Atiye Gözde Sıdar
Bir çift el önce kapalı bir kutu içinde salladı bizi.
Kutunun üzerinde tuhaf bir resim vardı. Göğe yaslanmış çıplak bir erkek bedeni. Diğer erkek figür, etrafı kıvrılan bedenlerle çevrili bulutumsu bir örtü içinde görünüyordu.İleri uzanan karşılıklı iki el tam birbirine dokunacak gibiydi ki küçük bir mesafe göze çarpıyordu, bir nefeslik pay gibi. Arzu, seçim ve varoluş ânıydı sanki.
Biz kutunun içindekiler önce karanlıkta çarpışıp karıştık birbirimize. Bir el üstümüzdeki kapağı açıp ters çevirdi kutuyu. Birbirinden habersiz karmaşık parçalar olarak bir masaya döküldük, savrulduk etrafa. Üst üste yığıldık. Biraz uzağa dağılmış olanlarımız avuç içiyle bir araya getirildi. Bir kısmımız yüzüstü kaldı, renklerini gösterdi; bazıları ters düştü, sonra düzeltildi ters dönenler. Şimdi hepimiz aynı yöne bakan rengarenk parçalar, birbirine büsbütün yabancı desenler ve renklerden oluşan bir kalabalıktık artık. Aynı tona sahip olanlarımız bir araya getirildiyse de yakından her birimiz eşsiz ve benzemezdik.
Yüzümüzü açıkta bırakanlar renklerini saklayamıyordu. İç içe geçmiş tonlar, yarım kalmış geçişler, bir yerden kopup başka bir yerde donmuş gibi duran çizgiler, anlamsız desenlerden ibârettik. Nereden geldiğimizi bilmiyorduk ama bu fırlatılmışlıkla nereye yerleştirileceğimizi bekleyeceğimiz kesindi.
Tuhaf şekillerdeydik. Kenarlarımızda yarım daire şeklinde çıkıntılarla ve oyuklarla ilk bakışta benzer, dikkatle incelendiğimizde ise tamamen farklıydık. Bir şeye tutunma ihtiyacı vardı hepimizde ama nereye tutunacağını bilemeyenlerdik. Boşluklarımız vardı hepimizin. O kalabalıkta hangi boşluğun kiminle doldurucağı bilinmezliği de… Kakafonik seslerin ve notaların ahenksiz bir beraberliğiydi ilk halimiz. Aynı düzlemde bulunması istenilen, aynı filme ait figüran karakterlerdik adeta. Bir bütün olmamızdı beklenilen ve rolümüzü oynamamız gereken.
Girintilerimiz çıkıntılarımız ilk bakışta birbirine benziyor ama yan yana geldiğimizde hemen anlaşılıyordu. Kenarlarımız temas ediyor ama tutunmuyordu birbirine. Boşluklarımız, karşıdakinin çıkıntısını tanımıyordu. Şekillerimiz birbirini uzaktan çağrıştırıyordu ama yaklaştıkça farklarımız büyüyordu. Bir oyuk, karşısındaki çıkıntıyı milimetrik bir hatayla reddediyordu; yarıçapı biraz fazla, eğimi biraz ters kalıyordu. Bir çıkıntı, başka bir boşluğa yaklaşınca ya dar geliyordu ya da taşkın. Hiçbir zorlamayla dengelenmeyen uyumsuzluktu ilişkiler. Zorla bastırıldıkça daha da belirginleşen bir uyumsuzlukla kenarlarımız aşınıyor, şekillerimiz bozuluyor ama yine de bir araya getirilemiyorduk.
Aramızda masanın bir yanına bırakılanlar vardı. Tek tek deneniyor, vazgeçiliyor, sonra başka bir yere bırakılıyorlardı. Aynı yüzeyde, aynı anda, birbirlerine bu kadar yakın durup yine de ayrı kalabilmenin tuhaflığını taşıyorduk. Herkes için her boşluk uygun olmadığı gibi, çıkıntılarımız da her boşluğu dolduramıyordu.
Görünmeyen bir kural vardı sanki. Her şey herkesle olmuyordu.
Bunu ilk anda fark ettim. Masaya düştüğümde, çizgi sandığım şeylerin aslında kıvrımlar olduğunu, boşluklarımın ve fazlalıklarımın beni ele verdiğini anladım. Bir yanım içeri doğru çöken oyuk, dar bir yarım daire; orada eksikliklerimi taşıyordum. Öteki yanım dışarı uzanan sanki bedenimden ve ruhumdan taşan coşkulu duygularımdı benim.
Keskin köşeli olanlar vardı aramızda az sayıda. Diktörtgen kartonun köşelerine kolayca yerleştirildi onlar. Bir de bir tarafı düz kenar olanlar vardı ki içeriye bakan tarafları karmaşıksa da bu dikdörtgen çerçeveye daha çabuk yerleştirilebiliyorlardı. Yerleri tartışılmazdı. İlk bakışta anlaşılırdı nereye ait oldukları. Her şey onlara yaslanıyor, onların durduğu yerden ilerliyordu.
Diğerleri yerleştirildikçe sıranın bana geleceğini biliyordum.
Bir anda iki parmak ucu havaya kaldırdı beni, birkaç boşlukla temas ettirdi. Sonra bir çift göze yaklaştırıldım.Yakından incelenip gözlemlendim. Başka bir yere sığdırılmaya çalışıldım, “Zaten buraya uygunsun” denir gibi. Kenarlarım ölçüldü, girintilerim yoklandı. Boşluğum, karşımdaki çıkıntıyı kabul etmedi; bir tarafım fazla ,diğer tarafım eksik geldi. Bastırıldıkça kenarlarım sızladı, şeklim bozulur gibi oldu ama yine de sığamadım yerime. Sonra başkalarıyla temas ettirdi beni. Değdik ama tutunamadık birbirimize. Bağırdım “Benim burada ne işim var?” diye. Duyuramadım sesimi. Baktım duyulmuyorum sustum bu defa; birini üzmemek, bir düzeni bozmamak, bir çerçeveyi sarsmamak için. Bırakıldım neyse ki bir kenara.
Diğerlerini aldılar benden önce. İhtimaller azalıyor, yerim giderek belli oluyordu artık. Birbirine tutunan parçalardan o resim belirginleşti; renklerin, desenlerin ahengiyle kendini göstermeye başladı.Tanrı’nın Adem’e tam temas edecekmiş gibi görünen ama asla temas etmeyecek olan o iki milimlik boşluğu doldurmaktı benim yerim. İnsanoğlunun varlığının henüz tamamlanmadığı, askıda durduğu andaydım. Tam sıra bana geliyordu ki bir dirsek çarptı, yerde buldum kendimi. Yerdeki Bergama halısının hayatağacı motifinde bir çırpıda kamufle oldum.
Günlerce arandım yapbozu tamamlamaya çalışan tarafından. Bulunamadım. Eksik kaldı resim.
Bir elektrik süpürgesinin vakumuyla kayboldum haftalar sonra.
Bir bütünün parçası değil, bir parçanın tek ve bütün haliydim artık. Yapılıp sökülen, sökülüp tekrar yapılan bir kalabalıktan uzakta yalnız bir parça.

Atiye Gözde Sıdar, Ankara doğumlu. Ankara ve İzmir/Çandarlı’da ikamet ediyor. Hacettepe Üniversitesi İngiliz Dilbilimi mezunu. Yüksek lisanslarını Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesinde ve Ufuk Üniversitesi Uluslararası İlişkiler ve Siyaset Biliminde tamamladı. Yüksek lisans tezini 1945-1960 yılları arası Türkiye-ABD siyasi ve ekonomik ilişkileri’ üzerine yazdı. TED Ankara Koleji’nde uzun yıllar ingilizce öğretmenliği yaptı. Uluslararası Bakalorya eğitim programında Bilgi Kuramı, Amerikan ve İngiliz edebiyatı dersleri verdi. Yaşamına Ankara-İzmir arasında gidip gelerek, İngilizce dersler vererek ve bolca okuyup yazarak devam ediyor.

