Melek Toksoy
Direksiyonu virajlı yollarda döndürdükçe bedenim de yolun kıvrımlarına eşlik ediyordu. Pencereden dalan rüzgârda savrulan saçlarım sık sık yüzümü kapatıyor, tek elimle görüşümü açmaya çalışıyordum ama inatla gözlerimin önüne düşmeye devam ediyorlardı. Ana yoldan ayrılıp tali bir yola saptım Zeliha’nın beni uyarmasıyla, bir süre sonra da çatal bir yola yaklaşırken dikiz aynasından Zeliha’ya baktım.
“Peki şimdi soldan mı, sağdan mı?”
“Soldan,” dedi ama sapar sapmaz duraksadı. “Hayır, öteki taraftaydı.”
Yanında oturan kızı Ayşen güldü. “Abla, annem sağını solunu karıştırır hep.”
Gülüştük. Yol daralmıştı; ilk uygun genişlikte bir manevrayla geri dönmek zorundaydım. Zeliha, “Ayy anam, niye böyle ettim ben?” diye üzülürken yanaklarının kızardığına emindim. Çatal yola dönüp bizim sağımıza, Zeliha’nın soluna saptık.
Doğa manzaralı, yer yer kıvrımlı ve zikzaklı bu tek şeritli yolda ilerlerken; zamanın ve zihnimdeki düşüncelerin ağırlığı altında direksiyonu sıkı sıkı tutuyordum. Penceremden içeri dolan rüzgâr, içimdeki kararsızlıkları saçlarımla birlikte yüzüme çarpmaya devam ediyor; görüşümü kapatıp önümü net görmemi engelliyordu. Çantamda bir tek saç tokası bile yoktu. Neyse ki köyleri birbirine bağlayan bu yollar tenhaydı.
Derin bir iç çektim. Hayatımda ertelediğim o kararı artık almam gerekiyordu; fakat belirsizliğe adım atmaktan korkuyordum. Yine de içimde o kararın sonucuna katlanacak gücü hissetmek istiyordum. Her dönemeç bir garantiyle mi gelirdi sanki? Zihnimdeki çoklu tartışmaları kalbimin havuzunda durultup cesaretle hatırladım: Her sonuç bana yepyeni yollar açabilir, hatta bu belirsizlik bir heyecana dönüşerek beni yepyeni bir yaşama taşıyabilirdi.
Arka koltukta Zeliha’nın saçlarımı toplamaya çalıştığını fark ettim. Onları sabitleyecek bir şey arandı; kızının saçına baktı, yemenisinin altından kendi başını yokladı… Bulamayınca saçlarımı örmeye başladı. Ucunu elbisemin omuz düğmesine kıstırdı ama saçlar tabii ilk harekette kurtuluverdi oradan. Ayşen “Su var mı?” diye sorunca bir köyün içine çoktan girdiğimizi fark edip arabayı küçük bir bakkalın önünde durdurdum.
Suları alırken Zeliha da arabadan indi. Bakkala girdik. Gözü, eğri bir duvar rafına istiflenmiş çiçekli, basit metal-plastik karışımı çıt çıt tokalara takıldı. Öyle bir çocuksu hayranlıkla uzanıp aldı ve “çıt çıt” açıp kapattı ki…
”Alayım mı sana arkadaşım?” dedim.
Utangaç bir gülümsemeyle, “Yok istemem, ne gerek var canım” derken tokayı aldığı kartona yavaşça kıstırıp kapattı: Çıt. Ve geri koydu.
Ama gözlerindeki o özlemli bakış takılı kalmıştı bende. Hepimize birer çift aldım. Zeliha çekingen ama çok mutlu bir yüzle, “Eyi madem” diyerek tokaları göğsüne bastırdı.
Arabaya bindiğimizde tokaları ikişer ikişer dağıttı. Benimkileri elinde tutuyordu. Önce Ayşen’e döndü, kızının saçını toplarken “Bak ne güzel, çıt çıt…” diye mırıldandı. Sonra arkadan bana doğru uzanıp elleriyle saçlarımı geriye doğru taradı. Bir yanımdan iyice yaklaşıp tokalardan birini açtı.
”Leyla bak, böyle iki ucundan tersine böyle bükünce açılıyor. Çıt. Sonra saçını parmaklarımla alttan bastırıyorum… Hah, böyle! Üstünden tokanın ağzına saçlarını kıstırıp bastırıyorum. Çıt. Saçların güvende gari sıkı sıkı, önüne gelmeyecek artık. Çok da gözel oldun. Kalan saçların iki yandan savrulsa da bir şeycik olmaz. Çıt… Çıt… Al, suyunun kapağını da açtım, iç serin serin ama yavaşla, dikkat et ha!”
Arabaya dolan bu “çıt çıt” sesleriyle adeta büyülenmiştim. Bir elim direksiyonda, diğeriyle alnımı sıvazladım. Zeliha’nın “Çıt, güvende…” deyişindeki o masum hesapsızlık, benim karmaşık korkularımı bir anda utandırdı. Zihnimdeki sis dağılmaya başladı.
O küçük metal parçası, önce tersine bükerek, sonra saçı tutturmak için baskılayarak birbirine kavuştuğunda çıkan o iki uyumlu ses; korkunun bittiği, güvenin başladığı o ilk saniyelerdi. O an anladım. Korkularım kendimi koruyacak kadar olmalıydı, evet, ama hayatımı felç edecek bir kararsızlığa dönüşmemeliydi. Artık bir yol ayrımındaydım ve cesaretle harekete geçmeliydim. Zeliha’nın o sade dokunuşu, zihnimdeki labirentin çıkışına bir ışık tutmuştu. Başımda sabitlenen tutamların yanında varsın diğer saçlarım özgürce savrulsun… O özgürlüğün serinliğinde, yola ve kararıma odaklanmam için Zeliha’nın uyarısı kulağımdaydı.
O tokaları saçıma takmaya, o sesi duymaya ve hayatın rüzgârına göğüs germeye cesaretim olmalıydı. İçimi yakan kararsızlık; vereceğim kararın beraberinde getireceği o cesur adımlarla serinleyecekti.
Direksiyonu daha sıkı tuttum. Artık zihnim de saçlarım gibiydi: derli toplu, güvende ama rahat. Bir tokanın basit “çıt-çıt” sesi, hayatımın yönünü değiştiren bir milada dönüşmüştü.
”Kontrollü ama…” diye mırıldandım.
Zeliha şimdi de yemenisinin üzerinden kendi saçlarına takıyordu tokasını. Çıt – çıt.
Ardından “Hah, oldu işte!” diyerek neşesine neşe katıyordu.

Melek Toksoy, Antalya doğumlu. Ege Üniversitesi Fen Fakültesi’nde okudu. Turizm ve otelcilik alanından emekli oldu. Yaratıcı yazarlık atölyelerine katıldı; insanlar, hayvanlar, doğa her daim ilgisini çektiğinden, sandığından günlük ve karamalarını çıkartarak yazın hayatına başladı. Beş kolektif kitapta öyküleri yer aldı, çeşitli dergilerde yazıları yayımlandı.

