Zeynep Tezel
Bazı tutkular temas istemez, tam aksine kirlenmek de isteyebilir. Söylemek istediğim, tutku, bazen tutukluluğun içinde kalabilir. Hatta kişi, tutkusuyla, zaman zaman, kendi düzenini, ahlâkını, kimliğini ya da güvenli sınırlarını bozmak istemez mi? İşte böyle durumlarda, kirlenmek, aslında varoluşsal bir sınır ihlâli değil midir? Bu düşünceye varmamın nedenini anlatayım.
İnsan bazen bambaşka şeyler okumak istiyor. Tek düzeliği kıran, yolu çakıllı taşlarla donatan farklı, aykırı kitaplar. Hızlıca, terasta zeytin ağacımın altına kuruldum. Elimde, Charles Baudelaire in “Kötülük Çiçekleri” (Les Fleurs du Mal) isimli şiir kitabı. Sindire sindire okuyorum. Seneler önce de okumuştum. Ancak, değişiyoruz. Algılarımız, bakış açımız, ikinci, üçüncü okuyuşlarda farklı olabiliyor.
Okudukça içimde bir bulantı, tiksinti ve hatta çatlak… Önce büyüdü sonra derinleşti. Sadece şiir kitabı değil ki elimdeki, on dokuzuncu yüzyıl Fransa’sının Paris’inin farklı bir anlatımı. İnsan hayatlarının, tuhaf tutkuların, bağımlılıkların, çürümüşlüğün hatta nasıl baş edileceğinin şiirsel anlatısı. Tutku ve tiksinti, bu durumun neresinde var diye düşünürken birkaç dize çıktı karşıma. İşte o zaman hepsinin, tüm şiirlerinin tamamında olduğunu idrak ettim. Üstelik, modern edebiyatın en sarsıcı dizelerinden biriyle, “Ey iki yüzlü okur, benim benzerim, benim kardeşim,” diyerek beni de suç ortaklığına çağırıyor.
Baudelaire’in dünyasında insan ruhu parçalanıyor: temizlenmek isteyen tarafı bir yanda ve çamura çekilen tarafı öbür tarafta. Okudukça anlıyorum; onun için tutku, hiçbir zaman saf bir aşk değil; güzellik ise hayranlık hissi değil, tam aksine kirlenme hissi bırakabiliyor.
Yaşanan karanlık dünyanın sadece kendisine ait olmadığını, okurun da bu dünyanın içinde yer aldığını dizeden dizeye yerleştirerek anlatıyor “Les Fleurs du Mal/Kötülük Çiçekleri” isimli kitabında. Bu tutkulu isyan, bu tutkulu anlatı bazen öyle çarpıcı oluyor ki Baudelaire, kendi tiksintisini okurun bünyesine de geçiriyor. İşte o çekim, kitabı elinizden bırakamama durumuna yol açıyor ve Baudelaire’in dehası da burada başlıyor. Kötülüğü dışarıda değil, insanın kendi içinde, ruhunda araması gerektiğini vurguluyor. Çünkü, günahlar sıradanlaşınca, insanın kendi çamurunu sever hale gelebileceğini, vicdanın bile bir alışkanlığa dönüşebileceğini anlatıyor. Çelişkiler birbirini izliyor.
Kitabın ismi bile kendi içinde bir çatışma. “Kötülük Çiçekleri.”
Çiçek güzelliği temsil ederken, kötülük, ahlâkın çöküşünü anlatıyor. Baudelaire tam da burada, güzel olanın içindeki çürümeyi, çürümüş olanın içindeki baştan çıkarıcılığı gösteriyor.
Kadınları anlatırken, onları sadece sevilen kişiler olarak anlatmıyor. Kadınlar onun için aynı zamanda insanı tüketen, içine çeken ve korkutan kişiler. Tutkuyu, çoğu zaman bilinçli bir düşüş olarak gösteriyor. İlginç bir biçimde, yoğun koku imgesini de kullanıyor. Çiçekler güzel kokar ama Baudelaire’in kullandığı kokular, ter, parfüm, çürüme, tütsü hattâ çiçek kokuları güzel olanı değil, bozulmayı, çürümeyi betimliyor. Tutkunun içinde kaybolan okur, kendinden de tiksinmeye başlıyor.
Baudelaire bizlere tutku ile arzulamayı değil, arzunun içindeki çürümeyi de anlatıyor. Tiksinti duygusuyla da kişinin kendi karanlık dünyasını fark ettiriyor. Anlatım gücü de burada devreye giriyor. İnsanın her zaman temiz olandan değil, bazen de yasak, kirli ve yıkıcı olandan beslendiğini vurguluyor. Birine dokunmak, sevgi, yakınlık anlamına gelebilir ancak kirlenmek istemek duygusu ile okuru, kendi içindeki bastırılmış taraf ile karşılaştırıyor, yasak olana yaklaştırıyor, kontrolü kaybedebileceğini gösteriyor. Günümüzde, birçok kişinin okumasının nedeni belki de güvenli olanın değil, kendisini parçalayacak olanın çekimine kapılması. Çünkü bazı kişiler, bazı okurlar, yazarlar, sevgiyi değil, kendi karanlık taraflarıyla yüzleşmeyi arzular. Belki de Baudelaire’in şiirlerini çekici kılan da bu durum olabilir.
Bugünden geçmişe baktığımızda şiirler ilginç bir hâl alıyor. Bugünün insanı ne tamamen kutsal ne tamamen günahkâr. Birçok kişi arada sıkışıp kalmış yaşıyor. Aşk bile kişiye huzur vermiyor, insanı kendi uçurumuna yaklaştırıyor. Belki de Baudelaire’in şiirlerindeki spleen duygu buradan geliyor. Günümüz insanının hissettiği çürüme hissine hitap ediyor olabilir. Dünyaya karşı yabancılaşma, anlamsızlık, bunalma, kirlenmişlik hissi…
Baudelaire, “Müzik” isimli şiirinin bir dizesinde “Acı çeken bir gemi gibi bütün tutkular,” diyor. Şimdi düşünüyorum da tutku, belki de çoğu zaman insanı mutlu eden bir şey değil. Kişinin kendi sınırlarını isteyerek parçalamaya başlaması olabilir. Tiksinti gibi bazı duygular insanı kaçmaya değil, biraz daha yaklaşmaya zorlayabilir. Ve kişi nefret ettiği şeye değil, onsuz kalamadığı şeye tiksinerek bakabilir. Yaraya parmak basmak gibi. Acıdığını bilerek tekrar dokunmak gibi. Ve insan bazen sevdiği için değil, kendini yok etmeye en yakın hissi orada bulduğu için birine bağlanabilir.
İşte Baudelaire, modern insanın sıkıntılarını farklı bir dil ile anlatıyor. Daha estetik, daha bilinçli ve daha vurucu bir dil ile… Belki de bu yüzden okuru hâlâ çok etkiliyor. Çünkü günümüz insanı da çoğu zaman neye üzüldüğünü tam bilmeden yoruluyor, kirlenmiş hissediyor ve yine de güzellik aramaya devam ediyor. Çürümüşlüğün içinde…
*KÖTÜLÜK ÇİÇEKLERİ (LES FLEURS DU MAL, 1857) Charles BAUDELAIRE in ŞİİR KİTABI. Varlık Yayınları, Çevirmen Erdoğan Alkan.

Zeynep Tezel, Fransız Dili ve Edebiyatı mezunu. Tahsin Yücel, Berke Vardar gibi değerli hocalarıyla geçen üniversite yıllarından çok sonra 2022 senesinde yeniden edebiyat dünyasına döndü. Varlık Yayınları, Hikâyeci gibi dergilerde, İshak Edebiyat gibi dijital platformlarda, Eylül, Dışarıda Kalanlar, Ayna Meselesi, Anne Gölgesi, İstanbullu Öyküler gibi çeşitli kolektif kitaplarda öyküleri yayımlandı. Distopya Dergisi’nin yazarları arasında yer alan Tezel, 2023 Edebiyatist Kristal Kalem Öykü Yarışması’nda kısa listeye kaldı ve seçki kitabında öyküsü yayımlandı. Yazı yazabilen kişi olmak için çabalıyor.


