
“Leonardo da Vinci, insan bir şeye ancak anladıktan sonra nefret ya da sevgi duyabilir, demiş. Bundan daha yanlış, aynı zamanda daha mânâlı bir söz bilmiyorum.”
Fernando Pessoa – Huzursuzluğun Kitabı
Editörden
Merhaba sevgili okur,
Tutku, çoğu zaman tek bir duygudan ibaret değildir. Arzu, sevgi, hayranlık, özlem, coşku, takıntı, korku ve kıskançlık gibi birçok duygunun iç içe geçmesiyle oluşan güçlü bir duygulanım selidir. İnsan bazen sevdiği için, bazen özlediği için, bazen de kaybetmekten korktuğu için tutkuyla bağlanır.
Tutku gibi insanı harekete geçiren, dönüştüren, zorlayan ve tüketen bir başka güçlü duygu daha vardır: Tiksinti.
Ancak tiksintiyi çoğu zaman yanlış anlarız. Onu yalnızca hoşlanmadığımız şeylere verdiğimiz basit bir tepki sanırız. Oysa tiksinti, bizi yalnızca uzaklaştırmaz; seçimlerimizi, sınırlarımızı ve kimliğimizi de şekillendirir. Neyi reddettiğimiz, çoğu zaman neyi arzuladığımız kadar önemlidir.
Bu sayımızda yine birbiriyle karşıt gibi görünen, ancak çoğu zaman aynı hat üzerinde ilerleyen iki güçlü kavramı yan yana getirdik: Tiksinti ve Tutku.
Hatırlayın tarih boyunca büyük dönüşümlerin önemli bir kısmı bir özlemden olduğu kadar bir reddedişten doğdu. İnsan yalnızca sevdiği şeylere yaklaşmaz; dayanamadığı şeylerden de uzaklaşmaya çalışır. Bu yüzden tutku ve tiksinti birbirinin karşıtı olmaktan çok, aynı hareketin farklı yönleri gibidir.
Fransız düşünür Jean-Paul Sartre, insanın özgürlüğünü anlatırken, varoluşun beraberinde getirdiği huzursuzluğa da dikkat çeker. İnsan, olmak istediği şey ile olduğu şey arasındaki mesafede yaşar. Belki de tutku tam burada doğar. Kendimizi aşma arzusu, başka bir şeye dönüşme isteği, eksik olanı tamamlama çabası… Ancak bu arzu büyüdükçe, beraberinde kendimizden hoşnutsuzluğu da getirebilir.
Julia Kristeva’nın “abject” kavramı da tam bu noktada anlam kazanır. Kristeva’ya göre tiksinti, yalnızca kirli ya da korkutucu olana karşı duyulan bir tepki değildir. Asıl tiksinti, sınırlarımızı tehdit eden şeyle karşılaştığımızda ortaya çıkar. Bu nedenle insan bazen en çok kendi karanlığından, kendi arzularından ya da kendi dönüşümünden tiksinir.
Bu sayıda tam da bu sınırda dolaştık. Ve gördük ki tiksinti ile tutku arasındaki çizgi düşündüğümüz kadar kalın değil… Aşkın saplantıya, hayranlığın kıskançlığa, bağlılığın tahakküme dönüşebildiği bir dünyada yaşıyoruz. Bizi yükselten duyguların aynı zamanda bizi tüketebilmesi mümkün…
Tutkuyla bağlandığınız, tiksintiyle uzaklaştığınız, sizi dönüştüren ve size kendinizi yeniden düşündüren her şeyi birlikte keşfetmek dileğiyle… Keyifli okumalar.
H. Nilgün Karataş
YAZARLAR

HİJYENİK CANAVAR
Bukalemun rengini değiştirirken kimseyi öldürmez. İnsan rengini değiştirirken önce kendi bakışını öldürür. Sonra kendi sözlerini. Sonra ötekini. En sonunda kendini. Ötekini leke gibi görmeye başlayan kişi, kendi ruhunda da karanlık bir temizlik başlatmıştır.

GREGOR’UN ELMASI: BİR ERKEK NE ZAMANA KADAR SEVİLİR?
Bir erkek ömrü boyunca iki elmanın arasına sıkışıp kalır; biri Atlas gibi peşinden koştuğu, ona güç ve saygınlık vaat eden o “altın elma” illüzyonu; diğeri ise performans gösteremediğinde, sistemin ve otoritenin sırtına bir utanç nişanesi gibi sapladığı o “çürük elma” gerçeği!

İNSANIN İÇİNDEKİ BÖCEK
İnsan, bir gün kendi hayatına dışarıdan bakarsa ne hisseder? Tiksinti mi? Acıma mı? Yoksa tarif edemediği tuhaf bir tutku mu? Çünkü insan yalnızca yaşadığı dünyadan yorulmuyor. Bir süre sonra kendi varlığının ağırlığından da yoruluyor. Her sabah aynı bedene uyanmak, aynı düşüncelerin içinden geçmek, aynı kırılmaları taşımak…

BOZULAN KİMLİK SINIRLARI
İkiyüzlü buluyordu yüzü buruşanları. Tertemiz yüzlü, saçı taranmış, pak giysilerdeki çocukları sevmek ne kolaydı. Metrodaki genç, güzel çingene kızın yanındaki kara, sürmeli gözlü çocuğu düşündü. Yüzündeki, elindeki kirin pasın aksine gülüşü güneş gibiydi sıcacık. Belli seviliyordu. Annesi gibi horlanmamıştı henüz.


VENEDİK’İN NEMLİ AYNASI
Güzelliğin ve çürümenin yan yana geldiği bir şehirdeyim. Kimi eleştirmenlere göre görünüşte ihtişamlı ama köklerinde lağım kokan, batmakta olan bir illüzyon şehri. Kanalların üzerinde ışık titriyor, sararmış cepheler suya yansıyor. İlk bakışta her şey kusursuz görünüyor. Biraz daha uzun kalınca nem hissediliyor. Sonra küf. Sonra zaman.

KUTUDA…
Bugün mutfakta ters dönmüş, kendini düzeltmeye çalışan kocaman bir böcek gördüm. Kocamandı. Bir pipet alıp düzelttim, sonra merak ettim onu öyle bırakmadım. Annemin boş bir saklama kabının içine koydum. Artık benim o.

KOKU
Ahmet’in ayağında siyah plastik ve inek bokuyla kaplanmış ayakkabısı vardı. Bu koku yerden yükselip burnuna değdiğinde acınası bir tiksinti midesinde kıvrandı. Sorun şu ki ayakkabıları hep böyle kokacaktı. Babasının on ineğine ondan başka bakacak kimse yoktu. Babası nerede bilen de yoktu.

ARTİZAN ARTİST
Hayranlık ve irkinti duydum karşıtlığımıza. Görünce başım dönüyor, duyunca nehirler tersine akıyordu içimde. Tek bir arzum vardı: Sadık olunmasını istemiştim düşlerime, sonsuz bir sadakat dilemiştim senden. Palavralardan arınmış bir gerçeklikle geride iz bırakılmasını değil.

DAĞITILACAK GİYSİLER
Gömme dolabı sanki şimdiden eski kokmaya başlamıştı. Sadece kırk gündür kapısını açamıyordum oysa. Nasıl kısa, nasıl da uzun bir vakit. Gözyaşlarım, yorgunluklarım, yıpranmışlıklarım; buradan tekrar açılmayı, dağıtılmayı, yerlerine yerleştirilmeyi bekliyordu. “Kırk gün” demişlerdi konu komşu.

SIRTÜSTÜ SAMSALAR
Belki bizi asıl ürperten de budur. Görünen şeyden çok, görünmeyenin çoğalma ihtimali. Tek bir böceğe bakarken bile onun arkasındaki koloniyi düşünürüz. Duvarın içinde, dolabın arkasında, yatağın altında, biz uyurken işleyen karanlık bir düzen varmış gibi gelir.

OLMAK YA DA OLMAMAK GİBİ
İnsan ya ona sunulan oyuncaklarla idare edip boyun eğecek ya da çekeceği acıları bile bile silahlanıp endişe içinde savaşacak. Gelmiştir dünyaya bir kere. Tatlı bir uyku gibi anlatılsa da sırrı çözülmemiş ölüme atlamak, çoğunlukla korkutucudur.


ALBIS
Lohusa kadınlara musallat olurmuş. Kırmızılar içinde, çirkin, boylu-poslu bir kadın. İnanmam böyle şeylere. Sanrı dese tamam diyeceğim. Sanrılarım taşıyor çünkü bedenimden. Zaman atlamaları yaşıyorum sık sık. Nerede ne zaman olduğumun farkında değilim. Boş kalsam bile bebek her daim kucağımda gibi hissediyorum.

YABANİ
Burada yaşayan insanlar beni yabani olarak tanıyor. İlk taşındığım zamanlarda böyle değildi. En azından ben bilmiyordum benimle ilgili düşüncelerini. Ne zaman nasıl öğrendim hatırlamıyorum. Çok da önemli değil benim için gerçi.

MİSAFİR
Kırmızı kalemi kağıttaki kelimeler altında durmadan kaydırdığımı, çizilecek kelime kalmayınca fark ettim. Halbuki nerede, hangi yeri işaretlemek için başladım, hatırlamıyordum. Vapurun düdüğüyle, elimde tuttuğum kağıtları kahverengi çantama tıkıştırdım. Artık hepsi düzeltilecek, yeniden yazılacaktı.

GÜNLERDEN O GÜN
Tuttuğumun, tutunduğumun ellerimden kayıp gittiği, saksıya heves güves ektiğim unutmabeni çiçeğinin ne kadar çabalasam da tutmadığı; havaya, suya, toprağa cemre düşse de baharın hissedilmediği, çürük dişimin ağrısını ilaçların bir türlü dindirmediği, sevdiklerimin çoğu uzağımdayken gıcık olduklarımın ne tarafa dönsem karşımda bitiverdiği günlerdi.

KÖTÜLÜK ÇİÇEKLERİ
Bazı tutkular temas istemez, tam aksine kirlenmek de isteyebilir. Söylemek istediğim, tutku, bazen tutukluluğun içinde kalabilir. Hâttâ kişi, tutkusuyla, zaman zaman, kendi düzenini, ahlâkını, kimliğini ya da güvenli sınırlarını bozmak istemez mi?

SINAV
Giriş kapısının hemen yanına bırakılmış valiz, çaprazında duran iki çift ayakkabı, pencereye bitişik küçük koltuğun yanı başına konumlandırılmış, üzerinde bir ısıtıcı, iki adet, yelpaze duruşunda sallama çaylar, resepsiyon bilgileri için bırakılmış broşür. Karanlık odayı görülebilir kılan açık bırakılıp, kapatılmış banyo kapısının altından sızan ışık.

FİLLER TEPİŞİR KARINCALAR EZİLİR
Jean-Paul Sartre’ın bahsettiği o varoluşsal “bulantı” tam olarak bu olmalı. İnsanın çıkar üzerine kurulu sahte ahlakı, ikiyüzlülüğü ve herkesin kendi köşesine çekilip gerçeğe gözünü yumduğu o çiğ gerçekliği fark ettiğin an içini kaplayan o derin tiksinti… Hislerim tam da böyleydi.


ALBRIZZI’NİN KAVANOZU
Napoli’de, 1798 yılının bir kış sabahı, Cavaliere Filippo Albrizzi adında bir koleksiyoner, çalışma odasında, elinde bir cam kavanoz ile ölü bulundu. Kavanozun içinde berrak sıvı, kayıtlara göre, tanımlanamadı. Polis raporunu tutan memur, “tanımlanamayan” sözcüğünün altını iki kez çizmişti.

TUZ RUHU
Daha sabahın ilk saatleri olmasına rağmen bunaltan bir sıcak kendini göstermişti. Yağsa rahatlayacak havanın tüm ağırlığı hissediliyordu. Yorgun bedeni ile durakta otobüs bekleyen kadın, dolu olduğu için durmadan geçen otobüsün arkasından baktı.

HİÇ CANINIZIN KİTAP ÇEKTİĞİ OLDU MU?
Hepimiz biraz Roquentin gibiyiz aslında. Bazen ellerimiz, gözlerimiz bize ait değiller gibi hissederiz. Yüzüme baktığımda kendimi tanıyamadığım zamanlarım çok olmuştur. Bazen sevdiğim birine bakarken bu hissi yaşarım aslında bir tiksinti değil ona karşı olan ama bakarken ona karşı yaşadığım yabancılaşma kendimdeki bu uzaklaşma hissini tiksintiye dönüştürür.

DİLİN BOŞLUĞUNDA BİR OTORİTE SAVAŞI
Bir tıp fakültesinde profesör, öğrencilerden birine döner ve sorar: “Kaç böbreğimiz vardır?”
“Dört!” diye yanıtlar öğrenci.
“Dört mü?” der profesör, küçümseyici ve başkalarının hatalarını ezmekten zevk alan bir edayla. Sonra asistanına döner ve şöyle der: “Biraz ot getirin, sınıfta bir eşek var!”
Öğrenci ise hemen yanıt verir: “Ve bana da bir kahve lütfen!”

RAKI BEYAZI
Biz rakı sofrası raconunu babamdan öğrendik. “Yüreğin sahibinin hatrı varsa, bıraksın yükünü masana, sen yine de buyur et sofrana Halil,” derdi. Masada o sandalye halen boş, bendeki dalgalarla anca. Senin o “dallarına mı konuyorsun” dediğin o ağaca benzeyen sandalye. Hani güzel olan. Yükün hâlen ağır mı Leyla?

BİR TAT BİR KOKU
Merdiven boşluğundaki hava ağırdı. Nemin ve eski boyanın karıştığı, metalin pasıyla yoğrulmuş bir koku asılıydı tam ortasında. Meltem, anahtarı avuçlarında sıkıp kapının önünde durdu. İçeri girmeden önce derin bir soluk aldı. Burnuna dolan kokuyla ani bir bulantı hissetti. Soluğunu verdi. Ama soluğu ağır havada asılı kaldı.

TİKSİNTİNİN TUTKULU ESTETİĞİ
Sanatın en büyüleyici taraflarından biri, midemizi bulandıran bir konuyu gözümüzü kırpmadan izleyeceğimiz bir başyapıta dönüştürebilmesidir. Sanat her zaman ruhu yüceltmeye, gözü okşamaya ve bizi idealleştirilmiş bir güzellikle sarmalamaya çalışmıyor. Bizi en derin yerimizden sarsan, varlığımızı sorgulatan o asıl büyük hakikat, bakmaktan en çok korktuğumuz, kapısı kilitli tekinsiz odalarımızda saklı.

GÖZ GÖZE
Sırtımda tuhaf bir ağrı var. Ben farkına varmadan önce bizim Osman fark etti, ne bu, neden kamburunu çıkartarak oturuyorsun be, diyerek sırtımın ortasına kocaman bir şaplak attı, hayvan, eli de bir ağır, e dul herif ne olacak. Osman’ı karısı boşadı, beni de kocam.


ALKIŞIN YÖNÜ
Bugün alkış biraz daha uzun sürmüştü, alkışlar uzadıkça içinde büyüyen şeyin mide bulandırıcı bir sıcaklık olduğunu hissediyordu. Tek tük kalan alkışlar, ‘Bir daha, bir daha!’ diye bağıran birkaç kişinin sesini duydukça musluğun seviyesini daha da yükseltiyordu. Akan su hem içindeki sıcağa hem de kulak tırmalayan seslere iyi geliyordu.

TURKUAZIN İÇİNDE BİR SES
Ve ben anlıyordum; bazı insanlar cümle kurmuyor, insanın içine sızıyordu. Bir fısıltı yükseliyordu içimde. Ne tam öfke oluyordu bu ne de masumiyet. Daha çok, yanlış kıyıya vurmuş bir sevdanın tuzlu yankısı gibi boğazımda kalıyordu.

KEVIN HAKKINDA KONUŞMALIYIZ VE…
Yönetmenliğini Lynne Ramsay’in üstlendiği, 2011 yapımı “Kevin Hakkında Konuşmalıyız – We Need to Talk About Kevin” ebeveyn-çocuk ilişkisini merkeze alan bir filmdir. Film boyunca, suç işleyen çocuğun annesi ile ilişkisi işlenmektedir. Fakat burada trajik biçimde anneliğin önemli bir rol olduğu gerçeği kadının seçme hakkı üzerinden gösterilmektedir.

İÇİMDEKİ MÜZİK
Zaman… Geçmesini istediğinizde nasıl da sonsuza doğru genişleyen bir karanlık oluveriyordu.
Başhekim kapıda göründüğünde, biz çoktan hazır ol vaziyetine geçmiş, endişeyle yüzünü, hareketlerini izlemeye başlamıştık. Canı sıkkın, hem de çok sıkkın gibiydi. İyice endişelendik.

WHIPLASH: TUTKUNUN İNSANI PARÇALADIĞI YER
Tutku genellikle olumlu bir kavram olarak ele alınır. Ancak az sorulan bir soru vardır: Bir tutku ne zaman insanı geliştiren bir güç olmaktan çıkıp onu tüketen bir şeye dönüşür? Damien Chazelle’in 2014 yapımı Whiplash filmi bu sorunun peşine düşüyor.

BUENOS AIRES: GECEYE VE RİTME TESLİM OLAN TUTKULU BİR RUH
Güzel şehirleri ikiye böldüm. Ya tarih kokarlar ya da modernizmin zirvesinde yaşarlar. Bir de tutkuyla yaşayan şehirler vardır benim için. Buenos Aires ve Barcelona bu listenin başında gelir. Tutkuyu bir kan gibi damarlarına yüklemişler. Bu yazı için Buenos Aires’i seçtim; bir kentin tutkuyu farklı yönleriyle nasıl hissettirebileceğini anlatabilmek için.

GERÇEK
Önümdeki pembe, jölemsi kütleyi çatalımın ucuyla şöyle bir dürttüm. Laboratuvarda her hücresi kusursuzca klonlanmış, toprağa hiç basmamış, gün yüzü görmemiş protein yığınlarından biri öylece önümde yatıyordu. Yüzümü buruşturdum. Buna et diyorlar, ne kadar yavan…

Zihnimizde idealize ettiğimiz mükemmel hayata ulaşmaya çalışırken, belirsizleşen sınırlarda masumiyetimizi yavaş yavaş yitiren “ben“lerimizi arıyoruz. Belki de tiksinti, bir zamanlar tutkuyla bağlandığımız güzelliğin yok oluşuna duyduğumuz bir yastır.
Nihal Gündüz

Korumaları gereken kuzularla karınlarını doyurduklarını görmekten tiksiniyorum.
Dansa Davet / Jean Teule
İLK SAYFASI
Olayları günü gününe yazmak daha iyi olacak. Açıkça kavramak için bir günce tutmalı. Önemsiz gibi görünseler de küçük ayrıntıları, olayları kaçırmamalı, özellikle hepsini sınıflamalı. Şu masayı, sokağı, insanları, tütün paketimi nasıl gördüğümü anlatmalıyım, çünkü değişen bu. Bu değişimin alanını ve özünü iyice belirlemeliyim.
Sözgelimi mürekkep şişemin içinde bulunduğu kar- ton kutuyu ele alalım. Anlatmam gereken şu: Onu daha önce nasıl görüyordum ve şimdi nasıl1 Söyleyeyim! Dik açılı, altı yüzlü bir paralel kenar bu; açılıyor -saçmala- dım; söylenecek bir şey yok. İşte bundan kaçınmak gerek; olmadığı halde acayiplik bulmaya çalışmamalıyım. Günce tutmanın tehlikeli yanı budur sanırım: İnsan her şeyi büyütmeye, tetikte durmaya, doğruları durmadan zorlamaya kalkar. Öte yandan önceki günkü izlenimi (özellikle şu kutu ve herhangi bir nesneyle ilgili olarak) her an yeniden yakalayabilirim. Gözümü açmalıyım, yoksa yine parmaklarımın arasından kayıp gidebilir.
BULANTI
Jean-Paul Sartre
Can Yayınları
Çeviri: Selâhattin Hilâf
SİNEK AZABI / ELIAS CANETTI
Bildiğim en aşağılık duygu, ezilenlere karşı duyulan tiksintidir; bu tiksinti ezilenlerin niteliklerinden yola çıkarak ezilmişliklerini mazur göstermeyi gerektirir. Pek yüce ve dürüst filozoflar bu duygudan uzak değildir.

Başkaldıran İnsan
Bu dünyada bir tek şeyin yasak olduğunu yadsımak bile yasaya uygun olandan vazgeçmek anlamına gelir. Hiç kimsenin neyin ak, neyin kara olduğunu söyleyemediği yerde, ışık söner, özgürlük gönüllü bir tutsaklık olur.
Albert Camus

Yönetmen: Darren Aranofsky
Senaryo: Mark Heyman, Andres Heinz, John J. McLaughlin
Vizyon Tarihi: 2010
Ülke: ABD
Tür: Psikolojik gerilim, drama
Süre: 108 dakika
Oyuncular: Natalie Portman, Mila Kunis, Vincent Cassel, Barbara Hershey, Winona Ryder
Konusu:
Black Swan, New York’ta prestijli bir bale topluluğunda dans eden Nina Sayers’ın hikâyesini anlatır. Çaykovski’nin Kuğu Gölü balesinde hem Beyaz Kuğu’yu hem de Siyah Kuğu’yu canlandırma fırsatı bulan Nina, kusursuz performansa ulaşmaya çalışırken giderek kendi zihninin karanlık koridorlarında kaybolmaya başlar. Saflık, kontrol ve disiplinle özdeşleşen Beyaz Kuğu ile tutku, arzu ve özgürlükle ilişkilendirilen Siyah Kuğu arasındaki gerilim, Nina’nın bedeninde ve ruhunda yıkıcı bir dönüşüme yol açar.
Neden Seçtik?
Black Swan, tiksinti ve tutku arasındaki karmaşık ilişkinin en çarpıcı örneklerinden biridir. Film boyunca Nina’nın tutkusu yalnızca başarılı bir balerin olma arzusu değildir; kusursuz olma, eksiksiz görünme ve sahnede mükemmelliğe ulaşma takıntısına dönüşür. Ancak bu tutku büyüdükçe, beraberinde tiksintiyi de getirir. Nina, bedenindeki değişimlerden, bastırdığı arzularından, rakip olarak gördüğü insanlardan ve giderek kendisinden tiksinmeye başlar. Film, insanın en yoğun tutkularının bazen kendi benliğine yönelen bir yabancılaşmaya dönüşebileceğini gösterir. Film bize tiksinti ve tutkunun birbirine zıt gibi görünen oysa çoğu zaman birbirini besleyen duygular olduğunu hatırlatır.

Saturn Devouring His Son (Oğlunu Yiyen Satürn)
- Ressam: Francisco Goya
- Eser: Saturn Devouring His Son (Oğlunu Yiyen Satürn)
- Yıl: 1819–1823
- Ülke: İspanya
- Tür: Kara Romantizm / Kara Resimler (Black Paintings)
- Teknik: Duvar resmi olarak yapılmış, daha sonra tuvale aktarılmış yağlı boya
- Boyut: 143 × 81 cm
- Bulunduğu Yer: Museo del Prado, Madrid, İspanya
- Konusu:
Eser, Roma mitolojisindeki Satürn’ü (Yunan mitolojisindeki Kronos) tasvir eder. Bir kehanete göre çocuklarından biri tarafından tahtından indirileceğini öğrenen Satürn, doğan her çocuğunu yutar. Goya’nın resminde ise Satürn, oğullarından birini vahşi bir şekilde parçalayarak yemektedir. Karanlık fon, dehşet dolu bakışlar ve parçalanmış beden, mitolojik bir hikâyeyi insan psikolojisinin en karanlık köşelerine dönüştürür. - Neden Seçtik?
İlk bakışta eser yalnızca tiksinti uyandırıyor gibi görünür. Parçalanmış bir beden, yamyamlık ve kontrolsüz şiddet… Ancak Goya’nın resmi, tiksintinin ardında yatan tutkunun da izini sürer. Satürn’ü oğlunu yemeye iten şey nefret değil; gücü kaybetme korkusu, iktidarı elinde tutma arzusu ve kontrol tutkusudur. Goya, insanı yıkıma sürükleyen arzuların ne kadar karanlık ve doyumsuz olabileceğini gösterir. Bir tutku, sınır tanımadığında korkuya; korku ise şiddete dönüşebilir. Satürn’ün gözlerinde gördüğümüz şey yalnızca vahşet değil, aynı zamanda kaybetme korkusunun deliliğe varan hâlidir. Bu nedenle Saturn Devouring His Son, tutkunun yaratıcı değil yıkıcı yüzünü gösteren; insanın en karanlık arzularını görünür kılan sanat tarihinin en sarsıcı eserlerinden biridir.
“Size hükmeden bu kişinin sadece iki gözü, sadece iki eli, sadece bir vücudu var… Sizde olandan fazla hiçbir şeyi yok; sizi yok etmek için ona verdiğiniz o ayrıcalık dışında.”
Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev
Étienne de La Boétie
Haziran Kitapları
- Bulantı – Jean-Paul Sartre
- Nü Peride – Hakan Akdoğan
- Lolita – Vladimir Nabokov
- Koku – Patrick Süskind
Haziran Filmleri
- Vahşi Duygular – David Lynch
- Parfüm: Bir Katilin Hikayesi – Tom Tykwer
- Gözü Tamamen Kapalı – Stanley Kubrick
Haziran Şarkıları
- Nine Inch Nails – Closer
- Portishead – Glory Box
- Nick Cave & Kylie Minogue – Where the Wild Roses Grow






