Gökbanu Sezi Coşkuner
Acil bekleme alanındaki ışık, derisini ince bir buz kabuğu gibi kaplıyor. Plastik sandalyeye oturmuş, gözleri bir noktaya sabitlenmiş. Bedeni gittikçe ağırlaşıyor. Sanki sandalyenin altında bir boşluk açılıyor. Bedeninin yarısı oraya sızıyor. Floresan ışığı onu yutacakmış gibi fazla parlak. Onu tünelin sonunda bekliyor. Beyaz delik kara deliği yutabiliyor mu? Duvar saatinin kırpıştırdığı dakika çizgileri, gözlerinde başı boş sinekler gibi uçuşuyor. Yüzü karıncalanıyor. “Şimdi” küçüldükçe küçülüyor. Koca gece, cebinde unutulmuş bir avuç çiviye dönüşüyor, batıyor ama boşluk o kadar büyük ki yerini tam söyleyemiyor.
Yerçekimine karşı koymak anlamsız. Ağrı, göz kapaklarının altına yerleşmiş. Sinsi bir yılan gibi çöreklenmiş. Beyninde tıslamalarının bitmeyen sesi yankılanıyor. Görüntü bulanık, sesler uzak. Sesler bulanık. Görüntü uzak. Duvarın köşesinde bir örümcek ağı, içinde ölü bir sinek. Korur mu örümcek ağı onu? Ya yılan örümceği yerse? Sahi yılanlar örümcek yer mi? Bedeninin ağırlığı sandalyeye daha da yüklenmiş, çatlak ayak hafifçe titriyor. O titremiyor. Mu?
“Beni dinleyin lütfen. Dikkatinizi verin. İmzanız gerekli.” diye mırıldanan doktorun sesi sinek vızıltısını andırıyor. Yoksa? Örümcek ağındaki sinek? Plastik sandalyenin çatlak ayağı içten içe ürkütüyor. Ya düşersem? Her yer, her yeri çatlıyor. Kara delik nereye açılıyor? Beyaz delik niye kapanıyor? Boşluklar neden dolmuyor?
“Pısssss!” Koku dispenserinden gelen sesle az da olsa toparlanıyor. Genzi yanıyor. Ne boktan bir koku bu. Odanın kuru havası sanki daha da kuruyor. İçim kurudu. Susadım çok. Çatlaklardan karanlık sızıyor.
Dizleri hâlâ boş. Bomboş. Dizler ölü. Dizler kayıp. Peki ya hisler? Ortalığı arkasını dönmüş önündeki deftere bir şeyler yazan doktorla sorgusuzca paylaştığı sessizlik kaplıyor. Plastik sandalyenin çatlak ayağı titredikçe titriyor. Bedeninin ağırlığını daha fazla…
Ve işte beklenen: “Çaat!”
Kırıldım. Tamamen kırıldım. İçim, dışım paramparça. Çuvalım bile beni koruyamaz. Cam kırıkları canımı acıtıyor. Arabanın kırılan camları da üstüme yağıyor.
Burada manzara çok değişik. Bilincimin kıyısı bugün çok dalgalı. Her şey ne kadar da büyüdü. Doktor ve hemşireler kocaman, danışma masası devasa, örümcek ağı neden küçücük ki? O tavşanı takip etmeyecektim. İçinde neler olduğunu bilmediğim şişelerden içmeyecektim. Bak! İşte küçücük kaldım. Hem de her yerimden kırıldım! Artık zamk da tutmam.
“Pısssss!”
Yılan mı geldi? Beynimden kaçtı işte. Ne iğrenç koku bu. O akşam ne de güzel kokuyordu. Benim aldığım mıydı o? Peki yılan kokar mı? Hiç korkar mı?
Koridordan geçen tekerlekli sedyenin teklemesi, kalbinin ritmine kısa bir çentik atıyor. Anons: “Dahili 12…” Sonrası, boğuk. Suyun altından konuşulmuş gibi. O gece gelen ambulanstaki acil tıp teknisyeni kızın sesine benziyor. Boşluk. Cebindeki telefon titreştikçe titreşiyor. Yoksa sandalyenin öbür ayağı da mı çatlak? Titriyor mu? Ekrana bakamam! Ya gerçek daha da kesinleşirse? Keskinleşirse? Ayaklarının altındaki zemini yokluyor. Yerler taş. Keşke lamine parke olsaydı. Daha estetik olmaz mıydı? Derz araları haritaya benziyor. Nerenin haritası ama? Ya ben? Haritanın neresinde durduğunu hatırlayamıyor. Bir anda ağzına dolan metalik tat içini bulandırıyor. Elini ağzına götürüp parmak uçlarıyla dudaklarını yokluyor. Parmakları önce dudaklarına saplanmış dişlerine dokunuyor. Kirli, boz bir kırmızı bulaşıyor ellerine. Kırmızı bana çok yakışıyor. Ne zaman girdiğini hatırlayamadığı muayene odasından bir an önce çıkmak istiyor. Pul pul olmuş derisini kaşıdıkça havada bembeyaz tozlar uçuşuyor. Yılannn! Pısss! Hem de zehir zemberek…
İmzalatıcam mı bunu? Kime? Ben mi imzalıycam? Neden? Nerede? Hangi kapı? Hangi muayene? Kâğıt, defalarca katlanmaktan iyice yıpranmış. Origamiden kuş mu yapsam? Ya da yılan? Daha ilk imzayı atarken mürekkep akmış, tam da adının ortasında ince bir göl bırakmıştı. Hatırlıyor. Hiç sevmiyor dolmakalem kullanmayı. Varsa yoksa tükenmez. Gerçi onlar da elbet bir gün tükeniyor. İçleri boşalıyor. O gölün lekesine her baktığında, içindeki canlılığın “azalt” düğmesine basılıyor sanki. Satırlar üst üste biniyor, kelimeler birbirine sürtünerek sessizce anlaşıyor. İçindeki anlayamamanın ağırlığı daha da artıyor.
Derin bir soluk almak istiyor. Sadece hırlıyor. “Tamam,” diye fısıldıyor. Kime söylediğini bilmeden. Bir an gözlerini aşağı indiriyor. Ayaklarının altında bir gölcük. Kanlı sarı… Bacaklarından akan ılık ıslaklığı duyumsuyor. Sırıtıyor. Susuyor. Hiç konuşmadığını fark etmeden.
Bir hemşirenin adımları, paspasla parlatılmış koridorda uzun bir çizgi gibi uzayıp ona yaklaşıyor. Hemşire kafasını kaldırmadan yerdeki kanlı sarıyı siliyor. O duruyor. Hemşire uzaklaşırken arkasından bakmıyor. Otomatın metal kapısı aniden kapanınca irkiliyor. Makinanın içinde yuvarlanan bozuk paranın yankısı diş minelerinde soğuk kıvılcımlar çakıyor. İçi titriyor. Vücudu da. Otomatın yaylı kapağını iki eliyle geriye itip soğuk gazlı içecek kutusuna bakıyor. Bunu mu seçmişti? Hatırlamıyor. Yanında duran kafası sargılı genç adamın, “Buyrun, siz alın. Ben tekrar alırım kendime,” demesiyle yavaşça kafasını kaldırıp adama bakıyor. Demek ben seçmedim… seçildim… İki eliyle kapağı tutarken kutuyu alamayacağını fark edince sağ elini hazneye sokup kutuyu alıyor. Kutu eline değince, temassız bir gerçeklik kırıntısı içine doluyor. Kısa, kırık, kirli tırnaklarını ince metal kutuya geçiriyor. Bıraktığı izlere bakıyor. Derin bir nefes alıp kutuyu açmıyor. Pantolonundaki ıslaklık yavaş yavaş soğuyor.
Bozuk para yuvasına takılan madeni parayı, kısa bir an geri itiyor. Madeni para geri gittikçe içe doğru çöken bir dalga gibi tüm bedeni susuyor. Susturuluyor. Susturucu takılmış silahların hiç mi sesi çıkmıyor? Paranın üstündeki kabartma tarihte parmaklarını gezdiriyor. Yılı gösteren sayılardan biri dibe çöküyor. “O zamandı.” Yutkunuyor. Gırtlağı kumlanıyor. Su içmemeliyim! Çamurun tadı çok berbat! Yılan çamuru çok seviyor. Ne de ritmik pıssssslıyor.
Otomatın üzerindeki mavi etikete bakıyor. Mavi bilekliği hatırlıyor. Kimin? Onun. Hayır senin! Hayır! Benim!
Dizlerini sürüyerek ilerliyor, ayakkabısının tabanı zemine sürtündükçe iz bırakıyor. Daha kanlı. Daha koyu. Daha az sarı. Çamurda iz bırakan yılanlar… Dizlerini birbirine bastırıyor. Ayakkabısının ucuyla ıslak zemindeki minik çizgilere vuruşlar yapıyor. Ritim tutar gibi ama tutamadan. Duvara tutunmak istiyor. Beceremiyor. Tavandaki kare panellerin çaprazlarına bakıp, gözleriyle kareleri sayıyor. Çatlak tavan panelleri ışıkları titretiyor. Plastik sandalyenin üçüncü ayağı da mı kırılacak? Gözlerini açıp kapıyor. Tekrar tavana bakıyor. Üçüncü kareye takılıyor. Dördüncüye geçmek zorlaşıyor. Üçüncü panel kırık, dördüncü panel ağır hasarlı. Alçıpan bunlar. Sıvaları pul pul üstüne dökülüyor. Pul pul dökülen derisinin bembeyaz tozlarına karışıyor. Bir kahkaha duyuyor. Yersiz ve kısa. Tıpkı mavi dolmakalemle attığı ilk imza gibi zihnindeki göller büyüyor, büyüdükçe boşluklara dönüşüyor. Düğümler çözülüyor. Kendini İskender’in kılıcı gibi hissediyor. Ses buraya ait değil. Kulak zarına bir zımpara gibi değip canını yakıyor. “Burada değilsin.”
Sağ bileğindeki mavi bilekliğin üzerindeki “Refakatçi” yazısı… Bileklik tenine sürtünerek küçük öfke patlamalarına sebep oluyor. Plastiğin keskin kenarı, her kımıldayışında tenine, “buradasın” diyerek çizikler atıyor. Her bir çizik zihninin, ruhunun, belleğinin ekranlarında eş zamanlı bir alt yazı gibi akıyor: “Hâlâ buradasın. Hâlâ bekliyorsun.” Yazılar aktıkça netleşiyor. Netleştikçe bulanıyor. Bulandıkça uykusu derinleşiyor. Kara deliğinin boş kuytularına sığınıyor. Sığındıkça uyanmayı unutuyor. Kış uykusundan uyanmak istemeyen bir yılan misali gerçek içine çörekleniyor. Çöreklendikçe daha da kalınlaşan pullarının kalkanında kendini Lethe Nehri’nin sarı kanlı sularına bırakıyor. Ondan başka herkes gerçeği hatırlıyor. Plastik sandalyenin son ayağı da titreyip çatırdıyor ama kırılmıyor.

Gökbanu Sezi Coşkuner, Ankara’da doğmuş, ilkokul 5. sınıfta İngilizce öğretmeni olmaya karar vermiştir. 1998’de ODTÜ İngilizce Öğretmenliği Bölümü’nden mezun olmuş, öğrencilik yıllarından itibaren çeşitli kurum ve kuruluşlarda öğretmenlik yapmıştır. 2001 yılından bu yana ODTÜ Temel İngilizce Bölümü Hazırlık Okulu’nda öğretim görevlisi olarak çalışmaktadır. Evlidir, Tılsım ve Alkım’ın annesidir. Çok küçük yaşlarından bu yana kitap, film ve yazma ile dolu bir hayatı yaşamaktadır. Birçok kolektif eserde, dijital ve matbu dergilerde öykü ve yazıları yayımlanmıştır. Ömrünü okuyarak ve yazarak geçirmekte kararlıdır.

