Atiye Gözde Sıdar
Beyaz bir duvarda beliren küçücük siyah bir noktanın varlığı çileden çıkarmıştır hep beni. Doğaya olan tüm hayranlığım o an kâbusa döner o ve arkadaşlarını görünce. Eklembacaklılar tüm sevimsiz varlığı ile beni yerimden hoplatıp çığlıklar atmama sebep olmuştur kendimi bildim bileli. Tamamen yanlış kodlama ile ilgili olduğunu bilsem de karıncalar hariç tüm böcekler beni ben olmaktan çıkarıp çığlıklar atan bir deliye çevirir. Sakin karakterim ve dingin iç dünyam bir anda değişir, kendisinden yüzlerce kat büyük bir gövdeye sahip olsam da çaresiz bırakır beni. Ailem, dostlarım, arkadaşlarım, komşularım bilirler. Eğer yakınımda bir böcek varsa ya beni çaktırmadan uzaklaştırırlar ya da o küçük yaratığı. Hep aynı tepkiyle karşılaşırım. “Bundan mı korkuyorsun?” diye başlayıp “Bunun bir zararı yok” ile devam eden işe yaramayan ikna denemeleri yaparlar genelde. Tuhaf bir tiksintidir hissettiğim. Nereden, ne zaman çıkacağı belli olmayan, uçup, zıplayıp, yürüyüp bedenime çıkma ihtimalini düşündükçe bir delirme anı yaşarım. O yüzden yaslanmam duvarlara. Çıplak ayakla basmam hiç bir zemine. Oturmam yemyeşil çimlere. Hep bir kontrol mekanizması çalışır dış dünyadan geleceklere.
Yıllar içerisinde yavaş hareket eden türlerin bana yaklaşma süresini ve mesafesini hesaplayarak daha az tepki göstermeye başlasam da bir çekirgenin üstüme zıplaması, bir örümceğin yakınımdan geçmesi, tüm diğer türlerin benimle aynı ortamda bulunması ihtimaline dair gerekli tedbirleri almakla geçti doğadaki yaşantım. Son üç senedir yaşadığım Kuzey Ege’nin şahane kasabasında zeytinağaçları, deniz canlıları, domuzlar, atlar, kediler, inekler, hatta sansarlarla aram gayet iyiyken, bu küçük yaratıklarla aram hiç iyi olmadı. Hoşlanmayız birbirimizden.
Şehir yaşantısındaki kaotik, hızlı iş yaşamından Kuzey Ege’ye gidince, yıllardır doğayla iç içe yaşayan kasaba ahalisi pek anlam veremedi uzunca bir süre halime. Yan komşum Mehmet Ağabey kapımın önündeki çekirgeyi gördüğümde attığım çığlıklara koşup kaç kere çekirge kovdu. Başka günlerde, doğa dostu Bruce masamın altında kamufle olmuş sarıkızı eliyle aldı. Mithat bey’in defalarca çığlıklarıma yetişmesini saymıyorum bile. Bir gece yarısı alt katta karşılaştığım akrebi oracıkta bırakıp arabaya atlayıp Ankara’ya gitmişliğim de vardır. Böyle geçti işte benim bu eklembacaklılarla ilişkim. Ruhumu teslim edecek gibi olduğum türlü karşılaşmalarımız oldu hep. Peki sebebi neydi bu anlamsız korku ve tiksintinin? Sınır ihlâli mi? Kontrol edememe endişesi mi? Görünmeyen bir şeyin içeri sızma durumu mu?
Bu korku ve tiksintiden muzdarip olanlar anlar beni ancak. Temiz sandığımız yüzeyler, kapalı sandığımız odalar, bize ait sandığımız bedenler ve hayatlar her an ihlal edilebilir. Üstelik tiksindiğimiz şey her zaman böceğin kendisi değildir. Bazen onun nereden çıktığını bilememekten tiksiniriz. Bazen duvarın içinden, çatlağın arasından, bir dolabın altından gelen o küçük karanlık ihtimalden.
Belki bizi asıl ürperten de budur. Görünen şeyden çok, görünmeyenin çoğalma ihtimali. Tek bir böceğe bakarken bile onun arkasındaki koloniyi düşünürüz. Duvarın içinde, dolabın arkasında, yatağın altında, biz uyurken işleyen karanlık bir düzen varmış gibi gelir. Zihin kontrolü kaybettiğini farkeder. “O da bir canlı. Doğanın bir parçası” diye düşünmek isterken yine başka yerlere kayar düşünceler. Kafka’nın Gregor Samsa’sı gelir aklımıza.
Bir sabah böcek olarak uyandığında, yalnızca kendi bedeninin değil, ailesinin bakışının da değiştiğini görür. Ailesi ondan tiksinir. Üstelik bu tiksinti sadece kabuğuna, bacaklarına, çıkardığı seslere yönelik de değildir. Gregor’un böceğe dönüşmesi, zaten çoktan başlamış bir hakikati görünür kılar. O artık işe gidemeyen, borç ödeyemeyen, ailesini geçindiremeyen, yani sistemin içinde kendisine verilmiş görevi yerine getiremeyen biridir.
Gregor odasındadır; kapı aralanır, yemek bırakılır, kapı kapanır. Önce ailesi onun varlığından tiksinir, sonra Gregor kendi varlığından. Tanıdık olan yabancılaşmıştır ailesine, Gregor Samsa ise kendi varlığına.
Ne enteresandır şu beyin! Başını koyduğun yastığında rüyalara dalacakken oradan oraya savrulur düşüncelerin. “Nereden çıktı şimdi Gregor Samsa? Uyu artık!” derken kendine, sistemi sorgulamaya başlarsın geceleri. Uykuyla uyanıklık arasında ters dönmüş kabuklularla benzerlik kurarsın.
“Yaşadığımız topraklara tutkuyla bağlıyken içinde bulunduğumuz sistemde, bu faunada, bu habitatta boşa debelenen Samsalar mı olduk?” diye sorarsın kendine. Sistemi değiştirme ihtimaline ve daha iyi bir geleceğe olan inanca tutkuyla bağlıydık oysaki. Tek istediğimiz daha fazla oksijen, daha fazla temiz hava, daha iyi yaşam koşulları, daha iyi bir gelecekti. Çok değildi istediğimiz.
Ortak bir akla, bir fikre, bir geleceğe, bir “başka türlü olabilir” ihtimaline duyulan bağlılıktı yıllardır tutkumuz.
Belki de artık tek bir Gregor Samsa yok. Hepimiz kendi odalarımızda sırtüstü düşmüş küçük kabuklularız. Bacaklarımız telaşla kıpırdıyor; fakat gövdemiz yerinden oynamıyor. Bir şey yapmak istiyoruz, bir şeyleri düzeltmek istiyoruz. Yetmiyor. Olmuyor. Olduramıyoruz. Yalnızca kendi kabuğumuzun üzerinde dönüp duruyoruz. Dışarıdan bakıldığında hâlâ canlı, içimizden bakıldığında ise çoktan işlevimizi kaybetmiş kabuklularız biz.
Duyuyoruz, görüyoruz, rahatsız oluyoruz, isyan ediyoruz ama hiçbir şey yapamıyoruz. Tutkumuzun peşinden koşamadığımızı görerek tiksiniyoruz bu habitattan. Sırtüstü yatıyor, çırpınıyoruz. Birinin bizi ters çevirmesi ümidiyle yaşayarak.

Atiye Gözde Sıdar, Ankara doğumlu. Ankara ve İzmir/Çandarlı’da ikamet ediyor. Hacettepe Üniversitesi İngiliz Dilbilimi mezunu. Yüksek lisanslarını Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesinde ve Ufuk Üniversitesi Uluslararası İlişkiler ve Siyaset Biliminde tamamladı. Yüksek lisans tezini 1945-1960 yılları arası Türkiye-ABD siyasi ve ekonomik ilişkileri’ üzerine yazdı. TED Ankara Koleji’nde uzun yıllar ingilizce öğretmenliği yaptı. Uluslararası Bakalorya eğitim programında Bilgi Kuramı, Amerikan ve İngiliz edebiyatı dersleri verdi. Yaşamına Ankara-İzmir arasında gidip gelerek, İngilizce dersler vererek ve bolca okuyup yazarak devam ediyor.

