Başak Bıyıklı
Gözlerimi, gri gökyüzünde gezdirdim. Sokak sakindi. Sakin de ne demek, basbayağı bomboştu. Bir sağa bir sola baktım. Önümden geçen olmadığı gibi arkamdan gelen de yoktu. Ne geniş yakalı uzun paltolu kadınlar, ne paçalarını botlarının içine tıkıştırmış adamlar, ne de sırt çantalarının ağırlığıyla ezilmiş ayaklarını sürüyen çocuklar vardı. Oysaki bu saatte herkes çoktan yollara dökülmüş, bir yerlere yetişmeye çalışıyor olmalı, işe, okula ya da hepsinden önce ılık bir poğaça tıkınmak için köşedeki büfeye koşmalıydı. Şehir, böyle yüzlercesinin yalnızlığını sırt çantası gibi yüklenip bir diğeri ile benzer yönlere koşuşturmasına alışıktı. Ortada bir gariplik vardı.
Geniş caddeye doğru ilerledim. Durum orada da sokaktan farksızdı. Üstüne üstlük etraf çok sessizdi. Dolmuş, minibüs ve otobüsler kendileriyle birlikte korna gürültülerini de alıp yok olmuşlardı. Şehrin kaotik uğultusu çekilince geriye kalan huzursuz bir terk edilmişlik haliydi. Kenarda bekleyen sarı taksilere baktım, şoför koltukları boştu. İşin garibi, bu caddenin müdavimi olan ve kendilerinden biraz tırstığımı kabul etmem gereken köpek çetesini de ortalıkta görünmüyordu. Ensemdeki tüylerin ürperdiğini, görünmez bir elin sırtımda gezindiğini hissettim. Etrafa bir daha bakındım. Kimseyi göremedim. Sokaktan çıktığımdan beridir arkamda birileri var gibi geliyordu.
İskeleye doğru inen büyük yokuşun başındayım. Trafik ışıkları yanıp sönüyor ama yollar ıssız. Simitçi tezgahlarının üzeri dolu olmasına karşın ne satan var ne alan. İskeleden sarkan oltaların uçları gerilmişse de kovalar küskün. Deniz bile nefesini tutmuş, dalgalar kıyıya vurmaya korkar gibi sessizce çekiliyor. Köpekler gibi martılar da kayıp. Büfede günün gazeteleri sıralanmış ama okuyan yok. Şehrin en büyük meydanında çıt çıkmıyor. Sonra bir vapur düdüğü duyuyorum. Devasa metal yığınları sırasıyla iskelelere yanaşıyor, düdüklerini öttürüyor, hayalet yolcularını yüklenip boğazı köpüklerle yıkıyorlar.
Bu insansızlık hali canımı pek sıkmasa da merakımı iyice kabartmıştı. Tanıdık birilerine sormayı düşünerek sahildeki camiye sırtını dayamış meşhur çarşıya doğru ilerlemeye başladım. Cep telefoncu, şemsiyeci, tarihi kahveci, bijüteri, balıkçı, turşucu, helvacı, tütüncü, manav, kasap, saat tamircisi, yufkacı ve bakırcıyı geçtim. Hepsinin vitrinine burnumu yasladım ama buharlanmış camlardan içeriyi göremedim. Her bir dükkânın içinde devasa bir kazan kaynıyor ve tüm şehir yükselen buharların arkasına gizlenmiş gibiydi.
Meraktan çatlamamak için her gün önünden geçtiğim kahvenin aralık kapısından içeri daldım. İçerisi mahşer yeri. İnsan kaynıyor. Sanki tümü bir anda üzerime çullanıp nefesimi kesti. Sokaklarda, dolmuşlarda, vapurlarda olmayanların tamamı burada. Dışarının neredeyse huzurlu sayabileceğim sessizliği, yerini yabancı yüzlerin ve anlaşılmayan dillerin ördüğü boğucu bir duvara bırakmış. Tüm sandalyeler dolu, yer bulamayanlar masalara tünemiş. Her biri elindeki telefona, telefonu yoksa duvarda asılı televizyona kilitlenmiş. Her kafadan bir ses çıkıyor ama konuştukları dili anlamıyordum.
Kahvenin beyaz kireç duvarında asılı televizyonda kısa saçlı sarışın sunucu heyecanla son dakika haberinin bilmem kaçıncı tekrarını okuyordu. “Sayın seyirciler, İstanbul Kadıköy’den gelen son dakika haberini bir kez daha paylaşıyoruz. İnanın böylesi görülmedi, duyulmadı. Sabah saatlerinde Mama Bank Kadıköy şubesi bir soygun tehdidi ile karşı karşıya kaldı. Üstelik bu soygunun faili de bir kediydi. Oysaki temiz pak, yediği önünde yemediği ardında bir ev kedisi olduğu her halinden belli olan failin, bankadan çıktıktan sonra izi kaybedildi.”
Olay anlaşılmıştı. Kendini insan sanan bir kedinin işiydi bu yine. Hani şu elektrik trafolarına dadananlardan biri olmalı diye düşündüm. Merakım yatışınca susadığımı ve üşüdüğümü fark ettim. Kahvenin sahibine doğru seğirtip, “Bana bir oralet, portakallı olsun,” diye seslendim. Yüzüme uzun uzun baktı. Beni ya duymuyor ya da anlamıyordu. Tekrarladım: “Bana bir oralet, portakallı olsun.” Yok, aynı boş bakışlardan başka bir yanıt alamadım. Vazgeçtim.
Çıkmak için kapıyı aradım ama girdiğim kapı kapanmıştı. İçeride çaresizce dolanırken tek açık aralığın kapının hemen yanındaki pencere olduğunu fark ettim. Atladığım gibi dışarıdaydım. İçime yine o garip izlendiğim hissi geldi ama ne kahvedekiler çıktığımın farkındaydı ne de sokakta kimse vardı. Tam o sırada kahvenin karşısındaki camda bir kedinin yansımasını gördüm. Doğrudan bana bakıyordu. Demek ki beni izleyen oymuş diye aklımdan geçirdim. Gözlerimi gözlerinden ayıramadım. Hafifçe hırladığını duydum. Keyiften mi öfkeden mi anlamadım. Acaba haberlerde bahsi geçen kedi bu olabilir mi diye düşündüm. Üstüne üstlük üzerinde yünlü gri bir takım, beyaz gömlek ve acemice bağlanmış mor bir kravat vardı. Kravat takmış kedi mi olur? Esas benim kravatım vardı o gün, üstelik mor, en sevdiğim renk. Ayrıca ben de bu sabah hava soğuk diye gri kışlık takımlarımı giymiştim. Ama her gün pek severek seçtiğim bu giysiler bugün beni herkese yabancı hissettiriyordu. Elimi boynuma götürüp boynumu sıkan düğümü gevşetmeye çalıştım, yapamadım. Pati uçlarım kumaşa takıldı, tırnaklarım mor ipekten teller koparttı.
İşte uyandı. Gözleri faltaşı gibi açılmıştı. Rüyasında neyle boğuştuysa üzerinde yattığı örtüye deli gibi dolanmıştı. Birkaç küçük hareketle örtünün içinden çıkamayınca iyice öfkelendi. Arka ayaklarıyla tepikleye tepikleye kurtuldu. Kanepeden çevik bir hareketle atladı. Gördüklerinin rüya olup olmadığını anladı mı bilinmez, sanki büyük bir rahatlama yaşamış gibi gerindi. Her zamankinden kararlı adımlarla odanın pencereye bakan köşesindeki mama kabına doğru ilerledi. Uyanmak iştahını açmışçasına mamalara önce burnunu ardından da ıslak ağzını arzuyla daldırdı. Birkaç katırtı kuturtunun ardından aniden arkasına döndü.
Orada olmayan birini görmüş gibiydi. Hoşnutsuz ve huzursuz bir hırlama çıktı ağzından. Ama bu hali çabuk geçti. Yeniden maması ile yakından ilgilenmeye devam etti. Uyandığından beri onu izliyorum. Başını bir anlığına bile benim olduğum yöne çevirmedi. Orada olmam pek umurunda değil gibiydi. Yalnızlığının mağrur kalesinin tek hükümdarıydı. Sadece bir anlığına benim bile göremediğim birini görmüş gibi huzursuzca etrafına bakındı o kadar. Bozulmadım desem yalan olur. Yanıma gelir, gözlerini kırpıştırarak sevgisini gösterir, burnunu benimkine sürter sanmıştım. Yapmadı.
Bizim ilişkimiz de böyle. İpler onun elinde. Ben ne kadar ona muhtaçsam, o da o kadar kendine dönük ve hür. Evin sahibi ben, kuralların sahibi ise o. Önce kendi ihtiyaçlarını gözetir. Rahatına düşkündür. Sevdiğinin yanından ayrılmaz. Üşümüşse yanaşır, okşanmak için sırnaşır. Saatlerce başını kaşıtır ama herkesin dokunmasından da hoşlanmaz. İstemediği hiçbir şeyi yapmaz. Bencil olmakla suçlanmayı da hiç mi hiç umursamaz. O, kalabalığa uyum sağlamak için mor kravatlar takmak zorunda hissetmez kendini. Sadece olur.
Baktım ki hâlâ oralı değil yerimden kalktım. Onu izlerken hareketsiz yatmaktan tutulmuşum; bu kanepe ilk oturduğunda çok rahat gibi görünse de bir süre sonra ağrı yapıyor. Uzun uzun gerindim. Kaç saattir kıpırdamamışım yerimden, çok acıkmışım. Mutfağa doğru yürümeye başladım. Neyse ki kapısı aralıktı, itekledim ve içeri girdim. Sabahtan kalma tavuk işte orada beni bekliyor. Açlığım bir anda beni ele geçirdi, ağzımın suyu aktı akacak, hızla ilerledim. Aniden sanki biri beni arkamdan izliyormuş gibi bir hisse kapılıp hızla girdiğim kapıya doğru döndüm. Kimse yoktu. Tavuk ve ben, nihayet baş başayız.
Kocaman bir parçayı hiç düşünmeden yuttum ve ardından tüm tabağı sildim süpürdüm. Ohh, doymak ne güzel şey! Dilimi burnum ve bıyıklarımda uzun uzun gezdirdim. Ardından önce sağ sonra da sol ön patimi defalarca yaladım. Mutfağın parlak zeminine yayılarak arka patilerimi ve yemeğe değmiş olabilecek diğer tüm tüylerimi temizliğe giriştim. İşim bittiğinde, fırının parlak kapağındaki yansımama son bir kez baktım. Kravat yoktu, takım elbise yoktu; sadece ben vardım.

Başak Bıyıklı İstanbul doğumlu. İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi mezunu. Yirmi yedi yıldır pazarlama araştırması alanında çalışıyor; kendi işinin sahibi. 2022’de Çanakkale’ye taşındıktan sonra edebiyat eğitimine ve yazı çalışmalarına yoğunlaştı. Öykü ve küçürekleri çeşitli kolektif kitaplarda yer aldı. Denize ve fıstık çamlarına karşı yazıyor; yakında yayımlamayı planladığı kişisel kitapları üzerinde çalışıyor.

