Berna Kiper
Çürümemek için dondum ben. Ruhuma doğarken üflenen cevheri korumak için dondum. İçinizi için için çürütmeye yeltenen biri olmadı mı hiç? Olmuştur… Bir canavar değil bin canavar cevherin peşinde çünkü. Cevher derinlerde ta içinde gizli gizli parlıyor her halinden belli. Onlar çok uzaktan tanır cevheri; düşer peşine takip eder izleri. Hiç affetmez kılıktan kılığa girer, toz olur uçar, kül olur kokar, eşikte karşılar, her şeye rağmen peşinden koşar çürütmeye çalışır içten içten. Uzak duramazsın, kıyamazsın, belki de bazen tanıyamazsın, çürüteceğini anlayamazsın. Ya anladığında geç olursa, çürüme başlarsa ne yaparsın? Geç olmadan donacaksın. Donarsan kurtulacaksın. Çürümemek için hep dondum ben. O rüyaya kadar…
Donmak, babamın getirdiği istiridye ve balıkları, annemin o gece yemek var yiyemeyiz çürümesinler diye dondurucuya koyduğu gün aklıma girdi. Sonra “Aşk ya yanarak ya donarak biter,” dedi edebiyat öğretmenim, aşk şairi Fuzuli’yi incelerken. Demek ki yanmazsa donacak, donmazsa çürüyecekti aşk. Aşkı da o gün öğrendim.
Babamla paylaştım donma kararımı “Sakın ha,” dedi. “Su ol, su gibi ol,” donmadan da mümkün.
Mümkün müydü düşündüm. Düşünürken dalmışım.
Dev ağacın gölgesindeki taş çeşmeden akan suya bakıyordum. Çeşmedeki su şarıl şarıl akıyordu. Ağacın cevherini besliyordu. Nereden geliyordu bu su? Dağlardan. Taa uzak buzullardan. Ellerimi soğuk suya tuttum. Ellerimden aktı tutamadım. Avuçlarımı suyla doldurup yüzüme sürdüm içimdeki donukluğu çözdüm. Tam o sırada çeşmenin başında bir adam belirdi. Yer vermek için kenara çekildim, susamıştı acelesi de vardı sanki. Hoyratça ellerini yıkadı ovuştura ovuştura, avucunu birleştirdi kana kana içti sonra, buz gibi berrak suyla yüzünü yıkadı, saçlarının köklerini ıslattı. Bakıştık, konuşmadık. İçince kapatmak istedi suyu, musluğu zorladı, zorladı, kızdı sonra homurdandı. Akan suyu bulduğu gibi bırakıp uzaklaştı. Adamı gözden kaybolana kadar izledim. Su hiç etkilenmedi. Kırmızı saçlı bir kadın sessizce yaklaşıp arkamda belirdi. Kenara çekildim. Göz göze geldik. Sulu yeşil, aktı akacaktı rimeli, kirpiğinin ucunda. Gözleri kuyu. Eğildi kadın, avucunu suyla doldurup yorgun yüzüne defalarca çarptı. Son çarpışla canlandı. Ardından yudum yudum içti. Ferahlamış gibi dikildi. Orada olduğumu unuttu fısıltıyla suya ağladı.
“Git… Artık seni tutmayacağım.”
Parmaklarını açtı ve su kadının parmaklarının arasından akıp toprağa karıştı. Doğruldu. Saçlarını iki eliyle omuzlarından sırtına savurdu ve arkasına bakmadan yürüdü, yürüdü, gözden kayboldu. Uzun süre kadının arkasından baktım. Çeşme eksilmeden akıyordu. Kaybetmeden karışıyordu doğanın cevheri, dağlardan taş çeşmeye, çeşmeden evrene. Su kadının sırrını aldı, uğurladı. Kadın hayata karıştı. Çürümemek için belli ki kırılan hayallerini oracığa bıraktı. Ufukta kaybolurken kırıklığından şifalandı. Ruhuna üflenen nefesiydi cevheri. Ona yeniden yaklaştı. Koşarak bir çocuk geldi; toz dumana karıştı. Taş çeşmenin arkasına geçtim.
Çocuk kan ter içinde “Beni bulamazlar, bulamazlar,” diyordu. Gözyaşları suyun aktığı yere damladı, nefes nefese ağladı. Kafasını akan suyun altına soktu. Saçlarından akan su yüzünü de yıkarken elleriyle ovuşturdu kiri, pası, tozu gitti. Kana kana avuçlarından suyu içti. Gözünün yaşı bitti. Canlandı. Gözleri parladı, çeşmenin yanından başını uzattı. Onu seyrettiğimi fark etmişti, gözlerime değdi gelen keyfi. Pırıl pırıl gözleri, yıkadığı yüzü tertemizdi.
“Adın ne senin?” dedim usulca.
“Yok benim adım,” dedi, koşarak uzaklaştı.
Arkasından kaybolana kadar baktım. Adı yok muydu? Su akıyordu. Herkes geldi, gitti su aynı kaldı. Aynı hız, aynı coşkuyla çağladı. Kirlenen, titreyen, ağlayan, çürüyen suya geldi, cevherlerini suyla parlatıp gitti. Herkes bir yol buldu. Özgürdü su. Donmak çözüm değildi, seçimdi. Hapsolmamalı, hapsetmemeliydi… Su gibi… Birdenbire yanımda üzerinde gri yün pelerinli, koyu renk şapkalı, sakallı, kırışık yüzlü, canlı mavi gözlü derin bakan bir adam belirdi. Şaşırdım gözlerine baktım.
Bilge bir sesle “Adın ne?” dedi.
Tam cevap verecektim ki… Telefonun alarmı ve aynı anda devreye giren saatli sıcak çikolata makinesinin düdüğünün sesiyle uyandım. Yüzümü yıkamak için banyoya girdim musluğu çevirdim. Pırıl pırıl akan suya baktım. Rüyamdaki taş çeşmeyi hatırladım. Suyu yüzüme çarptıkça ferahladım. Aynada kendimle günaydınlaştım. Mutfağa geçtim.
“Çabuk olgunlaşsın istiyorsan elmaların yanına koy, en iyi arkadaşı elmadır onların,” demişlerdi.
Elmaların yanındaki avokadoların bir gecede olgunlaştığını görünce şaşırdım. Suyla kök salan, cevheri çekirdeğinden bahçede köklenen ağaç ilk kez bu yıl sadece beş tane avokado vermişti. Tabağa dilimledim. Taş çeşme resimli kupama sıcak çikolatamı doldurdum. Televizyonun sesini açtım.
Haber spikeri “Buzullar eridikçe dağların cevheri suya karışıyor; uzmanlara göre sadece doğa yeniden doğmuyor, bir çağın çürümesini de durduruyor,” diyordu.
Parmaklarımı boynumdaki incide gezdirdim. Gülümsedim.


