Hakan Akdoğan
Kimseye ihtiyacım yok. Duysunlar bunu. Tek başınayken söylemek çok tatsız. Bağımsızlığın da seyircisi olmalı. Beni güçlü bulsunlar, vazgeçemeyeceklerini düşünsünler de onlara ihtiyaç duyduğumu anlamasınlar. İnsanın arzu ettiği kişiyle ilişkisi, rehin aldığı kendisi üzerinden yürüttüğü bir pazarlığa benziyor. Karşımdakine yaklaşmak için kendimi uzaklaştırıyorum. Bak, diyorum, ne kadar uzağım. Buraya kadar gelmene değecek biri olmalıyım. Reddedilince bütün varlığımın yere döküleceğine ilişkin inatçı bir korku var zira.
Arzunun ayıbı, bizi ele vermesi bence. İstediğimizde neye ihtiyaç duyduğumuz anlaşılabilir. Bunu göze almak yerine isteğimizi süslüyoruz. Cinsellik, macera, özgürlük, hayata bağlılık. Hepsi mümkün. Ama bütün o görkemli kelimelerin altında daha basit bir istek yatıyor: Beni seç. Kalabalığın içinden, ötekilerin yanından, onların haklı ve güzel hayatlarının arasından beni çıkar. Bir kere olsun yanlış kişi olmadığımı hissedeyim. Bunu söylemek zor olduğundan insan sevilmeye muhtaç görünmemek için arzusunu olduğundan daha kaba gösterebiliyor. Bir beden istediğini söylemek, birinin yanında kendisini değersiz hissetmemek istediğini söylemekten daha erkekçe sayılıyor.
Erkekçe. Ne kadar küçük bir kelimeye ne kadar çok insan sığdırmaya çalışıyoruz. Sığmayan yerlerini kesiyoruz. Korkusunu, ağlamasını, tutulacak bir ele duyduğu ihtiyacı. Sonra geriye kalana ‘tam erkek’ diyoruz. Eksile eksile tamamlanmak. Ben de bu eğitimin içinden geçtim. Bir şeye üzüldüğümde hemen toparlanmam beklenirdi. Uzun süre güçlü olmanın hiçbir şeye ihtiyaç duymamak olduğunu sandım. Şimdi bazı güçlü adamlara bakınca, içlerinden yardım isteyen kişinin sesini bastırmak için ne kadar yüksek konuştuklarını görüyorum.
Bazı insanların yanında sesimin değiştiğini fark ediyorum. Daha kesin konuşuyorum, daha az soruyorum, birini özlediğimi söyleyeceksem bile önce onun kusurlarından söz ediyorum ki özlemek itibarımı zedelemesin. Onun bulunmadığı bir yerde, ona duyduğum ihtiyacı başkalarının önünde cezalandırıyorum. Sevilmenin nasıl bir şey olduğunu merak ettiğim yaşlarda, sevilirken nasıl görüneceğimi öğrenmişim. Şimdi hem yakınlık arıyor hem yakınlığın beni başkalarının gözünde ne hale getireceğini hesaplıyorum.
Utanmaktan utanmak da var. İnsan zaten yeterince küçük hissediyor, üstüne bu küçüklüğü hissettiği için kendisine kızıyor. İçerideki acının başına eli sopalı bir versiyonunu dikiyor. Ağlamayacaksın. Açıklamayacaksın. Belli etmeyeceksin. Böylece hem yaralı hem silahlı hale geliyor. Biliyorum, utandığımız şeylerin hepsi bize ait değil. Bazılarını üzerimize giydirdiler, büyürken çıkarmayı unuttuk. İnsan sınıf atlayabiliyor ama içindeki aşağılanmış çocuğu her yere beraberinde götürüyor. Bu çocuk büyüyünce herkesin kendisine hayran olmasını isteyebiliyor. Fena halde yorucu bir çocuk. Başkasının beğenisini onun önüne yığdıkça doymuyor.
Bedenimi bu tartışmalardan uzak tutmak isterdim. Kendisi pek işbirlikçi değil. Yoruluyor, gevşiyor, yaşlanıyor. Ben onu temsil ettiğim toplumsal değerler konusunda yeterince bilgilendiremedim sanırım. Kendisine koca bir erkekliğin sorumluluğunu yüklemişim ama zat-ı muhterem tansiyonla, uykusuzlukla, korkuyla uğraşıyor. Sürekli güçlü, sürekli hazır, sürekli talep gören bir varlık olmalıyım. Eskiden böyle dertler yoktu. O günlerde kimlerin iyi olduğunu fazla kurcalamadan. Bazı erkeklerin kendisinden emin olmasının bedelini kadınlar, çocuklar, başka türlü yaşayan erkekler ödemiş olabilir. Ama insan kendisini rahat hissettiği bir geçmişi kolayca adil sanıyor. Kadının gitme ihtimali ortaya çıktığında sevgimizin azaldığını değil, dünyada bir şeylerin bozulduğunu düşünüyoruz. Kalmak zorunda olan biriyle yaşarken terk edilmeye dayanıklı olduğumuzu sanmak kolay. Özgür bir insanın bizi seçmesini istiyorsak, seçmeme ihtimalini de kabul etmek gerekiyor. Ben o ihtimalin olduğu sayfayı atlayıp doğrudan sevilmeye geçmek istiyorum.
Bu yüzden sevgiyle onayı birbirine karıştırdığımda iş büyüyor. Hep hakkımda iyi bir şey söylesin istiyorum. Ama iş benim duymak istemediğim şeyi söyleyecek kadar yakına geliyor. Ben yakınlık istiyorum ama eleştiri kabul etmiyorum. Bir tür uzaktan sevgi. Beni tanısınlar ama tanınmanın sonuçlarına katlanmayayım. Özellikle yanlış yapmış olabileceğim anlaşılmasın. Hata yaptığımı kabul etmekle hatalı bir insan olduğuma inanmak arasındaki mesafeyi kolayca kaybediyorum. Utanç o mesafeyi yutuyor.
Bence bütün gücümüzü sevilmeye ayırdığımız için sevmeye halimiz kalmıyor. Beni nasıl gördüğüyle fazla meşgulüm. Onun gözlerinde kendimi ararken onu gözden kaçırıyorum. Bir insanı ayna olarak kullanmanın en kötü tarafı, aynanın bir gün yorulması ve sırlarını dökmesi. Ardından ne kadar güzel sevdiğimi anlatıyorum. Beni dinleyenler hak veriyorlar. Elbirliğiyle kaybımı biraz daha anlaşılmaz hale getiriyoruz.
Haklı çıkınca bir süre acımın da geçeceğini sanıyorum. Oysa acı, tartışmayı kimin kazandığıyla ilgilenmiyor. Ben gerekçelerimi sıralarken yerinde oturuyor. Kendimi anlatırken ne kadar da titizim. Beni inciten hiçbir ayrıntıyı unutmamışım. Benim incittiğim yerler bende biraz bulanık. Orada çok yorgundum, kötü bir dönemden geçiyordum, çocukluğum zaten malum. Karşımdakinin de bir çocukluğu olabileceği aklıma sonradan geliyor. Onunki kendi sorumluluğu tabii. Benimkinin bakımına ise bütün insanlık katılmalı. Sevilme isteğimin içine ne kadar çok ayrıcalık karıştırmışım. Biraz yara, biraz yalnızlık, eser miktarda pişmanlık. Beni anlaşılır kılacak kadar kusur gösteriyorum. Arada bir gerçekten acı çekiyorum, böyle zamanlarda acı çeken halimin nasıl göründüğünü düşünüyorum. İkisi aynı anda olunca hangisine sarılacağımı şaşırıyorum. Kişi, kendi samimiyetinden alkış beklemeye başlayınca işler karışıyor.
Beni bütünüyle tanırlarsa giderler sanıyorum. O yüzden kalmalarını sağlamak için tanımalarını engelliyorum. Sonra da kimsenin beni gerçekten sevmediğinden yakınıyorum. Haklıyım belki. Ama sevecekleri kişiyi ben kaçırdım. Ortada bıraktığım, itiraz etmeyen, yorulmayan, ihtiyaçlarını önceden giderip gelen bir temsilci. Çok terbiyeli. Benden daha kolay seviliyor. Buna da içerliyorum.
Beni en çok korkutan, karşımdakinin benden bağımsız bir hayatı olması. Benimle ilgisi bulunmayan bir yorgunluğu, benim gideremeyeceğim bir sıkıntısı, benim yer almadığım bir mutluluğu. Hayatında kaplamadığım her alanı aleyhimde kullanılmış sayıyorum.
Arzuma özgürlük tanıdığım kadar onun arzusuna da tanımam gerekiyor. Bunu söylerken kendimi oldukça uygar buluyorum. Uygulamada ise özgür iradenin benden yana kullanılmasını tercih ediyorum. Aksi halde niçin bu kadar özgür olduğunu sorgulamaya başlıyorum. Felsefeyle aram iyidir; bana istediğimi vermediği yere kadar. Sonrasında meseleyi kişisel alıyorum.
Bütün bunları fark etmek beni bir anda daha iyi biri yapmıyor. İnsan kendisini çok güzel çözümleyip aynı kötülüğe kaldığı yerden devam edebilir. Hatta bu kez neden yaptığını da bildiği için biraz kültürlü hisseder. Benim o kolaylığa da dikkat etmem gerekiyor. Birine ihtiyacım olduğunu kabul ederken, onun bu ihtiyacı karşılamak zorunda olmadığını unutmamak. Yakınlık biraz da bu cümleyi sindirebilmek galiba. Zor geliyor. İçimdeki çocuk hemen yere yatıyor. Bırakıyorum biraz ağlasın. Dünyanın onun gönlünü almak için başka bir insanı feda etmesini bekleyemem.

Hakan Akdoğan, Hacettepe Üniversitesi ‘İngiliz Dil Bilimi’ bölümünü bitirdikten sonra Anadolu Üniversitesi ‘Medya ve İletişim’ bölümünü tamamladı. Uludağ Üniversitesi’nde ‘İnsan, Toplum ve Felsefe’ programında yüksek lisans çalışması yaptı. Sanatla Terapi ve Adli Psikoloji Uzmanlığı eğitimleri aldı. International Dublin University’de Sosyal Psikoloji alanında Master derecesi yapmaktadır. 2003 yılından bu yana birçok üniversite ve kurumda ‘Yaratıcı Yazı’, ‘Derin Okuma’, ‘Sanatla Farkındalık’ gibi konularda eğitimler vermekte, çeşitli platformlarda konuşmacı olarak yer almaktadır. Halen bazı üniversitelerde ve çeşitli kurumlarda eğitimler vermekte, yayınevlerine yayın danışmanlığı yapmaktadır. Distopya Akademi’nin kurucusudur. Nü Peride, Gölge Yaşatan, Struma, İlişmek, Varlık ve Piçlik, Kirpi Mesafesi, Kenet adlı romanları yazdı. Yunus Nadi Roman Ödülü’nü kazandı. Eserleri birçok dilde ve ülkede, yabancı okurlarla da buluşmaktadır.


