SALMAN RUSHDIE’NİN YENİ ROMANI KİŞOT ÜZERİNE…
TUBA AYŞE ÖZGÜR
Üzerine uzun zaman konuşulacak bir eser hakkında yazıyorum. Salman Rushdie’nin yeni kitabı Kişot. Günümüz dünyasının eteğinde duran, dikkat çekici bir postmodern roman. Roman klasik Don Kişot’tan ilhamla günümüz dünyasına sert ama incelikli bir eleştirel bakışla çıkıyor karşımıza. Rushdie Cervantes’in Don Kişot’unu 21. yüzyıla taşıyarak, medyanın nasıl bir kutsallık alanı yarattığını ve bu kutsallığın birey üzerindeki etkisini ustalıkla işliyor.
Roman boyunca hicivsel ve metaforik dil, sistemi büyük ama ölçülü dokunuşlarla önümüze sermekte ustalık gösteriyor. Bireyin giderek yok oluşu, medyanın eliyle sistemin bireyi ele geçirişi ve onda yarattığı düşsel hezeyanlar ortaya çıkıyor. Rushdie, bireyin yalnızca yok oluşunu değil, bu yok oluşa nasıl razı edildiğini de gösteriyor.

Ancak hikâye bununla bitmiyor. Kişot’un macerası başladığında eşlikçileri de metaforik imgelerle beraberinde hareket ediyor. Yanından hiç ayırmadığı otuz parça eşyasıyla gittiği her yeri evi haline getirme çabasıyla bireyin kayboluşunun anlam araması yerini buluyor. Kendini kaybeden kişi yine eşyalarla yerini bulmaya çalışıyor. Aidiyet duygusu ile yerini bulmaya, köklenmeye çalışıyor ama bunu yollarda yapıyor olması da paradoksu getiriyor.
İlerleyen süreçte yine bu arayış ve aidiyet duygusu, Kişot’un çocuk sahibi olmak istemesiyle hayali çocuğunun ona eşlik etmesi. Yine ilerleyen zaman diliminde yazarın da konuya dahil olmasıyla oldukça hareketli bir yere gidiyor. Çok fazla ön bilgi vermemek adına burada biraz duraklıyorum. Karakterin içinde karakterler yaratarak katmanları oldukça ince işçilikle bezeyen Rushdie’nin kalemi buralarda ustalığını gösteriyor.
Kişot’un saplantılı aşkı, ki burada sanal bir aşk olduğunun da altını çizmek gerekecek, aynı zamanda bireyin istekleriyle çarpışan yazarın hayatı katmanlar arasında yolculuğu devam ettiriyor.
Kişot karakterinin belki de üç kişiliğe bölündüğünü de söylemek gerekli diyebilirim. Baba oğul ve yazar. Üçünün de Kişot olduğunu söylemek mümkün olabilir mi? bu soruyu kenarda tutmak gerektiğini söylemeliyim.
Bir yandan katmanların içinde ana hikâyenin peşinde koşan okuyucunun da romanın içine çekilmesi, kimin yerine kendini koyacağını sorgulamasına da sebep olduğunu göz ardı edemeyeceğim. Bu ustalıkla işlenmiş ve kitabın sayfaları arasına o varoluşsal sorgulama yayılmış demek doğru olacak.
Eser boyunca göç, kimlik arayışı ve kültürel aidiyet üzerinden yürüyen okur, Amerika’da yaşayan ama Amerikalı olmayan, Hintli ama Hindistan’a ait hissetmeyen, baba ama çocukla hiçbir bağı olmayan, aşık ama aşkı gerçek olmayan bir adam Kişot. İşte tüm bu anlamsızlıklarla anlamlandırılan aradalık hali. Askıda kalmış bedeni düşündürüyor bana.

Ayrıca burada Kişot’un bir yeniden yazım ya da uyarlama değil, modern dünyanın çılgınlığı, medyanın egemenliği ve bireyin anlam arayışını edebi bir panorama haline getiren bir roman demek doğru olacaktır sanırım. Rushdie klasik bir yapıyı alıp bugünün dünyasına ustalıkla işliyor.
Roman, bazı eleştirilerine baktığımda bazı yorumcuların bir başyapıt olarak gördüğünü, diğerlerinin metnin yoğun referansları ve aşırı anlatı zenginliği yüzünden zorlayıcı olduğunun altını çizmişler. Bu noktada kendi okuma deneyimim de kararsız kaldığımı söylemeliyim. Kitabı ilk okumaya başladığımda referans yoğunluğu, çok fazla isim, çok fazla anlatı ara ara kopmama neden oldu. Ancak bir süre sonra bu yoğunluk yerini katmanların zenginliğine bıraktı ve önemsiz kaldı. Cervantes’in eserine saygı duruşu olarak başlayan anlatı, modern dünya ile kurduğu süreklilik sayesinde edebiyatın çağdaş dünyadaki rolünü sorgulatmayı başardı.
Roman beni, aradalık halinde kendi yolumu aramaya zorladı. Tüm süreç boyunca “Gerçeklik onu yazabilenden değil, ona inanandan doğar,” sorunuyla bıraktı beni. Ve son söz olarak sanırım şunu eklemeliyim. “Bir insan hikayesi olmadan nerede durur?”


