NİLGÜN KARATAŞ İLE YAŞAM & MEKAN
Ne anlattığından bağımsız insana iyi gelen filmlerden biridir; Amélie. Ortada devasa bir anlatı yoktur, ana hikaye bazılarınca oldukça sıradan bulunabilir. Ama filmin ruhu, renkleri ve elbette bizi dolaştırdığı o minik dünya Amélie’ye ayrı bir lezet katar. Barıyla, garıyla, sokaklarıyla, Montmartre, Paris’ten bağımsız bir şehir gibidir bu filmde. Ve elbette yatak odası…

Paris temalı filmler listesi yapacak olsam… Amélie’yi bu listeye alır mıyım? Hayır, çünkü bu ona haksızlık olur. Amélie Paris’i tanıtmıyor, asıl mekanı olan Montmartre’da turistik bir geziye de çıkarmıyor. O bize daha çok şunu söylüyor: Hayat bu kadar küçük bir dünyada, belli başlı mekanlar arasında, bu hızda da yaşanabilir.
Bu yüzden Amélie’de mekânlar arka planda durmuyor. Her biri Amélie’nin dünyayla kurduğu mesafeye göre şekilleniyor. Montmartre, tren istasyonu, bar, oda… Hepsi aynı sakin yaşantısının ve renkli iç dünyasının bir uzantısı.
Önce azıcık filmden söz edeyim. Tam adı; Le Fabuleux Destin d’Amélie Poulain olan 2001 yapımı film, Fransız yönetmen Jean-Pierre Jeunet’nin imzasını taşıyor. Bence herkesin, hayatında bir kere bile olsa izlemesi gereken filmlerden biri. Sonraki izleyişlerinizde detayları keşfettikçe daha çok seveceğinize eminim bu arada.
Peki bu filmi sevdiren ne? Elbette Jeunet’nin bu filmi klasik bir romantik komedi gibi değil, küçük ayrıntılarla kurulan bir iç dünya hikâyesi olarak tasarlamış olması. Film, Paris’te yaşayan genç bir kadının, Amélie’nin kendi yalnızlığıyla baş ederken başkalarının hayatına küçük müdahalelerde bulunmasını anlatıyor.
Ve elbette bu filmi özel yapan unsurlardan biri de mekanları. Yapım sürecinde gerçek mekânlar kullanılmış olması, filmin stüdyo hissi barındırmaması samimiyetini artırıyor. Filmde Montmartre, Gare de l’Est ve Café des Deux Moulins bilinçli bir tercihle olduğu gibi bırakılıyor. Filmin görsel dili kadar önemli bir başka detay da şu: Jeunet, senaryoyu yazarken “büyük dramatik anlar” yerine gündelik hayatta çoğu zaman fark edilmeyen küçük mutlulukları merkeze almış. Amélie’nin dünyası bu yüzden abartılı değil; dikkatli bakıldığında açılan, kendini gösteren bir dünya…
Montmartre: Büyük Paris anlatısının dışında kalan yer

Filmde hem çok mekan var, hem de aslında tek mekan diyebiliriz. Çünkü Amélie’nin dünyası Montmartre’dan ibaret. Ancak Montmartre burada karakterin önüne geçmek yerine, onun dünyasının bir parçası olarak bize kendini gösteriyor. Gösterişli kadrajlar yok. Kamera dar sokaklardan geçiyor, merdivenlerde oyalanıyor, köşe başlarında duruyor. Paris’in “görülmesi gereken” yerlerinden biri gibi davranmıyor.
Bu yönüyle bu semt Amélie’ye benziyor. Büyük hedefleri yok ama kendi temposu var. Rutin bir yaşantısı ama ilginç bir iç dünyası var. Bunu yansıtırken yönetmen Montmartre’ı romantikleştirmekten çok sakinleştiriyor. Hayatın küçük alışkanlıklar üzerinden aktığı, kimsenin büyük bir hikâye yazmak zorunda olmadığı bir yer olarak gösteriyor. Amélie de tam bu yüzden burada rahat ediyor. Büyük kararlar almadan var olabildiği bir alan buluyor.
Bu arada filmden sonra Montmartre’la ilgili bir tartışma da başlamış. Amélie semti olduğundan daha masalsı gösteriyor, diye eleştiriler gelmiş. Bu eleştiriyi anlıyorum ama katılmıyorum. Bir zamanlar oturduğum Cihangir’in giderek popülerleşmesi, kira fiyatları ve yaşam maliyetlerinin artması benim ve arkadaşlarımın epey söylenmesine neden olmasına benzetiyorum bu eleştirileri. Ancak filme bakınca şunu da görüyorum; film, semti icat etmiyor ki; zaten var olan yavaşlığı ve mahalle hissini görünür kılıyor. Cihangir’in içinde biz olmadan yaşamaya devam etmesi gibi…
Tren istasyonu: Gare de l’Est’te durmak

Amélie’nin en önemli mekanlarından biri istasyon. İstasyon filmleri listeme alır mıyım emin değilim ama bu filmdeki istasyonun mekan olarak özel bir yeri var. Filmde gördüğümüz tren istasyonu Gare de l’Est. Paris’te gerçekten var ve bugün gidip aynı peronlarda yürüyebiliriz. Bu detay önemli çünkü film hayali bir mekân kurmamış, gündelik hayatın içinden bir yer seçmiş.
Üstelik Gare de l’Est, Paris’in turistik vitrini değil. Daha çok işe gidenlerin, şehirden çıkanların, bekleyenlerin kullandığı bir istasyon. Amélie’nin ilgisini çeken insanlar da tam olarak bunlar. Hayat akıyor, Amélie kenardan bakıyor. Bu yüzden istasyon filmde hareketten çok akışla ilgili bir mekâna dönüşüyor. Herkes bir yere giderken, Amélie durmanın da mümkün olduğunu hatırlatıyor.
Bar: Café des Deux Moulins’in sıradanlığı

Ve evet filmin en önemli mekanlarından biri de Amélie’nin çalıştığı yer, Café des Deux Moulins. Bugün Montmartre’da hâlâ açık. Filmin sevdiğim tarafı bu mekânı özel kılmak için uğraşmamış olması, olduğu gibi bırakması. Burası büyük karşılaşmaların sahnesi değil. Küçük temasların mekânı. Kısa konuşmalar, yarım bakışlar, tekrar eden günler var. Amélie burada insanlara doğrudan karışmıyor ama gizli dokunuşlarıyla hayatlarına müdahale ediyor.
Barın önemli tarafı şu: Amélie burada görünür ama merkezde değil. Çalışıyor, servis yapıyor, gözlemliyor. Hayata katılıyor ama akıştaki rolü çok sıradan görünüyor.
Elbette filmden sonra Café des Deux Moulins bir ziyaret noktasına dönüşmüş. Ama ilginç olan şu: Mekân bunu büyük bir temaya çevirmemiş. İçerisi filmde nasılsa büyük ölçüde öyle kalmış. Abartılı hatıralar, yüksek sesli referanslar yok. Bar da film gibi davranıyor; bağırmadan tanınmayı seçiyor. Aslında Avrupa’nın güzel taraflarından biri de bu; yıllar önce gittiğiniz bir yeri yıllar sonra aynı şekilde bulabiliyorsunuz.
Ve oda ve resimler: Duvarların söylediği şeyler

Filmde mahalle yaşantısının, apartman hayatının da önemli bir yeri var, her bir mekan o kadar çok detay içeriyor ki hepsini anlatmaya kalksam sanırım filmden uzun bir anlatı olur. Bu nedenle direkt Amélie’nin yatak odasına geçiyorum. Ev filmin tek kurgu mekanı olabilir; çünkü bu alan sadece Amélie’ye ait, özel bir dünya. Renkleri, ışığı, duvarları ile bize karakter hakkında çok önemli ipuçları veriyor.
Yatak odasının duvarlarında gördüğümüz resimler Alman ressam Michael Sowa’ya ait. Sowa’nın resimlerinde sık sık hayvanlar var. Ama masal anlatmıyorlar. Sevimli olmaya çalışmıyorlar. Daha çok durmuşlar, bakıyorlar, sanki bir şey düşünüyorlar. İlk bakışta öylece duruyorlar gibi biraz daha bakınca tuhaflaşıyorlar.
Amélie’nin bu resimleri odasına asması rastlantı gibi durmuyor. Çünkü o da hayata böyle bakıyor. Merkeze geçmeden, bağırmadan, küçük hareketlerle. Ayrıca bu resimler odayı bir genç kız odası olmaktan çıkarıyor. Daha çok Amélie’nin iç dünyasına -farklı bir yönüne- adım atmamıza olanak veriyor bu mekan, sessizce.
Amélie’de mekânlar hikâyeyi yönetmiyor, yönlendirmiyor. Daha çok alan açıyor. Montmartre, tren istasyonu, bar ve oda… Hepsi Amélie’nin dünyayla kurduğu teması yansıtıyor. Film bu mekanlar aracılığıyla “nasıl yaşamalıyız” demiyor bize. “Sakin de yaşanabilir” diyor. Belki de bu yüzden film bittiğinde tek bir sahne değil, bir hâl kalıyor akılda. Küçücük dünyalarımızda daha iyi olabileceğimiz hâli…

