– Ölmüş Bir Adama Mektup –
H. Nilgün Karataş
Aramızdaki tuhaf ilişkiyi anlatmaya henüz hazır değilim; ne zaman seninle vakit geçirecek olsam olmadık işlerin başıma geldiğini yazmak istiyorum aslında. Bir ara. Hazır olduğumda. Unutmaktan da korkuyorum bir yandan; on yıllara yayılan tamamlanma arzumuzun nihayet gerçekleştiği yılı hatırlamak için arşive bakmak zorunda kaldım. Yılları karıştırmışım; ama mevsimin kış, ayın şubat olduğu dünmüş gibi aklımda.
Kuru bir soğuk vardı. Yıllar önce serin bir günde Piccadilly’de yürürken, bir an seni gördüğümü sanmıştım. Sen olmadığını bilerek ama senin de bir zamanlar adımladığın sokaklarda, kalabalığın arasında kayboluşunu izlediğim o delikanlının yüzünde bir göz kırpışı kadar anda senin kibrini gördüm sanki… Daha cesur biri olsaydım peşinden koşardım, adınla seslenirdim. Genç adam “Pardon, birine benzettiniz sanırım” derken kocaman gülümserdim; “Evet, kızdığım ama pek de sevdiğim biri sandım sizi. O da buralarda dolaşırdı, sizin gibi çok güzeldi…” deyiverirdim.
Böyle bir an yaşanmadı tabii ki. Delikanlı kalabalığa karışıp gözden kayboldu ama sen bir kere düşmüştün aklıma. Aramızdaki yarım kalan ilişkiyi tamamlamalıydım, öyle de yaptım. Kitabını havaalanında kaldığım yerden okumaya başladım, uçak düşmedi, tüm bölümleri birkaç saatte bitirdim. Sonra unuttum seni…
Arada sırada senden söz etti birileri. “Bizim de ilginç hikâyelerimiz var onunla” demedim. Anlatsam özelimi fazla açacağımdan mı çekindim, yoksa bazı şeyleri henüz hatırlamaya hazır olmadığımdan mı bilemem… Sustum.
Araya giren zaman, hatırlamaya korktuğum anıları silikleştirirken seni de zihnimdeki klasörlerin birine kapattım. Benim için çok özeldi ama seni hatırlamak beni inciten başka anıları da tetikliyordu. Hakkında ne yazıldıysa okudum ama ben tek satır yazmadım; hakkında ne söylendiyse dinledim ama ben tek kelime etmedim.
Seni tanıdığımı o gün de söyleyemedim, bugün de…
Oysa hakkında çok şey biliyorum. Gençliğini, güzelliğini, korkularını, içini yakıp yıkan arzularını ve arkanda bıraktığın o sessiz yıkımları… Başkalarının hevesi uğruna harcadığın masumiyeti, bir odaya kilitleyip anahtarını ruhunun derinliklerine fırlattığın o saklı köşeyi biliyorum. Bir aynaya, bir tuvale, kendi aksine bakmaktan neden bu kadar korktuğunu bile biliyorum. Seni sevdiği anda gözündeki büyüsünü kaybeden o genç kadına söylediklerini de biliyorum. Onu değil, onda seyretmek istediğin şeyi sevdiğini anladığın anki acımasızlığını bile…
Ama seni tanımıyorum. Galiba bu dünyada kimse seni gerçekten tanımadı. Gerçi kim kimi gerçekten tanıyabilir ki, bunu kim iddia edebilir ki?
Yine de çok fikrim var hakkında. Başkalarının gözleriyle bakabiliyorum sana. Seni ilk kez görenler baktıkları şeyin sen olduğunu sandılar. Güzelliğine vuruldular, alımına bayıldılar. Öylesine büyülendiler ki, o kusursuz kabuğun ardında nasıl bir adamın yattığını sormak kimsenin aklına gelmedi. Seni izlediler, sanata, kelimelere, hayranlığa dönüştürdüler; yüzünü ölümsüzleştirdiler ama o yüzün ardındakini merak bile etmediler.
Sonra başkaları geldi. Onların yaptığı da başka türlüydü. Sana yalnızca güzel olduğunu söylemediler; güzelliğin önemini, onu kaybetmenin nasıl bir felaket olacağını ektiler aklına. Gençliğin elinden kayıp gidişinden korkmayı öğrettiler sana. Hazzı nasıl arzulaman gerektiğini, hayatı kimin gözleriyle süzmen gerektiğini bir zehir gibi zihnine akıttılar.
Biri seni hayranlığıyla kuşattı, diğeri fikirleriyle. Sen de bir süre sonra onların sana baktığı yerden kendine bakmaya başladın. Belki de asıl felaketin, zamana meydan okuduğunu sandığın o gizli anlaşma değildi. Çok daha önce olmuştu her şey. Başkalarının sende gördüğü şeyi, kendi özün sanmaya başladığında olabilir mi?
Evet, çok güzeldin. Büyüleyiciydin. Herkes bunu söyledi. Ve sen, sadece bundan ibaret olduğuna inandın. Bütün ömrünü o kabuğu korumaya adadın. Yaşlanmamak, değişmemek, yaptığın kötülüklerin, zalimliklerin ve çürümenin izini yüzünde taşımamak istedin. Zaman senin yerine başkalarında aktı. Ruhundaki çirkinlik, senin yerine sakladığın o gizli tuvalde birikti. Bütün izleri o üstlendi.
Fakat şimdi düşünüyorum da… Bütün o günahların biriktiği, korkunçlaşan şey gerçekten sen miydin? Bundan da emin değilim. Çünkü o gizli tuval de bize sadece bir sonuç gösterdi. Seçimlerinin, korkularının, kaçışlarının biriktiği başka bir kabuk… Gerçi ne demişti Sartre? “Varoluş özden önce gelir.” Sahi Dorian… Sen ne yaşadın, ne biriktirdin; seni sen yapan bir cevhere sahip oldun mu hiç?
Peki cevher neydi?
Belki cevher, içimizde hazır bekleyen pırıl pırıl bir hazine değildir. Belki bütün bu gürültünün, bütün bu yabancı seslerin arasından geriye kalan şeydir. Kendi sesimiz diyebileceğimiz bir ses gerçekten varsa, onu ayırt edebilme cesaretidir belki.
Belki senin de bir anlığına bunlar geçti aklından. Sonunda dayanamadın. Kendi hakikatine vurur gibi sapladın bıçağı o tuvale.
Ve öldün! Seni bulduklarında artık genç değildin. Yerde yaşlı, çirkin, tanınmayacak halde bir adam yatıyordu. Seni yüzünden bile tanıyamadılar; parmaklarındaki yüzüklerden teşhis edebildiler ancak.
Ne tuhaf, değil mi?
Bütün hayatını kabuğunu yaşatmaya adadın; ama öldüğünde yüzün, senin kim olduğunu söylemeye yetmedi.
Biliyor musun, çok şey değişmiş gibi görünse de dünya hiç değişmedi. Sana dokunan, seni biçimlendiren o eller hâlâ buradalar. Üstelik artık çok daha kalabalıklar. Bizi izleyenler, alkışlayanlar, onaylayanlar her yerde. Güzel bulduklarında bir işaret bırakıyor, başarılı bulduklarında kalabalıklaşarak etrafımızı sarıyorlar. Kaç kişinin bizi gördüğünü, kaç kişinin bizi sevdiğini artık ekranlarımızdan, sayılarla ölçüyoruz.
Senin seni hayranlıkla kör eden tek bir ressamın vardı; bizimse binlerce gözümüz var üzerimizde. Sana hazzı aşılayan tek kişiydi, bizim şeytanlarımız da çoğaldı. Bize neyin güzel olduğunu, nasıl yaşamamız gerektiğini, neye arzu duymamız ve neyle övünmemiz gerektiğini sürekli anlatıyorlar. Nasıl başarılı olunacağını, nasıl mutlu görüneceğimizi, hatta yaşlanmamak için neler yapmamız gerektiğini anlatıp duruyorlar sürekli. Daha da acısı, artık bize nasıl “kendimiz” olacağımızı bile onlar tarif ediyor.
“Kendi özünü bul” diyorlar.
“En iyi versiyonuna dönüş” diyorlar.
Senin gibi bazen şeytana uyacak oluyorum bazen, sonra aklıma bir sürü soru takılıyor. Bir insanın kendisini nasıl keşfetmesi gerektiğini bile başkaları söylüyorsa, o yolun sonunda bulduğu şey gerçekten kendisi midir? Sürüden ayrıldığını sanırken, aslında sadece sürünün en önüne geçip aynı uçuruma yürümek değil midir bu?
Gerçi Sartre, “cehennem başkalarıdır” da demişti…. Hal böyle olunca insan bir süre sonra hangisinin kendi sesi olduğunu, özünün ne olduğunu, nerede bulunduğunu unutuyor. Kabuk parıldadıkça körleşiyoruz, çürümenin kokusu alsak bile görmüyoruz.
İşte bu yüzden bugün hâlâ senin hikâyeni okuyoruz. Çünkü senin saklı tuvalin kilitli bir odadaydı. Bizimkilerse ortalıkta, göz önünde çürüyoruz.
Ama asıl mesele hâlâ aynı… İnsan kendisine kimin gözleriyle bakıyor? Başkalarının hayranlığı azaldığında, nasihatler sustuğunda, alkışlar kesildiğinde, o parlak ışıklar kapandığında… Geriye gerçekten kim kalıyor?
Sana “Keşke kendini arasaydın” demeyeceğim; çünkü bizim çağımızda bu bile bir pazarlama sloganına dönüştü. Ama keşke bir kez olsun…
Seni çizenlerin gözlerinden değil, zehirli bir tohum gibi zihnine ekilen cümlelerden değil, başkalarının hayranlığından değil, aynadaki yansımandan ya da o saklı tuvalden bile değil… Sadece kendinden kendine bakabilseydin.
Ah Dorian, o kadar baktın yüzüne… Nasıl oldu da kendini hiç görmedin?
Referanslar
Wilde, Oscar. Dorian Gray’in Portresi. Çeviren: Roza Hakmen, İş Bankası Kültür Yayınları, 2018.
Sartre, Jean-Paul. Varoluşçuluk, Çeviren: Asım Bezirci, Say Yayınları, 2019.
—

H. Nilgün Karataş, İstanbul’da doğdu. Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun oldu. Henüz öğrenciyken çalışmaya başladı, Milliyet, Dünya, Akşam, Günaydın, Business Week Dergisi ve Hürriyet’te gazetecilik yaptı. İlk romanı Defne ya da Bazı Tuhaf Hayatlar’ın yanı sıra birçok kolektif kitapta öyküleri yayımlandı. Yayın yönetmenliği yaptığı Suare Dergi’de ve Bianet’de yazıyor. İkinci üniversite olarak da felsefe okuyor.


