Eylem Akdere
Musluğu biraz daha açtı.
Bugün alkış biraz daha uzun sürmüştü, alkışlar uzadıkça içinde büyüyen şeyin mide bulandırıcı bir sıcaklık olduğunu hissediyordu. Tek tük kalan alkışlar, ‘Bir daha, bir daha!’ diye bağıran birkaç kişinin sesini duydukça musluğun seviyesini daha da yükseltiyordu. Akan su hem içindeki sıcağa hem de kulak tırmalayan seslere iyi geliyordu.
Sahne, seyirci, alkış…
Bir zamanlar hayalini kurduğu şeyin tam ortasına bağdaş kurup otururken, bu hissettiklerine neden olan saf gerçeğin farkındaydı.
Gerçek; saftır. Değişmez. Yorumlanamaz.
Sahne, seyirci, alkış birbirine karışıyor, toz zerreciklerinin yerini küf kokusu alıyor gibiydi.
Musluğu kapatıp, kulise döndü. Yüzündeki makyajı temizlemek için ışıltısı ile göz alan aynanın karşısına dikildi.
Diğer oyuncular, kendi aralarında sohbet edip, yurt dışındaki sahne sonrası gezilecek yerlerin planlamasını yapıyorlardı.
“Onuncu sahne olacak zaten,” dedi birisi.
“Provaya gerek yok, biletler tükenmiş, insanlar bunu izlemek için sıraya girmiş, az önce Lütfü’nün yaptığı hatayı kimse anlamadı bile. Alkışlara bakın! Seyirci burada olmayı seviyor, bizden emin!” diye ekledi diğeri.
“Çok ünlü bir restoran buldum. Hem bizim ekibi duyunca heyecanlandılar. Özel konuk olarak ağırlanacakmışız. Sahne günü oraya gideriz. Suna Hocam, siz daha önce duydunuz mu bu mekânı? Yıllardır aynı ülkede sayısız sahneniz oldu,” diye sordu.
Suna Hanım, nezaketle gülümseyerek; “Duydum, bir defa gitmiştim de. Sahne günü değil de sonraki gün gitsek olmaz mı? Provasız sahne mi olur?” diye cevapladı.
Arkadan fısıltılar, gülüşmeler yükseldi:
“Suna Hoca, hayatında kaç prova yaptı acaba?”
“Çok sıkıcı olmaya başladı!”
“O gelmesin, biz gidelim…”
“Ne provası yapılacak, onuncu sahne olacak bu ONUNCUUUU!”
Suna Hanım, yüzünde ışıldayan ağır makyajı yavaş yavaş silerken, salonu boşaltan seyircilerin konuşmalarını duyuyordu.
“İnanılmazdı…”
“Kadın, sahneyi dolduruyor ya!”
“Sadece dikilse bile yeter, verdiğimiz paraya değer.”
Bir an eli duraksadı. Pamuk, yüzündeki çizgilerde takıldı kaldı. “Sahneyi doldurmak, paraya değer olmak,” diye düşünürken gözleri masanın üzerinde duran çantasına takıldı. “Gitme vakti,” diye geçirdi içinden.
Eskiden sahneyi doldurduğunu hissedince mutluluk peşinden gelirdi, şimdi ise kendini büyük bir salona asılmış avize gibi hissediyordu; gösterişli, ağır, bir de pahalı, ama tamamen cansız.
Kostümü üstünden hızla sıyırıp çıkardı, boncukların kopmasını, yakasının yırtılmasını umursamadı.
Eskiden, kostümünü özenle çıkarır, sahneden sonra kulise emanet ederdi. Kostümü, sahne sanki kabuğuydu. Her sahne sonrası çiçek bahçesine dönen kuliste son zamanlarda iki veya üç vazo dolmuş olurdu.
Çantasını koluna taktı, sahnenin arka kapısından hızlıca dışarı çıktı.
Onuncu provaya gerek duymayan diğer sanatçıların ana giriş kapısında, seyircilerle fotoğraf çektirmelerini, yapmacık gülüşleri, seyirciye yaklaşmadan aralarında oluşan duvarı izledi.
Hafifçe gülümsedi, aracına binip, uzaklaştı.
Yol boyunca, telefonuna gelen bildirimlerin ardı arkası kesilmemişti. Son zamanlarda, sahnenin ışıkları sönse de sanal dünyadaki parıltı devam ediyordu.
Bir süre karanlık salonda oturdu. Sonra, telefondaki bildirimleri kontrol etmeye başladı. Çok ünlü bir sanal sayfada o gece sergilenen sahnenin görselleri yayınlanmıştı, bile. Hızlıca, yorumları okumaya başladı.
“Oyunu tam izlemedim ama Suna Hanım’ın enerjisi çok güzeldi,’’
“Kadın, sahnede çok estetik duruyordu,’’
“Sahnede, genç oyunculardan birisinin yaptığı hatayı fark edince yüzünde oluşan ifadeye kaç puan verirsiniz?’’
“Kendisi çok deneyimli olabilir, sahne sonrasında fotoğraf çektirmek için giriş salonuna gelebilirdi. Yeni nesil sanatçılar, çok tatlılardı. Tüm seyirciyle ilgilendiler.’’
“Bu kadar para ödediğimiz bir oyunda, tüm oyuncularla fotoğrafımızın olmasını istemek çok büyük bir beklenti olmasa gerek!’’
“Sahneden, tüm seyirciyi büyük nezaketle selamladı. Geri adımlarla sahneden ayrıldı. Sahne sonrası, salona uğramaması ile yargılayamazsınız, beyefendi!’’ gibi yorumlar uzayıp gidiyordu.
Sahnedeki Suna Hanım’dan, ustalığından, sanatından bahsedenler yok denecek kadar azdı.
Yavaş adımlarla yatak odasına doğru ilerledi, telefonu sessize aldı, ters çevirip komidine bıraktı.
Ertesi sabah, kahvaltı yaparken çocukluğu gözlerinin önüne geldi, uzaklara daldı gitti.
“Bak, Ayla! Şimdi, ben kız olacağım. Sen de yolda yürüyen bir kadın. Ben sana çiçek satmaya çalışacağım. Bugün bunu oynayalım mı? İlk önce bir prova yapalım, sonra oyuna başlarız,” diye oyun kurdukları o günleri hatırladı.
Her provada, mutlaka birisi ya yanlış bir kelime söyler ya da yanlış bir hareket yapar, ikisi de gülerler, oyuna geçerlerdi. Provalarda yapılan o hatalar, oyunda olmazdı genelde. “İnsanoğlu, hatalarından öğrenir,’’ sözü küçük çocukların oyunlarında bile gerçekti.
Bu güzel anının yüzünde bıraktığı gülümsemeyle, sekizinci sahnenin provası için yola koyuldu.
Salona vardığında, giriş kapısında akşam için yapılan hazırlıkları izledi. Her şey mükemmel ve göz alıcı görünüyordu. Fotoğraf çekilme ve imza alanları kusursuzca süsleniyordu. Kulisin kapısından sahneye baktı. Loş ışıkların arasında kendini belli eden telefon ışıkları, bir köşede bekleyen kirli kahve fincanları, masanın üstünde buruşmuş oyun metinleri vardı.
Genç oyuncular, kendi aralarında gülüşüyorlar, geçen akşam, oyundan sonra çekilen fotoğraflar hakkında konuşuyorlardı.
“Şu fotoğraf karesine bakın, afiş gibi çıkmışız!’’
“Benim videoyu otuz bin kişi izlemiş, altındaki yorumlarda da sahneden sonra yorgunluğa rağmen, imza veya fotoğraf çektirmek isteyen kimseyi kırmadığımı falan yazmışlar,’’ diye büyük gururla konuşuyorlardı.
Suna Hanım’ın geldiğini fark edilince, salonda kısa bir sessizlik oluştu.
“Günaydın, hocam!’’ Diyerek sahnedeki yerlerini almaya başladılar.
Bir zamanlar prova salonları kutsal gelirdi, Suna Hanım’a. Sahne tozu denilen şey gerçekti, ama o toz kirli gibi gelmezdi. Dağınık değildi. Işıkların altında dönen zerrecikler sahnenin ışıltısına karışırdı.
Şimdi ise herkesin zorla uğradığı, bir an önce bitip süslü girişe koşmaya çalıştığı gürültülü bir bekleme salonu gibiydi. Ellere yapışan, sahne tozu değildi, artık.
Buruşmuş metin kağıtları ellere alındı.
Bir oyuncu gülümseyerek Suna Hanım’a döndü: “Suna Hocam, dördüncü sahnedeki sessizlik anını biraz kısa mı tutsak? Dün akşamki videoları izlerken, seyircinin o anda kıpırdanmaya başladığını fark ettim de.”
Suna Hanım başını kaldırdı, naif bir gülümsemeyle: “Uzun mu? Sessizlik, uzun olduğunda anlaşılır. Değişen şey seyircinin hisleri değil aslında, hisler için ayrılan vakit olsa gerek.’’
Sahnede bir sessizlik oluştu.
Hemen ardından Suna Hanım: “İşte, böyle! Şu an oluşan sessizliğin de taşıdığı his vardı. Öyle değil mi?’’
Prova başladı.
Suna Hanım, sahnede rolüne girip çıkarken, aklından az önceki konuşmaları geçiriyordu.
Bir sahnede, oyuncunun konuşmamasının ağırlığını, o sessizliği anlatabilmek için nefeslerin bile prova edilmesi gereken anları düşünüyordu.
Prova akıp giderken, sahnenin sessizliğini bir telefon ışığı böldü. Oyuncu hızla telefonunu kapattı, Suna Hanım için prova çoktan dağılmıştı. Genç oyuncu mahcup bir gülümsemeyle oyuna döndü. Suna Hanım için gençlerin mahcubiyeti hep yürek ısıtan bir durum olmuştu. Mahcubiyetin içinde hatayı fark etme vardır, çünkü.
Prova bittikten sonra herkes aynı anda telefonlarına uzandı. Salonun loş ışığı küçük ekranların beyaz ışıklarıyla bölünüyordu. Birkaç dakika önce sahnede duran insanlar, birbirinden çoktan uzaklaşmış, birbirinin söylediklerini dinlemiyorlardı, bile.
“Prova bitti!’’ diye bir hikâye paylaşayım.
“Aaa! Bak oradaki eski sandalyeyi hemen şu güzel ışıkta çekmeliyim. Çok beğeni alacaktır.”
Suna Hanım, sahneden sonra oluşan ikinci yeni nesil sahneyi izliyordu. Eskiden insanlar, sahneleri konuşurdu; eksik kalan cümleleri, bakışların verdiği hissi, adımların çıkardığı sesleri… Alkışlar da beğeni de sahne sonrası olurdu. Şimdi önden alınıyor gibiydi, hepsi.
Sahnede unutulan su bardağına baktı, prova sonrasında kalan en gerçek şeyin o olduğunu düşündü.
İçinde yavaş yavaş büyüyen yorgunluğun, tükenişin öfkeye dönüştüğünü ilk kez o an hissetti.
Akşam, saç spreylerinin kokusu, kostümlerden gelen fermuar sesleri ile sahne öncesi alışıldık bir telaş vardı.
Oyunculardan birisi aynada rujunu düzeltirken “Bugün de kapalı gişe olmuşuz,” dedi.
Diğeri heyecanla “Dün ve bugün paylaştığımız hikayelerin de katkısı olmuştur,” diye ekledi.
Suna Hanım’ın gözü aynanın arkasında duran üstü sararmış, yıllar önce aynı sahnede oynanan bir oyunun afişine takıldı.
“O yıllarda afişler asılırdı. İnsanlar takip ederdi ve çoğu zaman kapalı gişe olurduk,’’ diye düşündü.
Perdenin açılmasına az bir süre kalmışken, oyuncular aralarında “Dördüncü sahnedeki sessizliği biraz kısa tutsak, seyirci bunu anlamaz ama sıkılmamış da olur. Eller heyecanla alkışlar. Ama sıkıldıkları zaman bunu alkışlarından bile anlıyoruz,’’ diye konuşuyorlardı.
Suna Hanım, sessizliğini bozdu. “Sonuçta alkışlanıyoruz. Seyircinin neden sıkıldığını, neye nasıl tepki vereceğini düşünerek sanat yapılmaz! Sahne, seyirci, alkış bizim için çok önemli, elbet. Ama sahneyi doldurmazsak ne seyirci gelir ne alkış olur. Paylaşımlar bile bunu sağlayamaz,” diye sert bir sesle sohbete katıldı.
Perde aralanırken, içinde ilk kez karanlık bir duygu belirdi.
“Ya gerçekten hissetmek için değil de gösteriş için geliyorlarsa?’’
Üçüncü sahnenin merak uyandıran repliklerinden sıra dördüncüye gelmişti. Bu sahne, seyircinin duygusunu yükseltecek, oyunun içine iyice dahil edecek, baş rolün hakkını verdiği sahneydi.
Suna Hanım, sahnenin ortasında durdu. Uzun, derin bir nefes alarak repliğe başlaması, o repliğin önemini gösterirdi. Seyirci duyguyu o nefes ile almaya başlardı. Yapmadı.
Sessizlik, başladı.
Bir saniye.
İki.
Üç.
Salonda kıpırdamalar, koltuk gıcırtıları başladı. Diğer oyuncu repliğe girmek için sırasını bekliyordu. Sahnede huzursuzluğun büyüdüğü anda, Suna Hanım sessizliği salonun ortasında boş bıraktı.
Uzun ve derin nefes değil, kısa bir nefesle repliği dümdüz söyledi. Seyircinin acıyı hissetmesi gereken duraklamalar yoktu. Sessizliği uzatıp, repliği hızlı ve kısa tutmuştu.
Perde kapanırken, ön koltuklarda gözünü silermiş gibi yapan seyircileri izledi.
Perde kapandı, kısa bir sessizlik oldu ve salon alkışla inliyordu.
Aradan ‘Bravo!’ sesleri de duyuldu.
Kulise döndüklerinde yine konuşmalar başladı.
“Sessizlik uzadı, Suna Hoca neden öyle donup kaldı? Ama yine de çok alkış aldık.’’
Oyunculardan birisi Suna Hanım’a “Hocam, seyirci nefesini tuttu diyebilir miyiz? Sessizlik uzundu ama sıkmadı, sanki,” dedi.
Suna Hanım makyajını temizlemek için aynanın karşısındaydı. Uzun uzun aynadan kulisi izledi.
“Sessizlik büyüdü, derin nefes yoktu, acıyı taşımadım, seyircinin elinden tutmadım. Alkışın yönünü denemek istedim,’’ diye cevap verdi.
Bu cevapla, içinde oluşan çatlağın sesini hissetti.
Eve geldiğinde, elindeki replik dosyasını kenara bıraktı. Normalde birkaç sayfa okur, bazı yerlerin altını çizer, ritmi düşünürdü. Yapmadı.
Telefonun titreme sesi, evin sessizliğini bölüyordu.
Dayanamadı. Ekranı açtı.
“Sessizliği bile usta oyunculuğunun eseriydi,’’
“Suna Hanım, döktürdü,’’
“Biraz pahalı ama izlemeye değerdi.’’
İşaret parmağı ekranın üstüne yavaşladı. Rol dışı sessizlik bile oyunculuğunun parçası olarak görülmüştü. Koltuğa oturdu, uzun süre o cümleye baktı.
Ya artık insanlar gerçekten farkı önemsemiyorsa?
Ertesi sabah, perdenin arasından solgun bir ışık yayılıyordu. Alarm çalmıştı ama yataktan kalkmadı.
Çoktan metni açmış, ritmi ve replikleri düşünüyor olması gerekirdi. İstemedi.
“Bir gün gitmesem ne olur ki? Gerçekten eski tutkum var mı? Alkışlar neden rahatsız ediyor?’’ gibi sorular beyninden kulaklarına uğultu şeklinde akıyordu.
O sabah ilk kez, yıllardır tutku ile koştuğu sahneden, seyirciden ve alkıştan soğuduğunu hissetti.
“Soğudum mu?’’ diye sordu, kendine.
Provaya gitmedi. Gelen telefonları açmadı, evden çıktı. Taksiye bindiğinde ‘Tiyatroya gidelim, lütfen,” dedi. Taksici hangi tiyatro olduğunu bile sormadı. Bazen ustanın sesi bile yolu anlamaya yeterdi.
Salonun arka kapısından içeri girdi. Loş ışıklı salonda ilerledi. Koltuklar boştu. Ne telefon ışığı, ne ‘Bravo!’ sesleri vardı. Sadece, sessizlik hakimdi. Sahneye oturdu. Ahşap ve toz kokusu aynıydı. Gözlerini kapattı, çocukken Ayla ile kurdukları seyircisiz, alkışsız, tutkuyla oynadıkları oyunları düşündü, yine. Bazen anneannesi alkışlardı. Oyunbozanlık yapanı, rolünü üstlenmeyeni de uyarırdı. Herkes hak ettiği kadar alkış alırdı, o oyunlarda.
Birden telefonun sesi ile irkildi. Yönetmen arıyordu. Bir süre bekledi, açtı.
“Suna Hanım, inanılmaz şeyler oldu. Dünkü dördüncü sahne kulaktan kulağa yayılıyor,” diye heyecanla anlatıyordu. Suna Hanım duyuyor ama dinlemiyor gibiydi.
Yönetmen devam etti: “Özellikle donup kaldığınız o an var ya…. -Usta Oyunculuk Dersi- diye paylaşılıyor. Belki o kısmı daha da uzatabiliriz.’’
Telefonun diğer ucunda büyüyen heyecana karşın, Suna Hanım’ın içindeki tutku küçülüyordu.
“Donup kalmam alkışı büyüttüyse, seyircinin elinden tutmama gerek kalmamış,’’ diye düşünerek sahneden kalktı, ilk defa arkasına bakmadan kapıdan çıktı.

Eylem Akdere, İngilizce Öğretmenliği mezunu ve Montessori eğitmeni. Ankara’da
kendi okulunu kurdu. Yazmak hayatında hep vardı; önce çocukları anlamanın ve onlara seslenmenin
yazmaktan geçtiğini anladı, sonra yetişkinlere yazarak duygularını sağaltmanın iyileştirici yanı ile tanıştı. Distopya Akademi’de aldığı eğitimler ve katıldığı atölyelerle öykücülüğünü derinleştiriyor. Çocuk edebiyatı çatısı altında bir öyküsü kolektif kitapta yer aldı. Hayatın her noktasında, kelimelerle yeni başlangıçlar arıyor.

