla ödüle layık görüldü.
Rosinante’nin yaratım sürecini ve yönetmenin sinemasal vizyonunu daha yakından anlamak için Baran Gündüzalp ile özel bir röportaj gerçekleştirdim. Filmin arka planına ve yönetmenin yaratıcı yolculuğuna ışık tutacak bir içerikle sizi baş başa bırakıyorum.
Özlem Güller Ünal

- Baran Gündüzalp, öncelikle sizi tanıyabilir miyiz?
Ankara’da doğdum. Annem ve babam Hacettepe Üniversitesi’nde çalıştığından beni de Beytepe Kampüsü’ndeki ilkokula göndermişlerdi. Dolayısıyla çocukluğumdan başlayarak akademik bir ortamda, Hacettepe’nin 90’lardaki kültür-sanat yaşamının zenginliğinden de faydalanarak yetiştim. Babam oradaki sergilere, konserlere ve film gösterimlerine çocuk yaşımıza rağmen götürürdü. O yaşlarda eserlerin içeriğini bir yetişkin kadar anlama ihtimalim olmasa bile yaratıcı insanlara ve sanatçılara hayatım boyunca sürecek bir imrenmeyle bakmaya başladım sanırım.
Liseyi, ailemin yeni kurulmakta olan üniversiteye tayini sebebiyle Aydın’da okudum. Sonrasında çok sevdiğim ve alıştığım kampüs yaşamına Eskişehir Anadolu Üniversitesi, İletişim Bilimleri Fakültesi’ni kazanarak döndüm. Mezun olduktan sonra uzun yıllar İstanbul’da ulusal ve uluslararası markalar için reklam yazarı olarak çalıştım. Kendi yapım şirketim olan Alkali Film’i 2017’de kurdum. O günden bu yana reklam filmleri, kısa ve uzun metrajlı filmlerin yapımcılığını ve yönetmenliğini yapıyorum.

- Sinemayla bağınız ne zaman başladı, süreç nasıl gelişti?
Bu soruya rahatlıkla Eskişehir diyebilirim. Öğrencilik yıllarım;her anlamda verimli kampüs atmosferinden faydalandığım bir dönem oldu. Güzel Sanatlar Fakültesi’nden aldığım ek dersler, İletişim Bilimleri’nin özenle oluşturulmuş VHS arşivi, okulun devasa kütüphanesi ve gazete arşivi; hepsini adeta sömürerek geçirdiğim bir öğrencilik yaşantısı oldu. Kieślowski, Bergman, Kiarostami ve De Sica gibi ustaların dünyasıyla erken yaşta bu arşivden filmler seçip izleyerek tanıştım. Bu sırada sayısız yarışmaya ve organizasyona katılarak sürekli çıta yükseltme fırsatı da buldum. Fotoğrafçılıktan reklam film çekimlerine, hatta İstanbul’a uzanan kısa belgesel çekimlerine kadar çok farklı disiplinden beslendim. 90’ların sonu 2000’lerin başında ve Eskişehir’in o dönemki atmosferinde öğrencilik yaptığım için kendimi şanslı buluyorum. Kampüs hayatının ve öğrenciliğin kent kültürüyle buluşabildiği zamanlardı.
Mezun olduktan sonra uzun yıllar reklamcılık yaptım. Reklamcılığın yaratıcılıkla ilişkisinin kıymet gördüğü son dönemdi belki de. Ama içimde hep kendi yaratıcı vizyonumu ortaya koyabileceğim büyük bir eser üretme arzusu vardı. 2000-2015 arası, yoğun reklamcılık mesaisinden kalan zamanlarda – yani geceyarısı – fotoğraftan grafik tasarıma, kısa film ve kamu spotu yarışmalarına kadar her yere adeta saldırdığım bir dönemdi. Başkalarıyla rekabet etme ya da kazanma duygusundan çok, bir tür kendini bulma, kendi potansiyelini keşfetme dönemiydi. O dönem günümüze kıyasla iyi seviyede olan finansal ödüllerle ve ekipman yatırımlarıyla sinema için gerekli teknik altyapıyı kuruyor, aslında gireceğim “büyük savaşın” cephanelerini yığıyordum. Küçük adımlarla güven kazanarak ilerlediğim projelerin çapı büyüdükçe büyüdü ve en sonunda kendimde bir uzun metraj filmi yapabilecek birikimi, özgüveni hissettim.

- Rosinante’nin hikâyesi nasıl ortaya çıktı? Bu projeyi başlatan ilk kıvılcım neydi? Nasıl bir ekiple çalıştınız?
2017’de motosikletle yolculuğu paylaşabildiğiniz telefon uygulamaları vardı. Hem insanlarla tanışmak hem de ek gelir elde etmek amacıyla bu sisteme kaydolmuştum. Çünkü şirketi kurduğum ilk yıldı ve yapımdan kazandıklarım orayı döndürmeye anca yetiyordu. Fotoğrafçılık yaptığım dönemde İstanbul’un birçok farklı mahallesinde insanlarla sohbet ediyor ve sürekli fotoğraf çekiyordum; ama bu sisteme girdikten sonra hiç gitmediğim mahalleleri de duygusal hafızama kaydetmeye başladım. Aynı gün içinde birbirine çok kontrast semtlerden insanlarla yolculuk yapıp onların hikâyelerini dinledikçe aklımdaki projeler rafa kalktı ya da ertelendi. Ve bu hayatlarla ilgili bir metropol filmi yapma duygusu güç kazandı.
Senaryo yazarı eşim Deniz Yeşilgün’le bu fikri paylaştım ve her yolculuk sonrası onu arayıp sokaktan anlattığım hikâyeleri yazmasını istedim. Sonrasında Deniz’le yaptığımız sohbetlerde orta sınıf, eğitimli bir aile üstünden dramatik yapıyı kurma fikri doğdu. Bunu birlikte senaryolaştırdık ve Kültür Bakanlığı’na sunduk. 2020 yılında ilk film desteğini aldıktan sonra Rosinante’nin yolculuğu da başlamış oldu.
Kurguda İsmet Araç’la çalışmak filmin ritmini bulmamızda belirleyici oldu, masaya oturduğumuzda nerdeyse iki filmlik malzeme biriktirdiğimizi anladık ve gerisi fazlalıklardan kurtulup istediğimiz filme erişmekti. Oyuncumuz Fatih Sönmez de aynı sisteme kaydolup yolculukları birebir deneyimlediği için özellikle sokak çekimleri için avantaj yakaladık. Görüntü yönetmenimiz Arda Yıldıran, motosikletin arka koltuğunda kamera kullanmaya adapte olunca İstanbul’un sokakları ve trafiğinde filmin ihtiyaç duyduğu görüntüler doğallıkla oluşmaya başladı.
- Filmin adını neden Rosinante koydunuz? İsmin sizin için sembolik ya da tematik bir anlamı var mı?
Rosinante, aslında Don Kişot’un sadık, yorgun ama bir o kadar da asil atıdır. Cervantes’in romanında Don Kişot’un hayalleri, savaşları ve düşüşleri ne kadar görünürse, onu taşıyan Rosinante o kadar sessiz, o kadar arka plandadır. Oysa yel değirmenlerine her saldırıda altında o vardır. Filmin tematik kıvılcımı tam da bu görünmezlikten çıktı: modern dünyanın içinde kendi yel değirmenlerine karşı savaşan, görünmez insanların yani prekarya sınıfının mücadelesinden.
Rosinante ismi bu filmde sadece bir simge değil; yoksullaştırılmanın ve onurlu bir hayatı sürdürmenin kesiştiği noktadaki o inatçı duruşun tematik karşılığı biraz da. 2023’teki Tokyo Uluslararası Film Festivali’ndeki prömiyerimizden bu yana 30 ülkede prömiyer yaptık ve uluslararası seyircinin bu ismi bir “direnme sembolü” olarak algılaması bizi en çok sevindiren şeylerden biri oldu. Türkiye’deki festival şartnamelerinden dolayı filmin görünürlüğü görece düşük olsa da film seyirciye kısmen ulaşmayı başardı. Ve her geçen gün daha fazla insana ulaşmaya devam ediyor. Filme bu adı verdiğimiz için aldığımız mesaj ve yorumlardan dolayı mutluyuz.
- Rosinante yoğun duygu ve güçlü karakterler barındırıyor. Karakterleri yaratırken hangi gerçek kişilerden, olaylardan veya duygulardan ilham aldınız?
Karakterlerin büyük bölümü o motosiklet yolculukları sırasında tanıştığım gerçek insanların duygusal izlerinden damıtıldı. Elbette hiçbiri birebir aynı değil; ama hepsinde tanıdığım birinin sessizliği, gülümsemesi ya da hayal kırıklığı var. Bir gece İstanbul’un bir ucundan diğer ucuna taşıdığınız insan, sizinle yarım saatlik bir yolculukta belki de kimseyle paylaşmadığı sırları ve anılarını anlatabiliyor. O yoğunlukta dinlediğim hikâyeler bende bir tortu bıraktı; karakterler de o izlerden çıktı. Bazen de sessizce gözlemlediğim insanlardan, durumlardan…
Deniz’le senaryoyu kurarken orta sınıf, eğitimli bir aileyi merkeze almamızın sebebi de buydu aslında: prekaryanın yalnızca “yoksul” diye etiketlenen kesimle sınırlı olmadığını, sınıfsal düşüşün eğitimli orta sınıfı da içeriden çürüten bir süreç olduğunu göstermek istedik. Karakterlerin çelişkileri, kendi kendilerine ihanet anları, küçük gururları hepsi bu çürümenin gündelik görünümleri. Bir kişiden değil, bir duygu durumundan ilham aldım diyebilirim; kendinizi her gün biraz daha geriye hatta aşağıya düşerken bulmanın o sessiz paniği. Üstelik 2017’de pandemi fırtınasına hala 3 sene varken böyleydi. Şu an filmde merkeze aldığımız karakterler için “serbest düşüşteler” diyebiliriz. Çünkü film ekran karardıktan sonra da devam ediyor. Çoğunluk finali umut verici bulsa da bu tamamen nerden ve nasıl okuduğunuza bağlı!
- Çekim süreci hakkında konuşacak olursak, çekim öncesi ve sırasında sizi en çok zorlayan şey ya da sahne neydi? Bu sahneler filmin başarısını etkiledi mi?
Bakanlık Kurulu’nun mülakatı için Antalya’dan dönerken Türkiye’de pandemiden dolayı ilk sokağa çıkma yasakları başlıyordu. Hatta maske ve dezenfektan bile 2 gün içinde bulunmaz hale gelmişti. Tam filmin uluslararası ortak yapım görüşmelerine başlayacağımız süreçte evden çıkamaz noktaya gelmiştik. Dünyadaki finansal zorluklarla birlikte uluslararası birçok ortak yapım askıya alınıyordu. Yaşayan ve coşkulu bir İstanbul filmi çekme arzusu olan bir yönetmen olarak, sokaklarda maskeli insanların olduğu bir set kurmam imkansızdı. Bu nedenle 2 yıl boyunca Deniz’le birlikte senaryoya yoğunlaştık ve 27 taslak üstünde çalıştık. Bu da senaryonun derinleşmesini sağladı bir anlamda.
Çekime başladığımızda ev sahnelerini büyük ekiple konvansiyonel stilde, sokak ve dış çekimleri ise küçük ekiple iki motosikletle gerçekleştirme kararı aldık. Akan trafiğin içinde, İstanbul’un kendiliğinden kadraja sızmasına izin vererek. Ama 2 saatlik bir çekim bile bizi o kadar yoruyordu ki 2 günlük bir dinlenmeyle ancak toparlanabiliyorduk. Motosiklet üstü çekimler çok büyük bir dikkat ve konsantrasyon gerektiriyordu. Çünkü ben motosikleti kullanırken aynı zamanda yakınlık ve uzaklıkla kadrajı da düşünüyordum. Arka koltukta çekim yapmaya çalışan görüntü yönetmenim de sürekli oyuncuların olduğu motosikleti kadrajda tutmaya çalışıyor en iyi planları yakalamaya çalışıyordu. Bu zorlu çekimlerin de katkısıyla Macaristan’da düzenlenen görüntü yönetmenliğine odaklı Zsigmund Vilmos adlı bir festivalden davet aldık. O yıl seçkide dünyanın “en pahalı” diyebileceğimiz yapımları da vardı. Festival seyircileri Rosinante’deki sahnelerin nasıl çekilebilmiş olduğuna ciddi şekilde şaşırmış, görüntü yönetmenimiz Arda Yıldıran’a soru cevapta ciddi bir ilgi göstermişti.

- Filmdeki görsel dil ve renk paleti oldukça dikkat çekici. Sinematografi için nasıl bir estetik anlayış belirlediniz?
Motosiklet yolculuğu gibi kesintisiz, akıcı bir film olsun istiyordum; bu hem anlatının hem de görüntünün ortak prensibiydi. Sokak çekimlerinde kontrollü bir mizansenin peşinde olmadık; tam tersine, akan trafiğin içinde İstanbul’un kadraja kendiliğinden sızmasına izin verdik. Şehrin kendisi de bir karakter olarak filme dahil olmalıydı, set dekoru olarak değil. İki motosiklet, küçük bir ekip, hızla değişen ışık şartları; bu bizi koreografi yerine sezgiye, planlı kompozisyon yerine âna güvenmeye zorladı.
Ev çekimlerinde ise tam tersi bir disiplin uyguladık: büyük ekiple, konvansiyonel bir stille, daha sabit kadrajlar ve daha kontrollü bir ışıkla. Bu ikilik filmin nefes alma ritmini kurdu; dışarısı dağınık, kaotik ve canlı, içerisi sıkışmış ve durağan. Evdeki renk skalası akvaryum ve deniz metaforlarına göndermelerde bulunması açısında mavi ve tonlarındaydı. Bu da seyircilerin gözünden kaçmayan ve onların ödüllendirdiği detaylardan biri oldu filmde.
- Hangi ödülleri aldınız? Filmin aldığı ödüller sonrası size en çok dokunan geri bildirim hangisi oldu? Film şu an nasıl izlenebilir?
Rosinante, 2023’teki Tokyo Uluslararası Film Festivali prömiyerinden bu yana 30 ülkede gösterildi. Uluslararası yarışmalarda en iyi film, yönetmen ve senaryo gibi başlıca ödülleri kazandı; Sao Paulo’dan Tokyo’ya, Napoli’den Cezayir’e kadar farklı kültürlerden seyirciyle buluşmayı başardı. Şu anda HBO’nun modern ustalar seçkisi ve tvplus dijital platformlarında seyirciye ulaşmaya devam ediyor. TRT2 ekranlarında “broadcast” olarak zaman zaman yayınlanıyor. Rosinante, 2023 yılırdan bu yana 15 uluslararası, 4 ulusal ödüle layık görüldü.
Ödüller filmin görünürlüğü ve ekibin motivasyonu açısından kıymetli elbette ama gösterimlerden sonra soru-cevaplarda gelen sorular ve salondan çıkarken yanımıza gelen seyircilerle olan etkileşim hepsinden daha yaşanası! Ödül günün sonunda bir plaket ya da biyografinizde bir satırı işgal ediyor en fazla. Ama gerçekten bir insanın kalbine ve ruhuna yapılmış bir yolculuğun hazzı paha biçilemez! Belki de bu filmleri bu zorluklara rağmen yapmayı katlanılır kılan şey bu his olabilir. Ayrıca gösterişsiz bir film yapmak istemiştim, yani yönetmenin kendini gösterme, kanıtlama arzusundan çok, “derdin ve meselenin” ön planda olduğu. Seyircilerin filme nasıl ortak olduğunu görünce bu da ayrı bir anlam kattı yolculuğumuza.

- Bu zamana kadar kaç film yönettiniz? Kısaca bahsedebilir misiniz?
Rosinante benim ilk uzun metrajlı filmim. Ama buraya gelene kadar arkamda yıllara yayılmış sayısız kısa film, reklam filmi ve belgesel denemesi var. Reklamcılık yıllarımda özellikle 2000-2015 arasında yarışmalar üzerinden ayrı bir üretim alanı kurmuştum: fotoğraftan kısa filme, grafik tasarımdan sosyal sorumluluk yarışmalarına kadar farklı disiplinlerde üretmeye devam ettim. O dönemin ürünleri tek başına “filmografi” oluşturmaz belki, ama Rosinante’nin altyapısını kuran her şey o yıllarda biriktirildi. Bu yüzden Rosinante’ye “ilk filmim” derken aslında 20 yıllık bir hazırlığın sonunda yapılan ilk uzun metraj demek daha doğru olabilir.
- Bir yönetmen olarak bu filmle birlikte sinemaya bakışınızda bir dönüşüm yaşadığınızı düşünüyor musunuz?
Kesinlikle. Bir hayali gerçekleştirmek için bu kadar süre ısrar ve inat ettiğinizde “zorluk” kavramı da biçim değiştiriyor. Sadece kendinizle rekabet eder hale geldiğiniz, tüm kıstasları kendi geçmişinizden aldığınız, daha soğukkanlı bir zihinsel duruma sahip oluyorsunuz biraz da. Bu nedenle hayatımdan “hız” sözcüğünü çıkardım. Sonuçlardan ve zaferlerden çok süreçten keyif alan, ekiple yan yana olma duygusundan, zorluklardan anlamlar ve küçük hazlar yaratabilen bir duygu durumundayım artık.
İlk film süreci bende şöyle bir dönüşüm yarattı. Sinemaya artık daha cesur, daha çıplak bir gözle bakıyorum; daha az kanıtlama ihtiyacı, daha çok soru sorma isteğiyle.
- Rosinante’nin izleyiciden beklediği duygu ya da düşünce nedir? Seyirci üzerinde nasıl bir iz bırakmak istediniz?
Türk sinemasında sınıf bilincine yönelik filmler oldukça sınırlı. Emeğe ve emekçi sınıfa yönelik üretilmiş filmler de daha çok alt sınıflara ilişkin. Biz “yeni ve tehlikeli sınıf” olarak adlandırılan prekaryaya odaklı bir anlatı kurmak istedik. Çünkü sinemamızda bu insanların yani toplumda en çok yer kaplayan “bizlerin temsili” maalesef eksik! Uluslararası platformların ülke sinemamıza dayattığı şablonlar dışında “bizden ve samimi filmlere” ihtiyacımız var sanki. Festival sineması deyince insanların ayaklarının geri geri gitmeyeceği filmler.
Bunun yanında bir de şu duyguyu bıraksın istedim: yenilgi her zaman utanç değildir. Don Kişot da kazanmaz; ama yel değirmenlerine doğru sürmeye devam ettiği için hala ondan bahsediyoruz. Rosinante’nin karakterleri de kazanmıyorlar. Ama sürmeye devam ediyorlar ve bu bence başlı başına bir duruş, estetik bir direnme biçimi!
- Son olarak, gelecek projeleriniz hakkında ipucu verebilir misiniz? Rosinante’den sonra üzerinde çalıştığınız yeni bir hikâye var mı? Neyi umut ediyorsunuz?
İkinci uzun metraj film projemiz yakın zamanda Kültür Bakanlığı’ndan yapım desteği aldı. Eğer yakın zamanda yeni bir pandemi ve kapanma ilan edilmezse uluslararası ortak yapım görüşmelerimiz de olumlu sonuç verecek. Daha iyi ve sağlıklı bir set ortamı kurabildiğimiz, kendimi “yönetmen” gibi hissedebildiğim bir set olmasını umut ediyorum. Çünkü koşullar izin verdiği ölçüde “yönetmen” gibi hissedebilirsiniz; bu belli anlamda konfor gerektiren bir şey. Birlikte çalıştığınız insanların psikolojik altyapısı, mikro ölçekte ne kadar dengeli bir atmosferde yaşadığınız, hatta saf şans; hepsi setin ve projenin kaderini etkileyen, bizden bağımsız faktörler.
Bazen bir film çekmek; “Pirus Zaferi” elde etmek gibi olabilir: o eseri dünyaya getirmek için öyle çok kayıp veriyorsunuz ki hem finansal olarak hem ruhsal olarak. Yine de düştüğümüz yerden kalkıp, henüz zorluklarını bilmediğimiz yeni bir mücadeleye atıyoruz kendimizi. Hair müzikalini çeken Miloš Forman’ın dediği gibi, “başıma gelecekleri bilseydim bu filmi çekemezdim.” Rosinante de böyle başladı; belki ben de metropolde ve pandemi sırasında bir setin nasıl olabileceğini bilseydim korkup hiç çekmeyebilirdim. Ama bugünden baktığımda Rosinante’nin doğmuş olması ve benden bağımsız şekilde hayatına devam ediyor olması beni mutlu ediyor diyebilirim. Şimdi bambaşka bir projeye atılıyorum ve yine sonunu bilmeden. Belki de yeni bir zafer, ama sayısız kayıpla… Dünyanın bugünkü koşullarında kendi “bağımsızlık savaşını” veren her yaratıcı insanın yüzleşmesi ve kabullenmesi gereken bir şey bu.
- Sinema dışında nelerle uğraşıyorsunuz?
Kültür-sanat alanında sadece sinema değil; yayıncılık ve tiyatroda da eserler üretmeye, okurla ve seyirciyle buluşturmaya çalışıyoruz. Alkali Kitap’la 5 yılda 40’a yakın kitabı edebiyat okuruyla buluşturduk. Geçen yıl yayınevimizden çıkan iki eser önemli ödüller kazandı: Kemal Gündüzalp’in Güz Gecesi Ağıtı adlı şiir kitabı Turgut Uyar Şiir Ödülü’nü, Nadya’nın Treni ise Yunus Nadi Öykü Ödülü’nü aldı.
Aynı zamanda İnci Türkay’ın oynadığı, Ayşegül Hardern’in yönettiği tek kişilik oyun Liste’nin ulusal/uluslararası turne yolculuğunu ve iletişimini planlıyorum. Tiyatro ve yayıncılık alanındaki bu eserler de beni en az sinema kadar heyecanlandırıyor. Bu alanlarda yeni ve değerli eserlerin kültür-sanat hayatımıza kazandırılması, “görünürlük kazanması” için mücadele ediyorum. Sinemadaki aynı duyguyla, hızlanarak değil; yavaşlamayı ve süreçten haz almayı bilen, sabırlı, inatçı ve iletişimi sağlıklı insanlarla birlikte…


