Zeynep Pınarbaşı
“İstediğimi yapıyorum.”
Modern insanın en sık kurduğu cümlelerden biri. Sabah hangi kahveyi içeceğine, hangi mesleği seçeceğine, kimi seveceğine, nasıl giyineceğine, hangi kitabı okuyacağına ve hatta hangi düşünceyi savunacağına kendisinin karar verdiğine inanır. Oysa tam da bu inanç, çağımızın en görünmez yanılsamalarından biri olabilir.
Çünkü insan yalnızca baskıyla yönetilmez. Bazen en güçlü iktidar, özgürlük hissi vererek kurulur. Seçerken özgür olduğumuzu düşünürken birilerinin bize sunduklarını alırız ve kendi tercihimiz olduğunu düşünerek mutlu oluruz. Bir anda ortaya çıkan eşyaların kimse de yokmuş hissiyle satılması, sonrasında herkesin elinde aynı telefon, aynı yelpaze ya da aynı mont ile dolaşmasına şahit oluruz. Herkesin yapmadığını yaptığımızı bile düşünürken aslında biz değilizdir. Kendini özel hissedenler için başka dayatmalar vardır.
Bugün kimse bize ne yapacağımızı açıkça söylemiyor gibi görünür. Yasak, emir, disiplin, zorlama yerini seçeneklere, önerilere, motivasyon konuşmalarına, kişisel gelişim kitaplarına bırakır. Aslında bütün bunların sonunda herkes birbirine benzeyen hayatlar yaşamaya başlamıştır.
Tüm bunların olduğu yerde Filozof Byung-Chul Han’ın düşünceleri devreye girer. Han’a göre çağımızın temel sorunu baskı değil, özgürlük görüntüsü altında işleyen yeni bir iktidar biçimidir. Eskinin “Yapmalısın” toplumu yerini “Yapabilirsin” toplumuna bırakmıştır. İlk bakışta daha insancıl görünen bu düzen, bireyi dışarıdan değil içeriden yönetir. Patronunun kölesi olan insan toplulukları artık kendinin kölesidir.
Bugün yaşadığımız yorgunluk yalnızca fiziksel değildir, seçim yapma zorunluluğunun yorgunluğudur. Görünmez bir yük omuzlarımızdan bastırdıkça bastırır.
Davranış bilimlerinde, insan kararlarını çoğu zaman bilinçli nedenlerle değil, sonradan mantıklı hale getirdiği bilinçdışı süreçlerle verir. Beyin kararını verir, zihin ise onu açıklayan hikâyeyi daha sonra kurar. Suç benim günah benim, diyebiliriz.
Bir market rafının önünde duran kişi onlarca ürün arasından seçim yaptığını düşünür. Oysa ürünün raftaki yüksekliği, ambalajın rengi, çocukluk anıları, reklamlarda defalarca gördüğü yüzler ve sosyal çevresinin alışkanlıkları çoktan kararın büyük kısmını belirlemiştir. Seçim hissi kalmıştır. Sinema salonlarında girişte gösterilen soğuk içecek reklamı, ara verildiğinde kendi seçimleriyle aldıkları içeceklere dönüşür. Modern çağın en büyük başarısı, dayatmayı görünmez hale getirmektir.
Byung-Chul Han’ın “Psikopolitika” yaklaşımı bunu anlatır. Eski iktidarlar bedenleri disipline ederdi. Yeni iktidar ise arzuları yönetiyor. İnsan artık zorla çalıştırılmaz, kendi isteğiyle daha çok çalışır. Kimse ona “Daha üretken ol” demez. O zaten geri kalmaktan korktuğu için kendini sürekli geliştirmeye çalışır. Böylece sömürenle sömürülen aynı kişiye dönüşür.
Bu fikir sinemada belki de en çarpıcı biçimde The Truman Show filminde karşımıza çıkar. Truman bütün hayatını özgür yaşadığını sanırken aslında doğduğu günden beri dev bir televizyon stüdyosunda yaşamaktadır. Onun seçimleri, korkuları, karşılaşmaları hatta aşkı bile görünmez eller tarafından düzenlenmiştir.
Filmin sonunda sorulması gereken asıl soru şudur:
Truman özgür olmadığını öğrendiği ana kadar gerçekten özgür olduğunu düşünüyor muydu?
Belki bizim durumumuz da bundan çok farklı değildir.
Benzer bir sorgulamayı The Matrix de yapar. Matrix yalnızca makinelerin kurduğu bir simülasyon değildir, aynı zamanda konforun gerçeğin önüne geçtiği bir sistemdir. İnsanlar seçim yaptıklarını sanırlar ama seçeneklerin tamamı aynı sistem tarafından üretilmiştir. Bir kafeste istediğiniz yöne yürüyebilirsiniz yine de kafestesinizdir.
Psikolojik açıdan bakıldığında buna “çerçeveleme etkisi” denebilir. İnsan seçenekleri kendisi üretmediğinde aslında yalnızca önüne konan alternatiflerden birini seçmektedir. Ailemizi, dilimizi, içinde bulunduğumuz kültürü seçemeyiz. Yetişkin olduğumuzda bütün bu birikimin içinden bir karar verir, buna “benim seçimim” derim.
Yıllar önce babam kendi mesleğini yapmam konusunda ısrarcı oldu, denemeye karar verdim. Yapamadım. Seçmek istediğim meslek o değildi. Kararımı kendim verebilirdim. Sonuç olarak edebiyata gönül verdim ve hep amcam çok kitap okuduğu için okuduğumu düşünürdüm. Şimdilerde farkına vardım ki aslında babam yazdığı için yazıyorum. Geri planda kimsenin bilmediği bir alışkanlığı ya da hevesiydi. Şimdi onun eksik kalan yanını tamamladığımı düşünüyorum. Bazen en sevdiğiniz iş bile en sevdiğiniz iş olmayabilir.
Aslında seçimi yapan, yıllardır içine yerleşmiş görünmez seslerdir. Pek çok insan hayatının kırkıncı ya da ellinci yılında “Ben gerçekten bunu mu istedim?” sorusuyla karşılaşır. Meslek seçiminde ailesinin beklentilerini, evlilikte toplumun normlarını, yaşam tarzında sosyal medyanın estetik anlayışını taşıdığını fark eder.
İşte bu geç uyanışın edebiyattaki en güçlü örneklerinden biri Madam Bovary’dir. Emma Bovary, romantik romanların etkisiyle kurduğu hayat düşlerini gerçek yaşamın üzerine giydirmeye çalışır. Arzularının kendisine ait olduğunu sanır fakat onlar da okuduğu metinlerin ve dönemin kültürel atmosferinin ürünüdür. İnsan bazen kendi isteğini bile ödünç alabilir.
Benzer şekilde 1984 romanında baskı açık ve serttir. Büyük Birader insanların ne düşüneceğine kadar karar verir. Ancak günümüz dünyası Orwell’ın karanlığından çok Han’ın tarif ettiği şeffaflığa benzer. Bugün insanlar gözetlenmeye çoğu zaman gönüllü katılır. Sosyal medyada hayatlarını kendileri paylaşır, konumlarını bildirir, alışkanlıklarını kaydeder ve algoritmaların onları daha iyi tanımasını sağlar. Gözetim artık dışarıdan değil içeriden kurulmaktadır. Kişi dışarıdan zorlanmadığında kendisini özgür hisseder ama aslında toplumun beklentilerini kendi sesi gibi duymaya başlamıştır.
Byung-Chul Han tam da bu nedenle günümüz insanını “özgürlüğü içinde tükenen özne” olarak tanımlar. Sürekli daha iyi görünmeli, daha üretken olmalı, daha mutlu olmalı, daha fit olmalı, daha başarılı olmalıdır. Kimse bunu emretmez ama herkes bunu yapar.
Belki de bu yüzden modern çağ depresyonu yalnızlıktan çok performans baskısıyla ilişkilidir. Çünkü insan başarısız olduğunda sistemi suçlayamaz; kendi yetersizliğine inanır.
“Yapabilirdim ama yapamadım.”
Bu cümle görünüşte kişisel sorumluluk içerir, fakat aynı zamanda görünmez bir toplumsal dayatmanın sonucudur.
Sinemada Fight Club da benzer bir isyan taşır. Reklamlarla biçimlenen tüketim kültürüne karşı çıkan karakterler aslında satın aldıkları eşyaların kimliklerini belirlediğini fark ederler. Filmde geçen “Sahip olduğun şeyler sonunda sana sahip olur.” düşüncesi, seçimin nasıl tersine döndüğünü gösterir.
Biz nesneleri seçtiğimizi düşünürüz. Sonra onlar bizi tanımlar. Peki gerçek bir seçim mümkün müdür?
İnsan tarihinin, ailesinin, biyolojisinin, kültürünün ve çağının içinden konuşur. Tam anlamıyla bağımsız bir irade belki hiçbir zaman var olmamıştır. Ancak bu, özgürlüğün tamamen imkânsız olduğu anlamına da gelmez. Gerçek özgürlük, seçimin mutlak bağımsızlığı değil, seçimi etkileyen görünmez kuvvetleri fark edebilme cesaretidir.
Kendi arzularını sorgulayabilen insan biraz daha özgürleşir.
“Ben bunu neden istiyorum?”
“Bu düşünce bana mı ait?”
“Bu korku gerçekten benim mi, yoksa bana mı öğretildi?”
Bu sorular kolay cevaplar üretmez. Fakat insanı kendi zihninin mimarisini incelemeye zorlar. Özgürlüğün ilk adımı budur. Seçimlerin bize ait olup olmadığını kesin biçimde bilemeyebiliriz. Hangi seçimlerin başkalarının sesiyle konuştuğunu anlamaya çalışabiliriz.
Byung-Chul Han’ın felsefesi tam da burada önemli bir uyarı sunar. Modern insan zincirlerini göremediği için kendini özgür sanmaktadır. Zincirin görünmez olması, onun yok olduğu anlamına gelmez. Sonuçta belki de asıl mesele seçim yapmak değildir. Aslolan kimin seçtiğini bilmektir.
Eğer karar veren gerçekten biz değilsek, özgürlük yalnızca güzel tasarlanmış bir dekor olabilir. Zaman zaman durup kendi arzularımızın kökenini sorgulayabiliyorsak, işte o anda görünmez dayatmaların arasından küçük de olsa gerçek bir özgürlük alanı açılabilir.
Ve belki de insanın sahip olabileceği en sahici özgürlük tam olarak budur: Kendi seçimlerini değil, seçimlerini şekillendiren güçleri fark edebilme bilinci.

Zeynep Pınarbaşı için her şey mektuplarla başladı. Sonra şiirler geldi. Ardından iç dökmeler… Yıllar kelimeleri kovaladı, o da peşinden gitti. Şimdi sırada öyküler var. Yazdı, yazıyor.


