Arzu Kurt
Kan, irin, bedensel atıklar, ter, kusmuk, tükürük, salya; insanın kendinden uzaklaştırmak istediği her şey ilgisini çekiyordu. İçimizden çıkana kadar temiz olan her şey nasıl anında kirli sayılabilirdi.
İkiyüzlü buluyordu yüzü buruşanları. Tertemiz yüzlü, saçı taranmış, pak giysilerdeki çocukları sevmek ne kolaydı. Metrodaki genç, güzel çingene kızın yanındaki kara, sürmeli gözlü çocuğu düşündü. Yüzündeki, elindeki kirin pasın aksine gülüşü güneş gibiydi sıcacık. Belli seviliyordu. Annesi gibi horlanmamıştı henüz. Kalabalık metroda ne hikmetse boş kalan yanındaki koltuğa oturduğumda huzursuzlandı önce. Eteğinin kumaşı sınırı aşmasın diye telaşından utandım. Kalçasının altına iyice sıkıştırdı özgür parçayı. Sonra çocuk ilgisini bana kaydırınca rahatsız olurum korkusuyla onu da iki bacağının arasına hapsetti. Gülümsedim. Saçını okşadım. Çocuk neşeli, annenin bu gösteriye de karnı toktu. Kendimden emindim ama yine de zihnimi yokladım. O gülümsemeyle ısınan kalbimi ve gevşeyen yüz hatlarımı şahit tuttum kendime, rahatladım. Üç duraklık yoldaşlık su serpmişti içime hâlâ kurtarılabilirdim. Suadiye durağında inerken el salladık arkadaşımla birbirimize. Anneye bulaşmamış olsa da neşemiz, bir baş selamıyla onayladık birbirimizi. Vagonlar ilerlerken birer ikişer et ve kemik yığınları içindeki kalabalıkta parlıyordu gülüşü.
Çürüme, iltihap, akıntı, kötü koku, vücut bütünlüğü bozulmuş bedenler, yaralanmış yüzler, deforme uzuvlar asıl gerçek yüzümüzün maskesiz haliydi. Bedenin kırılganlığı öylesine sahiciydi ki tarifsiz bir duygu kaynıyordu midesinde.
Askeri sahra hastanesinden döndüğünden beri aynı şeyi düşünüyordu. Gencecik, eksik bedenler varoluşun asıl haliydi. Tamlık dediğimiz şey bozulmamış bir bütün olamazdı. Bizden giden parçamız bizi de mi azaltıyordu. Eksik parmakların gizlendiği cepler, tekerlekli sandalyelerde görünmez, gözünün içine bakılmaz bedenler, Yüzü deforme oldu diye örtülen peçeler, uzatılan kâküller, bol pantolonlar altında saklanmış protezler; sadece kaybedende değil, tüm toplumda bir boşluk yaratıyordu. O yüzden inadına sıkmak isterdi eksik elleri, iyi ve güçlü bir merhaba birkaç parmaktan daha fazlası ederdi. Meraklı bakışlarını dikmeden, acıma tebessümü oturmadan yüzüne, konuşmak bile lütuf sayılırken onları nasıl inandıracaktı kendine.
Oturup yazmaya başladı. Metroda gördüğü çocuğu, sahra hastanesindeki askerleri, idealist genç öğrenciyi, yaşlı yazarı, roman kahramanlarını, ressamları, evlatlarını yiyen babaları, tiksintiyi, bulantıyı, arzuyu, tutkuyu ve ölümü…
Kimlik sınırlarının bozulması, ideal beden algısının parçalanmış hali yüreğine su serpiyordu. Eksik yanlarını itici güce dönüştürmüş, paralimpik sporcuları, mini eteğinin altında parlayan protezini korkusuzca gösteren kırmızı rujlu o güzel savaşçıyı düşündü. Kendini de onlardan biri görürdü. İçini bir türlü dolduramadığı o eksik, esrik, yalnız boşluk, onu o yapıyordu.
“Ben kimim, neyim?” Sorusu uzun zamandır kafasını kurcalıyordu. Benlik algısına cevabı sürekli değiştiğinden sahtelik kontrolü yapmak giderek zorlaşıyordu. Sosyal medyadaki performans nesnelerine tiksinerek baktı. İdeal bedenleri, yüzleri, hayatları nasıl da tutkuyla sergileniyordu. Belki bu filtreli dünyadaki bireyler asıl varlıklarına katlanamadıkları için performatif kimlikler üretiyordu. Gerçeklik kaybı yaşamadığına şükretti. Aynaya tiksinmeden bakabildiği günlerde dönüşmeye çabaladığı kişiyi seviyordu. Bu ontolojik savaştan yaralı ama yenilmeden çıkmıştı. Bunun hakkında yazmaya karar verdi. Yazısının yönü değişti.
Varlığımızın anlamsızlığı ile yüzleşmek nasıl ontolojik bir tiksinti yaratıyorsa; bedenimizin hapishanesi de öylesi bir bulantı veriyordu ona. İçinde yaşadığımız bu beden de bir gün toprak olmayacak mıydı? Klavyenin üzerindeki ellerine baktı. Yaşlı, buruş buruş bir deri hayal etti. Gülümsedi.
Ben/Öteki, Temiz/Kirli, Canlı/Ölü, Tam/Yarım hepsi bir yanılsamaydı.
Bir an canlı, taptaze, çekici olan bir an sonra ölü, solmuş, iğrenç oluyordu. Ter, idrar, dışkı, kusmuk senden çıkmıştı ama beden sınırlarını ihlal etmiş bulanık, atılası bir fazlalık haline gelivermişti. İyi olan hep Ben, kötü olan Ötekiydi. Tanımadan baktığı musalla taşındaki yabancıyı hatırladı. İçinden ruh çekilince geride kalan ne kadar anlamsızdı. Bulantısı durmadı.
Dini ritüellerde ölülerin hızla gözden uzaklaştırılması belki de bu yüzdendir. Ceset, hâlâ insan biçimindedir ama artık o kişi değildir. Özne yok olmuş geri kalan tanıdık yığıntı bir yabancıdır. Sarılıp sevdiğini de söylesen, haykırıp nefret ettiğini de varlık dağılmıştır. En korkunç yüzleşme ise kendinin de bu kof bedene dönüşeceğin tokatıdır. Kendine kurduğun düzenli, anlamlı, kontrollü dünya işte böyle dağılacak, ölüm bedenini bu anlamsız dünyada çürümeye terk edecektir.
Gülümsedi. Çürüyecek bedenine baktı. Bedeni bir kabuktan, hapishaneden fazlası olsa iyi olacaktı. Açlığını, üşümesini, tiksinmesini, arzularını düşündü, kabullendi.
Anlamsızlık gerçeği, görünür hale gelir. Dünya bu kadar düz ve tekinsizdir. Giydirmeye çalıştığımız tüm süs akmıştır. Bulantı bedeni kaplar, tiksinti yabancılaşma yaratır.
Sınırları bozulmuş beden bize yücelttiğimiz o şahane, çekici öznenin nesne olduğunu bir kez daha hatırlatır. Çürümüş, parçalanmış, bozulmuş beden artık biz değildir. İnsan biçimindedir ama onu insan yapan şey uçup gitmiştir.
Onu insan yapan şey nedir? Ruhu, aklı, düşünceleri, korkuları, arzuları…
Akıl, irade, arzu birbirinin dizginini bırakırsa kaosa gebedir. Arzu asla tam doymaz. Eksiklik hissi, kayıp parçayı aramaya koşar. Sürekli bir şey arzular. Arzu nesnesine ulaşınca bile bu açlık doymaz. Tutkunun sahibi kimdir? Arzu nesnesi olmadığı kesin. Hatta ulaştığın arzun tiksindirici bile gelebilir. Yaklaşma tutkusu, uzaklaşma tiksintisi kadar güçlüdür. Her ikisi de sınırda gezinir. İhlal edilebilir bu sınır birleşme arzusu ile çözülme korkusu arasında salınır.
Tiksinti ve tutkusunu törpülemek için kitaplara sığındı.
Kendi annesi tarafından öldü denilerek balık ve çöp atıkları içine bırakılan bebeğin tutkuyla aradığı o saf koku neydi. Ağlaması ile annesini öldüren bebekten; babası tarafından yenen oğula savruldu.
Süskind’in kahramanı Grenoulle, Kokulara karşı olağanüstü duyarlıdır. Dünyayı, çürüme, beden, ter üzerinden kurar, tanır. Aynı zamanda güzelliğe, saf kokuya takıntılıdır. Mutlak güzelliğe, saf kokuya ulaşma tutkusu cinayetlerini haklı çıkarır. İğrençlik, güzellik, şiddet, arzu birleşir.
İdama mahkûm edildiğinde yarattığı saf kokuyu sürer. Kendini asmaya gelen kalabalık bu kokuyu aldığında ona karşı büyük bir aşk ve tutku beslemeye başlar, meydan şehvet karnavalına döner. İnsanlığa karşı duyduğu tiksinti, zirveye çıkan tutkuyla zafere dönüşür. Bu bir zafer midir? Kendi kokusu olmayan kahraman bir yanılsamayla sevilmektedir. Bu yüzleşme hem insanlara hem kendine karşı tiksinmeye dönüşür. Şehrin en yoksul ve pis bölgesine ölmeye gider. Üzerine parfümün tamamını döker. Kalabalık kokunun etkisiyle onu ilahi bir varlık gibi görür, ona karşı sevgi ve arzu hisseder. Sonunda kalabalık onu parçalayarak öldürür, tüketir.
Çok sevmenin içine sokma hâli ile yok etmenin yutma hâli yarışır.
Goya’nın Saturn Devouring His Son (Oğlunu yiyen Satürn) tablosu da böylesi bir tiksinti, tutku, korku hikayesidir. Eros ve Tanatos aynı anda çatışır. Kendi yarattığı şeyi yok eder. Tabloda Satürn kendi oğlunu parçalayarak yer. Görüntü ürkütücüdür. Kan, parçalanmış beden, vahşi yüz ifadesi izleyicide tiksinti yaratır. İktidar tutkusu, gücünü koruma arzusu onu bir canavara dönüştürür.
Canavara dönüşmüş tüm tutkulu aşıkları düşündü. Öldürdüm ama seviyordum cümlesi tiksintiyle belleğinde dolaştı.
Tutku ve ölüm romantik bir gelenek değildir. Tutku huzur değil, yakıcı bir yoğunluk, yalnızlık, delilik ve yıkım getirir. Mutlak arzu dünyaya sığmaz. Kişi tutkuyu kontrol edemez. Tutkusu tarafından ele geçirilir. Tutku duyulan, ele geçirilen ruh, beden; bu arzunun solmasıyla tiksintiyle birleşir.
Bu duygular arasında dağılan benliğini sakinleştirmek için yazıya sığınan anlatıcı derin bir nefes verdi.
Tutku ve tiksinti aynı duygunun iki ayrı ucudur.
Bu ince, uzun sıratta savrulmamak dileğiyle.

Arzu Kurt, Karabük doğumlu, evli, iki çocuk annesi. İstanbul’da yaşıyor. Denize ve kitaplara aşık. Uludağ Üniversitesi Kamu Yönetimi Bölümü mezunu. Bir kamu bankasında şube müdürü olarak rakamlarla geçen yılların ardından emekli olup kelimelere yöneldi. Yaratıcı yazarlık atölyelerinde başladığı ikinci kariyerinde kolektif kitaplarda altı öyküsü ve iki dergi yazısı yayımlandı. Yazı yolculuğuna Suaremag’da devam ediyor.

